1259 Sefer Sayılı Uçuş

[Ama apaçık ve hazır olanı reddedip uzaktaki ve belirsiz olanı yeğlemek insan doğasının sapkınlığının bir özelliğidir.]

Edgar Allan Poe

İnsanoğlu günah kavramının varlığını düşünmeden de günahsız yaşayabilir. Bunu ben de sizin gibi, o sonbahar öğrendim…

Güz soğuğu artık iyice bastırıyordu. Paltolarıyla geçişen adamlar, dökük son yaprakları un ufak eden soluk renkli otomobillere karşıydı beş altı saat kadar evvel, herhangi bir akşamüstünde. Bir poyraz damarı, boyun kıvrımlarımdan uzanıp sol kulak mememe ulaşan bir doğrultuda ilerliyor, canımı acıtan bir kesik hissini de yanına alarak, geri dönüyordu. Ekim gecesi pusluydu. Sokak aydınlatmaları, bu duman bulutunun arasından, ışıklarını karanlık caddelere salmaya çalışıyordu ve ben bu kentten gidiyordum.

Ticari taksi, bomboş caddelerden, viyadükler ve çok sayıda üstgeçitten geçti. Sağ yanımda, buğulanmış camın öte yüzünde uzanan bu koskoca kenti son kez gördüğümü düşünüyordum tam da o vakit. Ne kadar da yanılmışım.

12 Ekim 2007. Saat: 03.40

Atatürk Havalimanı – Dış Hatlar Terminali – Giden Yolcu Kapısı

Dedektörlü kapıdan geçtim. Öttü.

“Beyefendi lütfen kemerinizi de” cümlesi, mahşeri kalabalığın arasında, ılık bir tonla duyuldu. Nedense, hep bir ya da bir  kaç beden büyük pantolonlar alırım. Gizliden gizliye, kemer iliklerimden tutarak, pantolonumu çekiştiriyordum. Düşeceğini düşündüm. Bir yandan da, sanki şüphelenilecek davranışlar yapmaktan kaçınıyordum. Bu benim garip bir alışkanlığımdır. Ama belli ki, çocukluktan kalma saçma bir anım…

İlk okulda, bir ara sarılık oldum. Uzun süre okula gidemediğimi hatırlıyorum. Ben o uzun tedavi sürecinin arasında boğulurken, sınıf bölme işlemine geçmiş. Tam o gün, yani okula döndüğüm gün, kendimi bölme işlemini de içeren yazılı sınavının içerisinde buldum. Yanımda Erdener vardı sanırım. Ona dönüp, çocuk aklımla “Bunlar nasıl yapılıyor?” diye sormuştum. Amacım kopya çekmek falan değildi. Sadece bilmiyordum. Bilmiyordum ama, öğrenip yapmak istiyordum. Sonrası karmaşa. Öğretmen iki metre ötemden bağırdı:

“Ne yapıyorsun, önüne dön!”

O akşam öğretmenim bizim evin kapısını çaldı. Babama o gün olanlar için çok üzgün olduğunu ve ziyarete gelmek istediğini söylüyordu. Oysa ben evdekilere, okulda olanlardan bahsetmemiştim. Zaten ben hiç bahsetmem. Bana rahatlıkla cinayet işletebilirsiniz. Ötmem. Öğretmenim tam o an yazılı kağıdını babama gösteriyordu sahanlıktaki ışıkta. Ağlaya ağlaya, büyük puntolarla yazmıştım sadece iki kelime:

“Bunları bilmiyorum…”

Ben çoğunlukla çoğu şeyi bilmem. Çünkü çoğunlukla geç kalırım. Öğrenmek istediğim an, çok göze batarım.

Kulağımda havalimanının anons sesleri yankılanırken, uğultular, kesilmeyen sinyaller ve çocuk çığlıkları kulak damarlarımın arasına doluştular.

“Şarl du gol?” dedi fularlı kadın.

“Anlamadım?” dedim, öyle baktım.

“Şarl du gol?” diye yineledi. Cebimdeki elektronik bileti yokladım, buldum, içimden okudum:

“IATA: CDG , ICAO: LFPG – Aéroport Paris-Charles de Gaulle”

Kafamı kaldırdım, bileti katladım:

“Evet…” dedim, ekledi:

“Cam kenarı yada koridor?” dedi “Bir tercihiniz var mı, ne istersiniz?”

“Cam kenarı lütfen…”

***

Pencerenin ötesinde, kentin muhtelif kubbelerine yıldırımlar düşüyor, Boeing 737-800’ün tekerlekleri yer küreden çekiliyor ve ben fırtına bulutlarının, günün anlam ve önemine kattığı o eşsiz anlam varlığının arasında kalan eşsiz boşluğa bakarak, bu kentten gidiyordum.

Kader diye bir şeyin varlığına birkaç yüz yıldır inanmıyorum. Zaten insanoğlu, kendi eliyle kendisini öldürdüğünden beri, ona da inanmayı bırakmıştım. Tarih, hep mi kahramanlık hikayeleriyle doluydu bilmiyorum ama, bu sonbahar, çokça masumiyete gebeydi, bilhassa benim için…

Pilot, rutin konuşmasını yaptıktan hemen sonra, kentin ışıkları karartı bulut topluluklarının arasında bir belirip bir kaybolmaya başladı.

Uçakların bulut kümeleri içerisinden geçtiği o anları severim. Aslında pilot olmak istiyordum lisedeyken. Ama annemin korkusu bütün bedenimi kasıp kavurunca, nasıl böyle oldu bilmiyorum fakat, kendimi çok farklı mecralarda bulmuştum.

Bulut kümeleri bir araf gibidir. Yere basamaz ama yıldızları göremezsiniz. Herşeye uzaktır. Öyledir bulutlar, tıpkı aşk dolu bir ayrılık gibi, yere basamayacak kadar, yıldızları göremeyecek kadar uzak… Uzak ve yavan…

Yaklaşık beş dakikadır, koltuk dayanaklarını avuç içlerimle sıkıca tutuyordum. Hep öyle olurum. Garip bir çocuk tepkisi… Her uçak yolculuğunda mutlak insanların yüzlerine de bakarım, bir bilet dökümünden daha çok şey anlatırlar çünkü…

“Korkuyor musunuz?”

“Hayır” dedim “Ama garip bir fizyolojim var ve nedense bunu aşamıyorum…”

“Tamam işte” dedi “Korkuyorsunuz…”

Adam kırklarındaydı. Uçları kıvrık bir bıyığı, ağız kenarındaki kılların arasından seçilebilen bir uçuğu, göz kenarlarından aşağı doğru inen ve boyun kıvrımlarında kaybolan birkaç çizgisi, sıcağa rağmen üzerinden çıkarmadığı kahverengi paltosu, cilasız botları ve şakaklarından beyazlamış uzun saçlarını kaplayan kilim desenli bir beresi vardı. Elindeki uçuş dergisini iki büklüm yapmış, iki avucunun içerisinde kenetlemişti. Paltosunun içinde süveteri, süveterinin içinde de eprimiş yakalı beyaz bir gömleği vardı.

“İlk kez mi uçağa biniyorsunuz?” dedi.

“Hayır…” dedim “Daha önce de birkaç kez denedim ama…”

“Her başlangıçta yeni bir korku yaşayanlardansınız yani…”

Gülümsedim:

“Evet…” dedim “Sanırım haklı olabilirsiniz…”

Kafasını sol yanına çevirdi. Bir bakındı, geri döndü.

”Şuraya bir bakın…” dedi “Onlarca kişi ile aynı kaderin üzerinde uçuyoruz… Aynı yol… Aynı boşluk…”

“Evet, fakat…” dedim, sözümü kesti:

“Evet, fakat tek korkak siz değilsiniz…”

Ne zamandır korktuğumu anımsamaya çalıştım. Hatırlamıyordum. Sanırım doğarken, dünyaya korkularımızı da getiriyorduk. Ya da biz doğuruyorduk kim bilir… Baksanıza, biz zaten bölünerek çoğalıyorduk…

Ön koltuk cebinden sarkan kulaklığı gösterdi:

“Satie dinler misiniz?” dedi, baktım:

“Satie. Eric Satie…” dedi “O, bir deha…”

Hatırlıyordum. Fransız müzisyen. Besteci. Piyanist. Klasik müzikte mizahın babası. Minimalist bir adam. Eserlerinin adının Türkçe karşılıkları genellikle sempatik öğelerle süslenmişti. “Suyu çekilmiş embriyonlar” mesela, harikuladedir…

Sinema merakım beni bir vakit klasik ve modern klasik müzik araştırmalarına itmişti. O zaman yalnızlıklarımın soundtracklarını hayatıma montajlamakla meşguldüm. Ki bilirsiniz; hayat, yapımcının şakağınıza browning dayayarak başrol oynattığı bir filmdir… Ve mutlak, mutsuz sonla biter…

“Biliyorum” dedim “Gnossienne No.1”

“Sevmelisin” dedi “Vucudu dinç tutar…”

Dergiyi ön koltuk cebine sokuşturup kulaklık kablolarını açmaya başladı.

“Bir uyarıcı gibidir” dedi “Sonra cesaret verir…”

“Cesaret? Müzik ve Cesaret?”

“Evet” dedi “Sen ne sandın?”

“Ben daha çok” dedim “Romantizm diye düşünmüştüm…”

“Seni gidi Romeo” dedi “Dünya böyle dönmüyor işte…”

“Nasıl?” dedim “İnsan sevmeye ihtiyaç duymaz mı?”

“Ahmaklık…” dedi “Sevmek için de cesaret lazımdır…”

“Haklısınız” dedim “Çok cesur bir adamım ben öyleyse…”

“Hayır” dedi “Sadece ahmaksın…”

“Neden?” dedim “Neden ahmaklık?”

“Cesaret” dedi “Mantıkla birleştirilmezse çuvallarsın…”

Sustum, bir şey diyemedim, ekledi:

“Sen sadece çuvallamış bir adamsın, hepsi bu…”

“Ama” dedim “Ama zamanla öğreniyoruz…”

“Hayır” dedi “İnsan büyürken bir bok öğrenmez, yalnızca açığa çıkar…”

“Bilmem, belki…” dedim “Haklı olabilirsiniz…”

“Mesela” dedi “Çocukken aslında belki de henüz doğmamıştık hiç birimiz…”

Gülümsedim, ekledi:

“Biliyorsun ergenlik, genellikle bir çeşit zeka özrüdür…”

“Aslına bakarsanız tam olarak öyle diye…”

“Hayır…” dedi “Diyebiliriz…”

Sol kulağıma kulaklıklardan birini yerleştirdi.

“Duyuyor musun?” dedi “Satie, bunu bir terk edilişin üzerine bestelemiş…”

“Çok üzülmüş olmalı…” gibi saçma sapan bir cümle kurdum, hatırlamıyorum, sanırım basınçtan ötürü kafam gidip geliyordu.

“Müzik, bir savaştır…” dedi “Besteler kalaşnikof…”

O da saçmalıyordu. Uçağa binmeden hemen önce bir şeyler içtiğini düşündüm. Ağzı kokmuyordu. Ama belki de ot atmıştı, ne bileyim.

“Kaynaklar genellikle seri katillerin çocukluklarında geçirdikleri travmalardan, yaşadıkları baskın dönemler ve cinayet biçimlerinden bahseder. Oysa şunu bilmelisin, her biri ayrı ayrı müzik severlerdir.”

Sessiz kalırsam, bu tatsız sohbeti kısa keseceğini düşündüm, ama yapmadı:

“Bahse girerim, seri katillerin çok büyük bir kısmı klasik müzik seviyordu, üstelik bir çoğu müzikle de uğraşıyordu… Melvin Rees mesela… Tanır mısın? Bir seri katil olduğu açığa çıkana kadar, Washington D.C.’de bir Jazz müzisyeni olarak biliniyordu… Ben mi? Ben en çok Satie severim… Acısının gülünç bir yanı da vardır…”

İrkildim. Bu adam bir seri katildi. Neyse ki uçak kalabalıktı. Burada böyle bir şeye cesaret edemezdi. Ve adam için cezbedici bir yanımın olduğunu sanmıyordum.

Düşündüm. Geçirdiği boktan bir çocukluk, tecavüzcü bir baba, müptela bir anne, üzerinde deneyler yapan bir çete, bir kadından sonra yaşadığı travma, yada bir başka sebep…

Bir keresinde seri katilleri de araştırmıştım. Büyük bir kısmının masum bir yüzü ve ilk cinayetlerinden önce kirlenmemiş bir hayatları vardı. Sonra bir bomba düşüyordu. Ve gerisi, birbirine benzeyen cinayetler silsilesi. Mutlak bir sebep, bütün masumiyetlerini öldürüyordu.

Biliyordum. Göz bebekleri yaşantının en ağır sarsıntılarını kaydeden bir video kayıt cihazıydı ve yaşanan her şok anı, göz bebeklerinde siyah bir iz bırakıyordu, bir imza…

Seri katillerin yüzleri; sade, gösterişsiz ve masumdur. Ama asla gözbebekleri değil…

“Benim bir seri katil olduğumu düşünüyorsun…” dedi “Ama merak etme, değilim…”

Sola döndüm, karşı koltukta oturan uzun boylu ve eşofmanlı adamın okuma lambası gözümde patladı. Bu lanet olası kabinden ne zaman çıkacaktım?

Muhtemelen Doğu Avrupa üzerinde bir yerlerde olmalıydık. Hostesler harıl harıl yiyecek ve içecek servisi yapıyorlardı.

“Seri katiller genellikle intikam alamazlar…” dedi “Ben başka türlü bakıyorum…”

“Nasıl?” dedim “Nasıl bakıyorsunuz?”

“Bak” dedi “Bir adam birkaç yıl önce, Atatürk büstünü rehin almıştı. Kilimciymiş. İşini kaybedince, ne yapsın? Kendini işsiz bırakan sistemin kaybetmekten korkacağı ilk şeye sarılmış.  Betonlar…”

“Bu gerçek mi?” dedim.

“Gerçek…” dedi “Gerçi birkaç gün sonra özür dilemek için heykelin dibine çiçek bırakmış ama, hasmından intikam almak için eşsiz bir seçim yapmış…”

“Şuraya bak!” dedi “Aşağıya… İnsanların alacakları intikamlar var, bütün koordinatlarda…”

Bekledim, ekledi:

“Ben mesela” dedi “Geceleri ıslık çalmanın yasak olduğu kentlerden geldim… Sorulacak çok hesap var, bilmelisin… Terk eden kadınlardan… Lisedeki kültür fizik hocasından… Bitmeyen yollar ve karartı bulutlardan… Sence hangisinden başlamalıyım?”

Saçma sapan gülümsedim. O da öyle.

Besbelli espri yaptığını düşündüm.

“Satie’nin en sevdiğim bestesinin hangisi olduğunu öğrenmek ister misin peki?” dedi.

“Evet” dedim “Evet, isterim…”

Ben daha çok Ginosienne olduğunu düşündüm, olmadığını tam da o an öğrendim:

“Adam, acının esprisini yapıyor…” dedi “Benim sevdiğim ‘Trois Morceaux En Forme De Poire‘” gülümsedi, ekledi “Yani ‘Armut biçiminde parça’“

Kahkaha attım.

“Gerçekten böyle bir bestesi mi var?

“Evet” dedi “Evet, var…”

Koltuğun altına uzanan sırt çantasını öne doğru çekti. Fermuarını açtı, sarı ve büyük bir armut çıkardı gülümsedi:

“Şimdi burada birlikte çalacağız…”

“Nasıl?” dedim “Nasıl yapacağız bunu?”

Kemerini açtı, Armuta kulaklıkları sapladı. Yanımızdan geçen hostese seslendi:

“Beni pilot kabinine götürün, bu uçak tarafımdan kaçırılmıştır…”

Hostes yutkundu:

“Peki…” dedi “Peki götüreceğim…”

Korktum. Adam bir uçak korsanıydı. Elindeki armutun içine gizlenmiş bir bomba düzeneği düşledim. Koltuğumda gerildim. Vertigom vurmaya başladı. Uçağın ışıkları karardı. Kulağımda çığlıklar yankılanıyordu. Uçağın ışıkları karardı. Bayılmışım.

***

Uyandığımda panik halinde koridorda duran yolcuları gördüm. Bir kabus olduğunu düşledim. Anladım. Değildi. Bilakis gerçeğin ta kendisiydi.

Öyledir. Kabus gibi zamanlar dediğimiz şey, her şeyden daha boktandır… Çünkü bir kabusun sonu bir parmak şıklatmaya bağlıdır, ama ölmeye değil…

Adam görünmüyordu. Elbette pilot kabinine yakın bir yerdeydi. Yerimden kımıldamıyordum. Sağ işaret ve baş parmağımla cep telefonumu çıkardım. Açtım. Siktir! Şarjı bitmek üzereydi. Etrafıma bakınıp gözlerimle kolaçan ettim. Ayarlar bölümüne girip ekran ışığını sonuna kadar kıstım. Avuç içlerimi bacak arama sokup telefonla haber sayfalarına baktım.

THY İstanbul-Paris uçağının kaçırıldığı ve pazarlıkların sürdüğü haberi ajanslardan geçiyordu. Hava korsanı, Honfleur’e, yani sonradan Satie’nin doğduğu yer olduğunu öğrendiğim kente gitmek istiyordu.

Elbette medyada böyle bir zamanda, yapılabilecek bir operasyondan bahsedilemezdi. Ve fakat elbette Fransız polisinin konuya dair bir fikrinin olabileceğini düşündüm. Sonra irkildim. İzlediğim bir çok Fransız filminde, Fransız Polisi beceriksizlik abideleri olarak resmediliyordu.

Sonra Grangé’ı hatırladım. Bir dönem bolca okuduğum, hatta cümlelerini ezberlediğim Fransız, kırmızı-siyah polisiye gerilim yazarı, Kızıl Nehirler’debecerikli ve yaşlı çakal Pierre Niemans’ı anlatıyordu. Seri katiller üzerine okkalı bir hikaye. Kitap şöyle başlıyordu, ezberlemiştim:

“Pierre Niemans, parmaklarını elindeki çok kısa dalga telsiz vericisinin üzerine kenetlemiş, biraz aşağıda, Parc-des-Princes’in beton rampalarından inen kalabalığı izliyordu…”

Hatırladım. Gülümsedim. Acaba bu gece bir Niemans buraya yetişebilir miydi?

Hayır! O bir cinayet masası polisiydi ve burada henüz kimse ölmemişti.

Sonra kapı patladı. Bir duman bulutu koridorda yayıldı. Siyah giysili özel tim polislerini seçebildim bir an. Ortalık pembe bir renge büründü. O geceyi bilemem ama, benim için zaman artık şimdi başlıyordu.

***

Onu yakalamışlar. Ertesi gün gazetelerde boy boy fotoğrafları yayınlandı. Bir de manşet atmışlar: “Halk Düşmanı!” Bir intihar bombacısı olduğundan bahseden bir kaçı, boy boy fotoğraflarını dahi yayınlamıştı. Terör örgütü bağlantılarını araştıran bile olmuş, gülünç… Fransa-Türkiye arasında görüşmelere başlandığını duydum geçenlerde. İadesi talep edilmiş.

İnsanoğlu günah kavramının varlığını düşünmeden de günahsız yaşayabilir. Bunu ben de sizin gibi, o sonbahar öğrendim…

***

Şimdi taksideyim. Ticari taksi, bomboş caddelerden, viyadükler ve çok sayıda üstgeçitten geçti az önce. Sağ yanımda, buğulanmış camın öte yüzünde uzanan bu koskoca kenti son kez gördüğümü düşünüyorum tam da şimdi.

Güz soğuğu artık iyice bastırıyor. Paltolarıyla geçişen adamlar, dökük son yaprakları un ufak eden soluk renkli otomobillere karşıydı beş altı saat kadar evvel, herhangi bir akşamüstünde. Bir poyraz damarı, boyun kıvrımlarımdan uzanıp sol kulak mememe ulaşan bir doğrultuda ilerliyor, canımı acıtan bir kesik hissini de yanına alarak, geri dönüyor şu an. Ekim gecesi puslu. Sokak aydınlatmaları, bu duman bulutunun arasından, ışıklarını karanlık caddelere salmaya çalışıyor ve ben bu kentten gidiyorum.

Yanılıyor muyum, bilemiyorum ama, 43 yaşındayım. Uçları kıvrık bir bıyığım, ağız kenarımdaki kılların arasından seçilebilen bir uçuğum, göz kenarlarımdan aşağı doğru inen ve boyun kıvrımlarımda kaybolan birkaç çizgim, sıcağa rağmen üzerimden çıkarmadığım kahverengi paltom, cilasız botlarım ve şakaklarımdan beyazlamış uzun saçlarımı kaplayan kilim desenli bir berem vardı. Elimdeki uçuş dergisini iki büklüm yapmış, iki avucumun içerisinde kenetlemiştim. Paltomun içinde süveterim, süveterimin içinde eprimiş yakalı beyaz bir gömleğim vardı.

Şimdi yanına oturdum.

“Korkuyor musun?” dedim, hepsi bu…

(TabutMag 4.sayıda yayınlanmıştır)

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful