Ben sıradan bir adamım. Herkes gibi bazen bana da bir şeyler olur, anılarla alakalı, geçmişle içli dışlı; öyle ulaşılmaz ve gerçekdışı gelir hatıralar, iflahım kesiliverir. Gerçeklikkeş sanmayın beni, hepiniz kadar duygusalım aslında, yalnızca geçmişin gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olmak için ara sıra aynı yerlere gitmem, aynı insanları görmem gerekir. Düne kaydettiğim olayları, mekan ve suratları bulamamanın endişesi öyle yıpratıcıdır ki gerçeklik algım sürekli sarsaklanır, karşı durmaya çalışsam da evvelime gitmek bazen yazmakla mümkün oluverir. Bu öykü de size kavuşmak için adeta can atmakta, böylesi zamanlarda söylenecekleri ertelemek, ruhu filistin askısında dinlendirmeye çalışmaktan öteye geçemez.
Önceki gecenin yorgunluğundan olsa gerek yolda gözlerimin kapandığını hatırlıyorum; yolculuğu çekilir kılması için çaylak bir keşe dönüşmemin de bitkinliğimde etkili olduğunu vurgulamalıyım. Tüm günü matbaacılar sitesinde köhne baskı makineleri arayarak geçirmiş, pazarlık için ayrı, taşımak için ayrı çaba sarf etmiştim. Bir süredir aksattığımdan olsa gerek, dergi editörü arayıp iyi bir öykü beklediğini dile getirmiş; duygusuz, miskin ve umutsuz olduğum için çareyi dumansız uyuşturucuları denemekte bulmuştum. Marmara Ereğlisi’nde bulunan seraları, ayçiçeği tarlalarını, köfteciye çevrilmiş dev bir boeingin kapısında sıra bekleyen insancıkları ardımızda bırakırken, yasemin ve balata kokuları arasında muntazam bir uykuya bu sebeple daldım.

Yöreye vardığımızda geç olmuştu. Yabancı bir bölgeye ilk defa ayak basan her insan gibi biz de tedirgin gözlerle sahili inceledik; otellere, insanlara, arabalara ve kalacağımız yerin begonyalarla gizlenmiş, gerçek olamayacak kadar güzel girişine hayranlıkla bakakaldık. Otel, yerlilerin ‘insan yiyen taşı’ dediği dayanıklı andezit kayalarından inşa edilmiş, ulu bir çınarla gölgelenmiş sol cephesinin bir köşesine anca hayallere sığabilecek, mütevazi bir masa yerleştirilerek adımıza rezerve edilmişti. Serhat isminde bıyıklı bir garson kendini tanıttıktan sonra menüyü sayıp döktü; deniz börülcesi iyiymiş, istedik, bir büyük düştü masaya, altı kadeh, ve bir kara sevda.

Şimdi size her şeyi anlatmak nasıl zor geliyor, anlattıkça farkına varacağınız haykırışım şu an ne denli sinik çıkıyor bilemezsiniz, ama bileceksiniz elbet, ya da belki bildiğinizi sanacak, deneyimlerinizin süzgecinden geçirip “Ah!” diyeceksiniz, “Ne denli yazık bir adam, pek de naifmiş, biz o kadar da plansız düşler kurmadık canım!”

Bilin ki ben sizinle savaşmadan önce mezarın nasıl bir yer olduğunu bilmek isterim. Bu yüzden önce kendimi sokarım içinden çıkılmaz sevdaların göbeğine, hem de şartsız şurtsuz, koşulsuz kodsuz, anadan üryan bir eskimonun çöl sıcağında kavruluşu gibi yakarım kendimi sizden evvel. Vakti yoktur bu sebeple bana benzer kimsenin başka insanlarla uğraşmaya; anlatırım derdimi, söyler geçerim. Ölçüsüz seven her aşık gibi ben de kollarında yok olmaya hazırımdır nazlı yarin. Endişeler ve korkular içinde yaşarım, bu sayede hayat ancak tükenmeyen bir acıdan ibarettir. Ve acıları hatırlamaz insan sonunda; acıyı bilir, kötü hatıraları anımsar ama anlamaz bir türlü onların neden kötü olduğunu. Çünkü yaşamak, haz kadar kedere de bırakmaktır kendini. Arzuların ve aklın işaret ettiği her dürtüye eyvallah demek değil ama insanı insan yapan ruhsal teşviklerin, onulmaz duyguların peşinde başınabuyruk bir kahraman gibi savrulmaktır. Bizi biz yapan da budur: Yaşam dediğimiz bu itinalı koşuşturma esnasında olaylara, durumlara ve kişilere karşı geliştirdiğimiz spontane tutumlar, mukaddes hisler ve coşkun bir merak.

Hikaye başladı mı, başladıysa nereye gidiyor diye meraklanıyor olabilirsiniz; açıklayayım, hiçbir yere gitmiyor, o bir yerden geliyor. Ve bir yerden gelen hikayeler hiçbir zaman tam olarak son bulmaz. Karakterler değişir, koşullar çalkalanır, düşler şekillenir, insanlar gider… Ama yazı bitse de hikaye devam eder. Şimdi burada söz konusu ben miyim, antik bir Ege kasabasında geçen maceram mı, yoksa o mu: Zerafeti, albenisi, doğallığı ve kuytuluğuyla ahlakımı kıran, dogmalarımı paramparça eden, görmekten korktuğum keyifli ama tehlikeli bir düşün, bir yasaksevinin içine beni hapseden denizkızı mı?

Tanrım! Özyasalarım çiğnenmekte; ruhumu tarumar etmekten başka işe yaramıyor monarşik yalnızlığım; hak ettiğimi düşündükçe her neyi istiyorsam, otokontrol yetim bu uğurda nalları dikiyor. Haykırıyorum böylece duyguların şahlandığı o yanlış, kaçamak dakikalarda bendeniz: Sonunda oldu galiba. Bak, ellerim açık ve ondan bana kalan hiçbir şey yok, öyleyse bu acı, sahici olmalı.

Ondan bahsetmemi istediğinizi varsayıyorum, varsaymak zorundayım. Maalesef bir ‘deli yazar’ fiyaskosudur satırlarında okuruyla konuşmak ve ben editörüme göre bir yazar bile sayılmam. Esasen kime hitap ettiğini bilmeyen divanelerin tek dinleyicisi vardır: kendisi. Halbuki ben hiç istemiyorum onu anlatmayı. İki sebebi var bunun: Onu gözünüzde canlandırmanızı sağlayacak kadar iyi yazan ve kabiliyetli bir adam değilim; ayrıca size onu ne kadar anlatırsam, bir anda hepimize ait olacak gibi geliyor. Sizin ve onun bu satırlarla kaynaşmanızı “Acılarımı hikmetli dokunuşuyla dindirecek, kader armağanı bu tılsımlı dişi neden sadece bana kalmasın, ne için paylaşayım onu başka zihinlerin şablonlarıyla?” diyerek kıskanıyorum. Bu çıldırtıcı sahiplenme ve tedavisi imkansız paylaşma arzusunun tenakuzu ruhumu dövüyor, aklımı bilevliyor; tüm kötü yönlerim iyi olanlarıyla öylesine kuvvetli çarpışıyor ki, ortada ben, dımdızlak kalakalıyorum.

Velhâsıl o güzeldi. Bahusus ona kalbiyle bakan benim için. Başka hangi kelimelerle tanımlanır güzellik; fiziği, tavrı, ahvali güzeldi; hatta bana gelişi güzeldi ve bir kadının kalbinize çöküşünü bundan daha iyi anlatacak bir söz öbeği bulunamaz. Rakı masasında içlenirken şunu karalamıştım not defterime: “Ey gelişigüzel sevgili! Lügatımda gidişini anlatacak bir kelime bulunmuyor.”

Ne olumlu, ılımlı ve düşseldi yüzü. Mizacında ırak ve özgür bir memleketin surları yükseliyordu sanki; gözleri sanki içinde bağımsızlığa dair fırtınalar kopan bir sancaktarın sonu belirsiz yolculuklar karşısındaki çaressizliğiyle bakıyor, boynu, o parşomen şeffaflığında parlayan boynu, şahdamarı üzerine yazılan biçimsiz kaderine rağmen dik, dimdik duruyordu. İhtimal, ısmarlama bağlılığının ardında yatan tasmasız bir krizantemdi o. Bir ricaya, sevgi sözcüğüne veya ağdalı bir nezakete tav olur sandığım, tomurcuklanmış taze bir çiçek gibi burnunun dikine gidecek dirilikte, bu diriliğin sağladığı inatla rakı kadehinde ‘tek çizgisini’ aşmayacak bir kara mizah karakteriydi. Burnu hafifçe kalkık, dudakları kıvrımlı, çenesi ufak ve alabildiğine biçimliydi sureti. Gözleri için doğru kelimelerin asla bulunamayacağını düşünüyorum; esasen ipimi de o kara delikler çekti. Kesintisiz bir cüretle etrafını dikizleyen, düşüncelerini saklayabilmek için belirli bir durgunlukta bakmaya gayret eden, yine de istediği zaman bir insanın gözleriyle de şiir yazabileceğini kanıtlayan bu kadın, sanırsınız bedeni, ruhu ve kalbi ateşler içinde yanan buzdan bir heykeldi.

Şimdi dostlar, bize kim dur diyecek? Hikayeyi duygularımın elinden kim kurtaracak; yoksa ben kiralık bir kalem gibi yalnızca sevdiğime mi çalışacağım, böyle yazmak ancak iç dökmektir, gelin size iki romantik ve düşsel günün özetini anlatayım; asabi bir adamın kaleminden dökülen bu iç burkucu kelamlar mermerden bir İskender heykeli olmadığımızı, sudan yapıldığımızı ve ne zaman, nereye aksak anca damarlarında gezdiğimiz bir başakta huzur bulabileceğimizin teminatı olsun.

O gece Erşan, Beyto ve ben, ikinci büyüğü devirmemize az kala siyaset hakkında cüzzamlı bir münazaraya tutuşduk. Beyto ile benim absürd siyasi fikirlerimizi burada anlatmaktan kaçınıyorum fakat Erşan’ın geceye damga vuran dizeleri şu şekilde ortaya çıktı.

“Kürtler?” diye sordu Beyto Erşan’a.

“Onların Allah belasını v…!” dedi Erşan.

Beyto ısrarcı bir tavırla “Türkler?” deyince Erşan “Onların evveliyatını s…!” diye celallendi.

“Tutsiler?” dedim son olarak ben.

“Onların ta cinsini cibiliyetini s… Tutsiler kim lan?”

İşte tam bu ara o da yanımızdaydı, o: Siyah peleriniyle parmak uçlarında süzülerek aramıza konan melez hakikati kalbimin. Birimiz Kürt, birimiz muhacir, birimiz Türk. Hepimizin karaciğeri ortak bir isyandaydı. Beynimiz, bizi dellendiren şartlanmışlıkların hırçınlığıyla gereksiz hürleşip dilimize olmadık şeyler söyletiyor, Kürt Kürtlere sövüyor, Türk devletini yıkıyor, muhacir ise Ege’nin şu olağanüstü kasabasının tepelerine mavi gözleri Middili’ye bakan, haşin bir Poseidon heykeli dikiyordu Yunan’a inat. O sıra denizkızıyla ilgili bir mevzu yoktu ortada. Ta ki Beyto ile beni elimizden tutup otelin arka cephesine bakan, yüksek tavanlı, geniş bir odaya götürene kadar. Girişin sağındaki ikili koltuğa oturduk Beyto ile; sessiz, tedirgin ve sarhoştuk. Aynı kıza aşık olmak için ufak bir dokunuş yetecekti ve sonrası malum, Türk-Kürt karışacaktı gene. Hazırlandı, belini dikleştirdi, uzun penyesini bacakları arasına sıkıştırıp piyano taburesine yerleşti ve çalmaya başladı. Öyle güzeldi ki elleri! İnce parmakları su dolu bir leğende gezermiş gibi tuşların üzerinde kayıyor, tınılar birbirini izlerken kulaklarımızın kıymetini anlamayacağı ruhani bir beste ortaya çıkıyordu. Huşuyla dinledim onu. Yatıştım ve gerçek olamayacak kadar yeşil bir sahne canlandırdım zihnimde. Her tınıyı sindirdim, her nota vuruşunda sahneye bir güzellik ekledim. Bir ara duraksadı ve bize döndü; bir şey fark edip etmediğimi sordu sanattan anlayan bana.

“Her şey mükemmeldi,” dedim.

“Hayır, sana öyle geliyor, bir daha dinle!” deyip yeniden başladı. Rahatsız edici bir şey yoktu. Kafa sallayıp:

“Yok, kusursuz!” dedim.

“İyi dinle!” derken tekrar etti; bu sefer daha yavaş, melodiyi atomlarına ayırırcasına ağır, gene de bestenin bütünlüğünü yok etmeden çaldı. Bakir kulaklarımın hak etmediği elegant fısıltı hala güzeldi fakat geçişlerde süreğen bir eksiklik olduğunu işitebildim. Bu çarpıklık akışı bozmasa da öyle net fark ediliyordu ki, sıcak ve uysal seslenişe konsantre olmak imkansızlaşıyordu. Gülümseyerek bana baktı; bana ilk defa gülümsemiş olmalıydı tanrım, bir memnuniyet ifadesi gözlerinden dışarı taştı, bu hal sayesinde ben, gerçeğe direnişimi ona sattım.

Bir yandan gülerken bir yandan iyice yavaşlayıp noksanlığını vurgulayacak şekilde çalmayı sürdürdü.

“Evet, evet!” dedim onaylama telaşına düşerek. “Böyle dinleyince bir doyumsuzluk hissettim. Her şey tam, her şey yerinde ama iniş-çıkışları, hüzün ve eğlence geçişlerini bağlayacak bir nota; hep aynı nota eksik. Kulağım ve ruhum sanki o tuştan çıkacak tınıyı duymak için yırtındı, o anın geldiğini sanıp duyamadığı her defasında hayal kırıklığına uğradı. Ne bu böyle; bilek tereddütü mü, iki el senkron sorunu mu, yoksa doğru notayı mı bulamadın?”

El çırpıp kahkaha attı. On parmağıyla abanoz tuşlara abanarak inceden kalına kulak tırmalayan bir sonla yerinden kalktı, odanın ortasında kolları iki yana açık dönmeye başladı ve “İşte,” diye bağırdı. “İşte, işte özgürüm! Ve bunu sadece ikiniz biliyorsunuz.”

Beytoyla ağzımız açık bakakaldık. Su perisi zerafetiyle parmak uçlarında odayı tavaf etti. Tasmasız kalbinde doğa kanunlarının hürriyetiyle coşup sınırlarımızı ihlal eden bir gerillaydı kahkahası. Buzdan bir kraliçe mi demiştim? Kenara bırakın şimdi kuzeyli benzetmelerimi, o mumdan bir Cleopatra heykeliydi, üstümüze başımıza eridi, Beyto ile beni nağme nağme inletti. Sonra, gaflet saydığı bu kontrolsüzlüğün yıpratıcı pişmanlığıyla taburesine intizamlı bir biçimde oturmak zorunda kaldı. Sakinliğinde bize yönelik endişeli bir hassasiyet, bir samimiyet açlığı, davet edilmedikçe hudutları zorlamayan mültecilerinkine benzer bir tevazu beklentisi vardı.

Beyto’ya bakarak bana konuştu.

“Sen, haklısın! Doğru insanı bulamadan yaşayabilmeye benziyor doğru notasız da çalınabilen bu beste. Bu yüzden adını ‘Kusurlu Tam’ koydum. Yerli yerinde görünen bir hayatım var. Melodiyi dışarıdan dinleyen kulaklar gibi dışarıdan bakan gözler de eksiklerin farkına varamıyor; beni yaşantımdan ibaret sanıyorlar ve her şeyin ne kadar doyurucu olduğunu düşünmekten başka şey gelmiyor akıllarına. Sevgisiz süren bir hayata daha fazla para, daha geniş sosyal çevre ve kendine söylenilen daha tutarlı yalanlarla dayanılır sanıyorlar, kimse bunu yadırgamıyor. Ah! Neden böyle? Sızılarımı ve kederimi saklamakta nasıl ustalaştım? Kendi hayatımın ortasında ben, benim olmayan düşler yüzünden bir başımayım.”

Parçayı son kez çaldı ve süzülerek odadan dışarı çıktı. Sarhoş iki naif; koltukta oturakaldık. Beş-on dakika sessizce tabureye ve piyanoya bakıp, arkasında bıraktığı kimliksiz kokuyla zaman geçirdik. Masaya döndüğümüzde Erşan kendine ve bana duble, Beyto’ya sek bir tek koydu. Tokuşturmak için rakısını kaldırdığında çoktan kadehleri diplemiştik.

Halden anlamaz bir tavırla “Ne oldu lan size?” diye sordu Erşan.

Beyto ile aynı anda “Biz aşık olduk!” dedik.

İkimize de aynı işgilli ifadeyle bakıp arkasına yaslandı, rakısından çekizledi; mavi gözlerinde bir yıldırım parıltısı çaktığında sözleri bilinçli ve netti:

“Salak mısınız oğlum siz? Çarpık çarpık işler yapıyorsunuz, Lut kavmi mi lan bura!”

Çözümsüzce sırıttık. Dürüst adamdı Erşan. Aşktan yana şansı hiç yaver gitmemiş, kısa süreli ilişkilerin yoruculuğundan kalbi bitap düşmüş ve pes edip inancını yitirmişti sevgiye. Bize de aynı sebepten inanmadı, aynı kıza aşık olmanın duygusal bir mevzu değil, bir tavır problemi olduğunu düşünüyor, iki insanın, iki dostun aynı kişiye meyillenmesini gayri ahlaki görüyordu.

Elden ne gelirdi be Erşan; tam olarak ne; ne çare? Bu bir karar mıydı? Bir seçim mi? Bir dakika sonra aşık olacağını bilebilir mi insan? Bilse buna kalkışır mı, yoksa es mi geçer gerçekleşecek ne varsa?

Son yudumlarda susmayı tercih ettik. Beyto ile kalbimizde aynı sızının damarları patladı, bu melankolik hislerin yakıcı hazzı aynı romantik idealler nedeniyle yüzümüzü yumuşattı; ırkı ve dini aynı olan, aynı renk ümitlerimiz dolayısıyla Kürt ile ben ortak lisanda içten bir ‘ah’ çektik.

Gece biz ne olduğunu anlayamadan bitti; masa toplandı, adisyon odanın hesabına aktarıldı, sade, orta ve şekerli üç kahve ikram edildi. Üst kattaki biri çift biri tek kişilik üç yataklı odamıza çıktık. Erşan tek yattı, Beyto ile ben kader gereği birbirimize sarılarak uyuduk.

Ertesi günün büyük kısmı plajda geçti. Akşama doğru yöre halkıyla otel sahipleri arasında bizim de dahil olduğumuz satırlı sopalı bir kavga patlak verdi. Yaşamaktı işte bu; sevgi dolu kalplerin de sertleşebileceğinin kanıtı, ruhu bir hüznün eşiğinde yalpalayanların gerçeğe tutunma direnciydi. Kendilerini tutkulu mevzular uğrunda harcayarak acılara direniyordu keder müptelası aylaklar. Sizi detaylarla boğmayacağım; hak verirsininiz ki duygusal ve düşsel bir hikayenin göbeğine ucuna kafa geçirilmiş bir kazık çakmak olsa olsa bana olan antipatiyi arttırır. Ben bunu istemiyorum; ben içimde sizler gibi narin duygular barındırdığım, hassas bir kişilik olduğum, hatta kimilerinin korktuğu kadar hayattan, sevmekten ve sevilmemekten korktuğum bilinsin istiyorum ve yazının nereye gittiğiden hala emin değilim; kendimi unutmaktan çok tırsıyorum. Tek gerçek şu:Daha ben  kim olduğumu bilmezken, size karşı sorumluluğum yok demektir.

O akşam yemekte fazladan bir büyük, fazladan meze, fazladan insan ve fazladan duygu vardı. Otel sahibi Musti Baba masamıza buyurdu, beraber içtik. Sigara paketini her uzattığında:

“Alın bakam zehir aleyisselam!” deyip durdu. Yemek sonrası “Kakava getirin gıdışlarıma!” diye söylendi çalışanlara.

“Kakava nedir reis?” diye sordum.

“Kakavayı bilmen mi sen? Sıcak çuklat be ya?” dedi.

Biz İstanbullu şehzadeler bu sayede rakının üzerine sıcak çikolata içtik. Musti Baba ve Erşan kahkahalar atarak geceyi erken sonlandırdılar, yalpalayarak odalara dağıldılar. Beyto ile ben onu gün boyu ilk defa kayalıkların orada yalnız başına otururken gördük. Saçlarına yıldız düşmüş bir Ahmet Kaya şarkısı gibi olağandışıydı; ne kadar hüzün, ne kadar ümit, ne kadar aşk dolu sözcük varsa hepsi birden üzerimize döküldü. Biri sek, biri sulu iki duble rakı daha söyledik; belki içer diye şeffaflığına uygun bir beyaz şarap sıkıştırdım diğer elime, mendireğe doğru koşar adım yol aldık. Yanına vardığımızda garip, mistik bir tutum içindeydi. Önceki gece tanıştığımız kanlı canlı kız gitmiş, tülden beyaz elbisesi içinde sırılsıklam, saçlarında ayın turkuaz şavkı akseden, düşünceli bir gerçekzede gelmişti.

Şarabı uzatıp “Bu halin ne?” dedim.

Başını oldukça rencide edici bir imayla kaldırıp içmeyi reddetti. Egeye boşalttım kadehi, şarap gümüşi zigzaklar çizip derinlerde kayboldu.

“Bir şey yok. Denize girdim, biraz üşüyorum,” dedi. Beyto yanına oturup omzuna elini attı. Onu ısıtmaya çalışarak:

“Denize mi girdin, denizden mi çıktın? Parmakların büzülmüş, dudakların mosmor, gözlerin kan çanağı. Sanki tüm gün suda kalmış gibisin,” dedi. Rahat ama içten yakınlaşması hoşuma gitti. Sevdiğinizi sizin gibi sevip kollayacak birine emanet etmenin kuşkulu ancak ferahlatıcı bazı yanları vardır. Kimi insan aşka dokunmak ister, kimisi de aşk konulu bir hayalde hatırlanmak. Gerçekçilerle romantiklerin bitmek bilmez düellosudur bu.

Başını usulca Beyto’nun omzuna koydu, yüzünün neminden tşörtüm ıslandı sandım. Unutulmuş, hatta hiç var olmamış gibi bekledim orada. Önce gözlerimi Beyto’nunkilerle karşılaşsın diye memnuniyetten gevşemiş suratına diktim. Anın ayartıcılığı karşısında duyguları dışında her şeye sırt çevirmişti. Köşe kapmaca oynadığımız yıllardan bu yana en doğru hamlesiydi; tam yapması gerektiği anda bırakmıştı arkadaşlığımızı umursamayı. Sizi bilmem ama aşk söz konusu olduğunda hırslanana kızamam ben; sevmiştir, it gibi sevmiştir hem de, ve evcilleşmiştir, tasmasına aşık olmayı göze alır bazı insan sevdası uğruna; bu nedenle evrensel sularda oldukça etkili bir kölelik yöntemidir sevmek. Ama Beyto, sen kölelikten nefret edersin dostum!

Onun başı Kürt’ün omzunda, benim aklım onun koynunda, mendirekten ayak sarkıtarak yarım saat oturduk. Zaman zaman Beyto’nun huzurlu iç çekişlerini işitiyor, göğsü şişip indiğinde denizkızının boşa çıkan kafasının yuvaya dönme telaşını tanımlayamadığım keyifli bir duyguyla seyrediyordum. Ne lanet iş! Üzülmeliydim doğrusu, hasret çekmeli, yakınmalı, kavga çıkartıp asabi tavırlarla basıp gitmeliydim oradan. Ama ben ne yaptım, felçli bir aşığın basiretsizliğiyle olan biteni bön bön seyredip kendime pay çıkardım, hem de sadist hazlarla dolu, beyhude bir pay.

“Ben…” dedi aniden, düşlere daldığı yatağından kafasını kaldırarak.

“Ben hiç gerçekten aşık olmadım biliyor musunuz? Yine de bağlılığın ne olduğunu sizden iyi biliyorum. Çünkü beni kahreden adamla sevmeden de birlikte kalmanın yolunu buldum!”

Beyto onun konuşmasını hayranlıkla dinledi, ben belki de ilk defa sinirlendim:

“Seni kahreden biriyle birlikte kalmak mı! Hem de sevmeden!”

“Evet, ne var bunda?” diye mosmor gülümsedi.

“Ne mi var? Bunu neden yapasın? Tek kişilik ilişkilerde bile nefes almak yeterince zorken sevmediğin bir adamın hayalleriyle, saplantılarıyla, sadece ona göre, onun için yaşamak doğru değil, saçma bu. Hem sen doğru insanı arıyorum dememiş miydin?”

“Hayır! ‘Doğru insanı bulamadım’ dedim. İkisi farklı şeyler!”

“Değil!” diye çığırdım; sesim beş metrelik rakımla tüm Ege’yi dolaştı. Yüzünü Beyto’ya çevirip “Hem fark etmez ki; ben hissettiklerimi unutuyorum,” dedi ve ekledi “Biraz yürüyelim mi seninle?”

Mimiklerle anlaşmaya çalıştık: Sen mi ben mi Beyto, hangimizle yürümek istiyor? Kalk Beyto kalk seni seçti; elimi tuttu Beyto! Götürüyor beni, kalbimi süründürüyor dostum, yırtılıyorum peşinde, beni bırakma Kürt, bırakma beni.

Gittik. Mendirek boyunca yürüdük; ne konuştuk, ne temas etmeye kalktık birbirimize. Sadece, gökle gecenin birleştiği mütevazi bir zaman aralığı belirdiğinde, tüm kameralar gizli bir aşkı tespit edemeyecek kadar körken, gözlerden uzak bir girintinin ortasında durup bana döndü. Kürt uzaktı bize, ay ışığı yetmiyordu karanlığımızı aydınlatmaya ve o an için kimse çalamazdı bizden kararlılığımızı, çünkü tertemizdik, hırpalanmıştık, birbirimiz dahil kimseden emin değildik; ağırlıklarından dolayı ara sıra eğilip bükülen, yamuldukça çevre tarafından toprağına sokulan çomaklarla dik durabilen fidanlar gibi yapay bir asaletimiz vardı. Tenimize dokunsak yanardık; sırtımızı dönsek, orada ne yaşanmayacağını kestiremediğimiz için günahları yaşamışçasına pişmanlığını çekerdik. Biz de ölesiye bakıştık; kimse türban çekemezdi gözler arasına, engelleyemezdi bizi, adımız çıkmazdı böylece ahlaksıza; öyleyse itiraf edeyim, somon balığı gibi akıntıya karşı özgürce, kapkara bakıştık. Ateşin ve ahlaki kırılmaların evvelinde kefaret niyetine bakıştık, gözlerimiz anlaştı ve ben, olabilecek her ne varsa olmayıp öylece son bulsun diye bir sevda masalı yalnızlığına sattım ruhumu, gün geçtikçe unutulur diye vazgeçtim ona dokunmaktan; bu sadece Kürt’ü değil, opsesif bir kontrol budalasını da sevindirecekti ama şairin dediği gibi dostlar:

“Dürüstçe yaşadım ben ve yüzüm güneşe dönük öleceğim.”

Gün çok hızlı aydı. Uyku, içinde mahsur kaldığımız zifir bir kabus gibi bitmek bilmedi. Delicesine uyuduk ama hiç hayal kurmamış fukaralar misali hakikate de bir o kadar bodoslama daldık. Anlatmalıydım sana Beyto! Her şeyi eksiksiz ve kıvırmadan söze dökmeli, onunla aramızda geçen o uğursuz saadeti tüm açıklığıyla dile getirmeliydim. İşte yapıyorum dostum, seni hiç aldatmadım; ne gerçeğin çirkinlikleri düşlerimizi budarken, ne düşlerimiz gerçekleri çekilmez kılarken, senin ardından muzaffer naralar atmadım. Anla beni Kürt, biz seninle aşıklar ırkındanız; toprağımız, kültürümüz gibi acılarımız da bir…

Öğlene doğru kahvaltı masasındaydık. Bizim kız gün ışığı hassasiyetinden olsa gerek ortalıkta gözükmüyordu. Daha fazla bekleyemeyip bir sırrı ifşa edecek gizemli bir tonlamayla “Beyto!” dedim. “Sana bir şey söylemem lazım!”

“Söyle bakalım!” deyip arkasına yaslandı. Çınar yapraklarının parça parça gölgelendirdiği çehresi, ‘tanıdık’ dediklerimizin daha önce şahit olmadığımız yabancı halleriyle bizi yüzleştiren hain bir maskeye dönüşmüştü. Dökülmeye yeltendim:

“Dün gece denizkızıyla ben…”

Sözümü kesip “Öpüştünüz mü?” diye sakin sakin mırıldandı.

“Hayır daha fena…” dedim.

“Yuh!” dedi. “Seviştiniz mi?”

“Daha da beter!”

“E ne oldu söylesene!”

“Bakıştık!” dedim.

Küçümseyici bir ifadeyle “Ondan bir şey olmaz,” dedi.

“Olmaz olur mu ciğerim!” diye söylendim. “Yaşanması imkansız ne varsa bakışırken mümkündür.”

Suratını aydınlığa çıkardı; histeri çukurunun yıpratıcı derinliklerinden kurtulup doğal rengine kavuşan bu surat Beyto’ya ait değildi.

“Sen!” diyerek geriledim.

“Gel…” dedi ve koluma girdi. Kendimden geçmiş olmalıyım; muammalı bir kayganlık hissiyle zamanın içine aktım. Gözlerimi açtığımda yörenin diğer kutbuna ışınlanmıştık, başka ihtimal yok. Batı ışıklarına karşılık, doğunun mistik ve durgun siyahına kapılmış, bir nevi büyülenmiştim. Bu kızcağız, her kimdiyse, göğüs kafesime kapattığım kalbimi serbest kılmış, sevmeyi misyon edinmiş kanlı sunağım adeta canıma kastetmişti. Ölmeyecektik elbet, yanacak ama yaşayacak, acıları gömüp keder gölgelerinde serinlemeye çalışacaktık. Ne ara gece olmuştu ulan? Daha demin kahvaltı masasında Beyto ile konuşuyor, suratsızlığından yakınıyordum; şimdi ise gündüzü vurmuyordu hiçbir tik tak. Eminönü’nde zabıtadan kaçan bir zenciden (evet evet biliyorum) satın aldığım lacivert kadranlı ‘seyko’ oniki’yi gösteriyordu. Hangi onikiydi bu? Saat kaçı işaret ederse etsin karanlığı ve aydınlığı tanıyıp zamana boyun eğmek gene görerek mümkündü ve eğer vakitlere körsen, zamanı rakamlara emanet etmişsen, sevdanın vardığını da fark edemezdin. Çünkü varmak bir yerde durmanın değil, bir yerden gelip başka yere hareket etmenin öyküsüydü. Zamanı duygularına bölen benim gibi biri için ise beraberce tüketilmiş yıllardan daha kıymetli, daha tesirli olabiliyordu kısacık bir an.

İşte, karşımda duran çöl serabı bunu anlamamış olmalı ki bana gençliğinden, sevdalarından ve şu anda birlikte olduğu ticari ortağından bahsetti. Hak verirsiniz ki etik temeller üzerinde yükselen ilişkiler için “ticari ortak” gayet yerinde bir terimdir. Devamlı duygusuz, devamlı ruhsuz ve arabulucu ilişkilerin en büyük handikapı da tanıdık bir yabancıyla geçirilen, öylesine karşı konulmaz, öylesine şaibeli fakat kavurucu anların asla yaşanamayacak olmasıdır.

Ellerini bacak arasında kavuşturup düşüncelerimi okumuşçasına “Anlamıyorsun!” dedi. “Beni anladığını düşünmüştüm.”

“Sen onu sevmiyorsun!” diye omuz silktim.

“Evet seviyorum ve senin böyle konuşmaman gerekiyor.”

“Kendini düşünen, takıntılı bir adamla birliktesin. Bu yüzden hayatını yaşamana izin vermiyor!”

“Ona benzemesen nasıl böyle doğru yorumlayabilirdin ki onu?”

“Kendimi tanıyorum,” dedim bilmediğim bir hakikat durağında karşımda tekrar onu görüp. Vakit güneş açmıştı.

“Bak gördün mü hemen kontrol etmeye başlıyorsun. Kafanda yaşıyorsun sen. Ta kendisisin onun!” derken bir kıç uzaklaştı benden.

“Sevgilinin mi?” diye sordum.

“Sevmediğimin!” dedi. Mekan daralıp sıkıştı. Egenin bu şımarık beldesinden gelen hemzemin bir basınç içime birikip, gri bulutlar balon gibi şişti göğsümde; ölgün bir duygu ile çevrelendim: Karanlığın ortasında bir başına yüzmeye çalışan o bahtsız adamın derin çaresizliğiydim ben. Genzimde bir yanma, ağzımda dumandan sözler vardı; üflesem önce güzel gelecek, ardından etkisini yitirip kaybolacaktı.

Yer çekimsiz bir ortamda, düşten düşe düştük, sanki doğmamış gibi güneş, karartı her şeyi örttü. Mendireğin öte tarafına montelenmiş bir salda kendime geldiğimde Beyto’yu seçebildim. O da yanındaydı; o: kavruk hakikati zihnimin. Pembe bir gün batıyordu Yunan adaları üzerinde. Ufukta minik bir sandal aheste aheste sallanıyor, kuyruğu köpükten beyaz bir ejderha sırtındakileri ‘gitme’nin yakıştığı bir memlekete taşıyor ve bazı özel anlarda duymayı umduğumuz gaipten bir melodi tıngırtıyordu ege kıyılarında. Yaza rağmen serin de bir poyraz esmekteydi.

Ben, denizkızı ve Beyto iskelenin kenarına dizilip manzarayı seyredaldık.

“Bu an bana ait olsun, kızın sağına geç Beyto,” dedim.

“Tüm zaman sana ait zaten kırılgan sosyopat!” deyip söylediğimi yaptı. Devam ettim:

“Konuşmadan dinleyelim doğayı. Denizin gökle buluştuğu uzamda hür gülümsemelerle tekrar karşılaşalım. Bırakalım bir an için kimseye ait olmasın kalbimiz, sadece kendimizi sevsin, aklımız sadece kendimizi düşünsün, hayallerimiz ve yarınlarımız sadece kendi hatalarımız yüzünden kararsın, başkalarının şüpheleri yıldırmasın bizi ve bırakın az da olsa mutluluklar, hiçliğin ortasında, yetsin bize.”

Beyto kızın sağrısından bana doğru eğilip “Ne desem inanırsın?” dedi.

“Ne desen inanırım!” dedim.

“Ben senin çevrendeki o şair kılıklı, kundakta yaşayan tekil adamlardan daha yalnız ve yabancıyım her şeye. Ama öyle gösterişsiz, sahici ve minnetsizim ki kimse yakıştıramıyor bu hali bana.”

Tahrik edici bir üslupla “O benim ulan!” deyip gasp ettim fikrini.

Güldü. “Kesinlikle haklısın.”

Esmer Helen “Sakin olun bakalım!” dedikten sonra, “Şimdi söyleyin hanginiz beni daha çok seviyor?” diye sordu başını hafifçe yukarı kaldırıp rüyalarımızı süsleyen dağlara doğru saçlarını savurarak. İstifimi bozmadan cevap verdim:

“Kesinlikle ben, muhtemelen o.”

Ukalalığım üzerine bakışlarını bana çevirdi; öyle tanıdık ama öyle de benzersizdi ki yüzü. Severken hırslanan insana kızamam ben, tasmasına, tasmasını tutana rehindir o.

“Görüyor musun Beyto, bu Stockholm Sendromu işte: Rehinenin onu rehin alana aşık olması, ne yazık bir adam!” dedi.

“Sen…” dedim araya girip, “Nasıl bildin ne düşündüğümü?”

Müthiş güldü. İlk defa gülmüş olmalıydı bana tanrım. Tatlı mimikleri kuş tüyü gibi hafifletirken ruhumu, cazip sedası aklımı başımdan aldı:

“Sen biliyorsun çünkü!”

Gök eğildi. Midilli bir anda, sal hemen sonra kayboldu, Beyto sanki uçarak aramızdan ayrıldığında sular bize kadar erişmiş, ıslanıyorduk.

“Bak, bunları gördün mü?” diye ayaklarını uzattı bana denizkızı. Yırtık pırtık, siyah bir kot, üstüne de ağarmış siyah bir tişört giymiş, ayağına bez Tomslar takınmıştı. ‘Edebiyatta Toms’un işi ne?’ diye sorabilirsiniz, ‘Edebiyatta gerçeğin işi neyse Toms’unki de o!’ diye cevap veririm; hülasa hepimiz gerçeğe pek düşkün insanlarız, çünkü ötesinde gerçeğin nasıl yaşanır pek bilmiyoruz.

“Güzeller,” dedim.

“Beni anlayabildin mi bari sonunda?” deyip merakını dile getirdi.

“Hangi konuda?”

“Neden sevmediğim biriyle birlikte kaldığım konusunda.”

“Evet!” deyiverdim. “Düşmanısın kalbinin ve kimliğinin; kimse seni kötü sanmasın diye bağımsızlığından vazgeçiyorsun. Yoksa neden ve nasıl kıyar insan bir sevdaya, her şey olması gerektiği yerde, herkes olması gerektiği gibiyken nasıl kalır gitmek yerine?”

“Eğer…” dedi oldukça loş ve puslu bir perdenin ardından konuşurmuşçasına. Sesi kulaklarımda yankılandı; bu süre zarfında inşaat halindeki benliğimin çeperleri diğerkamcı bir mezurayla ölçülse, insanlığı kapsayacak kadar açık fikirli ve mezhebi geniş sanılırdım.

Gözlerimin önünde silikleşiyordu sureti. Bükük boyunlu bir Afrodit büstü gibi küskün devam etti:

“Eğer nereye ait olduğumuzu bilseydik gene diretir miydik gitmek için?”

“İnsan mutlu olduğu yerde kalmak ister!” dedim.

“Başkasını mutlu edebildiğin yerde kalmak istemez miydin?”

“Sanmıyorum,” diyerek reddettim. “Ötekinin mutluluklarına değil acılarına empatiğiz.”

Durdu ve yakası laçkalaşmış tişörtünü sol memesine doğru sıyırdı. Yanlış sevdalardan ve acılı ilişkilerden kalma “B” dövmesini gösterdi. Olayı çakozladım ve can alıcıyı sordum:

“Beyto’nun B’si mi?”

“Hayır ne Beyto’su”

“Ne öyleyse?”

“Bahtiyar,” dedi.

“Bahtiyar mı? Kod adı mı?”

“Evet kod adı.”

“Asıl adı ne?”

“Asıl adı Beethoven!”

“Ne diyorsun anlamıyorum!” diye yalvardım.

“Uyan artık” dedi. “Hepsi geçti!”

Haykırdım:

“Ne uyanması kızım, seviyorum seni ben!”

“Hayır sevmiyorsun! Neden seviyorsun o zaman söylesene?”

“Reçetesi yok bu işin. Hem sana ne!”

“İşte!” dedi. “Bilmiyorsun çünkü gerçek değil, uyan artık, mumdan bir heykelim senin için! Her geçen gün eriyorum kafanda, eridikçe unutuyorsun beni!”

“Seni unutunca kendimi hiç sevmeyeceğim.”

“Beni seversen kendini unutacaksın.”

“Lütfen! Bana bir şeyler bırak kendinden; bırak ki feda edebileyim ruhumu uğruna!”

“Sana bir fikir bırakıyorum. Bunu yaz. Aşık olmaktan bahset, benden bahset. Bir düşün insanı nasıl başkalaştırdığını bilsinler. Ama şimdi, gitmelisin artık!”

Ağır bir yükle yüklenip içime doğru emildim. Peşi sıra mancınıkla fırlatılmış gibi ruhum, bedenime hışımla ışınlandı. Gözlerimi açtığımda Beyto elimi tutmuş, Erşan’a “Sabahtan beri Ahmet Kaya ve Beethoven dinliyoruz” diyor, Erşan dikiz aynasından pis pis sırıtıyordu.

“O nerde?” diye sordum “Uyutun beni!”

“Yeter artık” dedi Beyto. “Yola çıktığımızdan beri tüttürüyorsun. Sayıklayıp durdun uykunda, hepsini kameraya çektik.”

Düş ile gerçek arasındaki bağı yitirmiş müptezellere mahsus gevşek bir tavırla “O nerede?” dedim.

Erşan vitesi küçültüp Beytoyla beni bagaja yapıştırarak “Ebenin a…da!” diye çığırdı.

Beyto elini yanağıma koyup hafifçe tokatladı beni.

“Ayaklan, bak geldik sayılır otele.”

“Gene aşk promilini aşmış bu, bırak uyusun,” dedi Erşan.

“Kes be!” diye sızlandım. “Denizkızı Beyto! Bulmuştum onu ve yitirdim şimdi. Yalvarırım o içtiğimizden sar bana.”

“Hadi kalk bakalım,” deyip sarılarak düzeltti bedenimi. “Şu çamın altındaki masayı bize ayırmalarını söylemiştim. Hikayeyi hatırlıyorsun değil mi? Şimdi herkes teker teker anlatacak aynısını. Yabancı birini gördüler mi dayanamaz buralılar.”

“Hatırlıyorum!” dedim hüzünle.

“Buralarda şarkı söylemeyi seven tutsak bir denizkızı yaşarmış…”

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.