Bay Bertoli Kendini Neden Öldürdü?

“Tanrı’nın yağmuru haklıların üstüne de yağar, haksızların üstüne de, yalnızca terziler ıslanmadan otururlar. “

Kulakları sağır eden uğultular, zihninin duvarlarında çarpışıyordu. Konfeti yağmuru, otomobilin ön camını baştan başa kaplamış, yüzleri boyalı İtalyan taraftarlar, havalimanı ışıklarının aydınlığıyla, bir büyük şölenin, büyük bir özenle hazırlanmış yemek masasındaki bütünlüğü andırıyorlardı.

Bağırtılar, marşlar, davul ve düdük sesleri, giriş kapısındaki kolonlardan yankılanıyor, Barajas Uluslararası Havalimanı bu gece yarısı, bir kıyamet yeri kargaşasıyla titreşiyor, Bertoli Simo, emektar Volvo’sunun içinde, elli metre kadar uzaklıktan, bu çıldırmış hengâmeyi izliyor, tüm bu kuvvet gösterisinin kontrolünü sağlamakla görevli olduğunu unutmuş halde, radyo frekanslarının arasında bulduğu Brain Damage’i dinliyordu. Pink Floyd’un bu şarkısı eski bir anıya dayanmıyordu, sadece tüm bu kargaşayı dengelemek için önemli kıldığı bir ayrıntıydı, mırıldandı:

“Ve senin de içinde bulunduğun grup değişik tonlarda çalmaya başlarsa
Seni, ayın karanlık yüzünde göreceğim…”

Yeni Terminal’in çelik bariyerleri tüm bu kargaşaya daha fazla dayanamadı. Ellerinde bayrakları ve borazanlarıyla kapıdan geçmeye çalışan grup, bir anda kendini üst üste dizilmiş, dağılmış camlardan içeri düşmüş halde buldu.

Metro terminali ve otobüs duraklarından uzanan iki ayrı grup halinde, iki ayrı kanaldan Milan ve Bayern Münih taraftarları birbirinden ayrılıyor, Almanlar ve İtalyanların birbirleriyle karşılaşmalarını engellemek için, bu gece ayakta olan yüzlerce Polis ve Özel Asayiş Timi, sonsuz bir ritimle safları sıklaştırıyordu. Santiago Bernabéu’dan buraya kadar kendilerine tahsis edilmiş özel vagonlar ve otobüslerden inen bu delirmiş kalabalık, bir an önce ülkelerine dönmek ve muhtemelen bu gergin gecenin en azından bir kısmını yataklarında geçirmek istiyorlardı.

Almanlar sessiz, İtalyanlar her zamanki gibi, kupayı ülkelerine götürüyor olmanın verdiği cesaretle her türlü deliliğe hazır bir fitil gibi öylece ateşli ilerliyorlardı. Birkaç hafta önceki Katalonya Grand Prix’inden sonraki bu ikinci organizasyon, dingin bir kent için yeterince hareketliydi.

Muhtemelen kentin diğer yakasındaki tren istasyonları da gece yarısı itibari ile aynı durumdaydı. Kent bu geceyi hiç bitmeyecek gibi yaşıyordu.

Camdan gelen tıkırtıyla irkildi. Karanlıkta seçmeye çalıştı. Sovyet askerlerinin tuhaf matlığa sahip montlarına benzeyen bir şeyin içerisinde Julio Perez gülümsüyordu:

“Seni yaşlı çakal… Yine bir şarkıcı kadın mı? Söylesene artık durulmanın vakti gelmedi mi?”

Cam kolunu indirirken, kulağından uzaklaştırdığı telefonu direksiyon ve gösterge panelinin arasında kalan tozlu boşluğa indirdi.

“Sadece bir Fahişe… Yardım istiyor…”

Kapının kolunu çekerek otomobilin içinden çıktı. Kilit yeniden kapandığında çamurlu kapıya yaslandı. Sigarasını ağızlığa takıp yaktı:

“Ne arıyorsun burada?

“İsa Mesih… Bu gece geleceğini söylemişti…”

Sırıtırken kıl yumağının arasında üç altın dişi parıldıyor gibiydi.

“Dişlerini dağıttığım günü hatırlıyor musun Perez?”

İşaret parmağı ve orta parmağını kenetleyip dudaklarını açarak, ağız boşluğunun sol yanını gösterdi:

“Hatıranı yanımda taşıyorum Simo… Seni terk eden tüm kadınlar gibi…”

Bu adama sabredemiyor, bütün suratını bir meteor deliğine çevirmemek için dişlerini sıkıyordu. Bu gece zamanı değildi. Madrid, henüz bir kıyamet senaryosuna hazır değildi.

“Ekibim şurada Simo. 1U-65. Fiat Ducato. Sana bildirmem emredildi.”

“Peki. Bildirdin… Şimdi görev yerine dönebilirsin…”

Bir anlam çıkarmasını ister gibi sigarayı ağızlıktan çıkarıp iki ayağının ortasına attı. Sağdaki botunun ucuyla su birikintisinin üzerinde bastırdı.

“İyi geceler Bay Bertoli… İyi olan kazansın…”

Julio, bütün bu alacalı şölenin arasına karışıp, desibel rekorlarını zorlayan canavar sürüsünün ortasında kayboldu.

Bertoli Simo, Dört yıl önce, Modül D bölümündeki otopark saldırısından sonra ilk kez buradaydı ve nefes almakta güçlük çekiyordu. Emeklilik dilekçesinin onaylanmasını beklerken, bütün bu gecenin, bütün hayallerini bir fiyaskoya dönüştürmesinden korkuyor gibiydi. Prado Müzesi’ndeki müdür yardımcılığı işine başlamadan hemen önce Marsilya’da yapacağı on beş günlük tatili aylar öncesinden planlamıştı. Tüm bu hareketli ritüelin sonsuzluğuna rağmen, 22 Mayıs gecesi gerilim yüklüydü.

Bir saat kadar sonra, korna seslerinin arasında öylece durmuş trafikten çıkmak için uğraşıyordu. Alcalá kapısı; Mavi, sarı ve siyah renklere bürünmüş, Madrid’te geceyi geçirecek İtalyan kafilelerinin arasında bütün heybetiyle her zamanki silüetiyle parıldıyordu.

Telefonun ekranına baktı. Çağrı cihazını kontrol etti. Telsizi yerine yerleştirdi. Bitmeyecek bu asayiş uygulaması, Bertoli’nin son saatlerinin sadece bir başlangıcıydı.

Telsizden duyulan hışırtıları dinledi. Kentin muhtelif yerlerinde meydana gelen elektrik kesintilerinden bahsediliyor, bu bölgelere gönderilemeyen polis timlerinin taraftarların bulunduğu arterlerden alınıp yönlendirilmesi gerektiği bilgisi ısrarla geçiliyordu.

Volvo’yu yol kenarına çekip bir süre bekledi. Kapılarını kilitleyip yüz metre ötede, ışıkları görünen metro tüneline daldı.

İspanya Meydanı’nın batı köşesindeki 3 numaralı terminal kapısından çıktı. Cervantes anıtı, Donkişot ve Sanço Panza heykellerinin arkasında ışıklandırılmış haresiyle yükseliyor, bu meydan da diğerleri gibi mahşeri bir kalabalığın bastırılamaz sesiyle yankılanıyordu. Bütün kent ayaktaydı, gece yarısı, bu okyanus fırtınası dinmeye niyetli değildi ve İspanya İç Savaşı’nda cesur bir Cumhuriyetçi olan Alejandra Simo’nun en küçük torunu bu kadar erken yorulmuş olmamalıydı. Zihninde bir Guernica silüeti patladı. Bir iç savaş değildi belki ama, bu gece bir şekilde resmedilmeliydi.

Birkaç saatlik kent analizinin ardından, Eski ve yeni Madrid’i birbirine bağlayan Calle Mayor’dan devam edip Plaza Mayor’a ulaştı. İşlemeli dükkanlar hıncahınç doluydu. İtalyanlar, boşalmış midelerini Madrid kalamarıyla doldurmayı planlıyorlardı. Yüzleri maskeli dilenciler, travestiler ve animatörler bu renk cümbüşünün arasında parıltısız bekleşiyorlardı.

Simo, harelenen ışıltıların arasında çocuğu çekti.

“Hırsızlık mı yapıyorsun piç kurusu?”

Çocuk, elindeki cüzdanı uzattı. Kalabalığın içinden aydınlık bir açıklığa doğru çekti. Arasındaki kimliği gösterdi:

“Şuna bak babalık; bu adam Mussolini’nin, ben Dilenci Carlos’un torunu…”

Simo, cüzdanın arasından kimliği çekip çıkardı. Fotoğrafa baktı. İtalyan çoktan kaybolmuştu. Belli belirsiz fotoğraftaki yüz ifadesini görebiliyordu.

“Mussolini ölürken Alman’ların yine onları aldattığını söylüyordu… Sence de öyle miydi?”

“Gel buraya seni aşağılık gitano, şimdi ekibimi çağırıyorum. Siz Çingeneler, ETA’dan daha tehlikelisiniz…”

“Ben bir dilenciyim babalık, bir hırsız değil…”

Kolundan tutup götürürken, kilometrelerce yürüdüler. Simo, diğer elinde hâlâ İtalyan’ın cüzdanını taşıyordu. Yüzünün bir yanında lekeler olan, diğer yanı rengarenk boyanmış bu ergen için yardım ekibi çağırmamış, bizzat polis merkezine götürmek istemişti.

“Daha yürüyecek miyiz babalık? Biliyorsun sen kunduralarınla yürüyorsun…”

“Bana babalık demeyi kes artık…”

“Peki babalık, fakat ayakkabılarımın seninkilerden daha kaliteli olduğunu söylemeliyim…”

Özgürlük Meydanı’nına vardıklarında, çıplak ayakları parıldadı.

“Seninkiler Gucci olmalı… Benimkileri tanrı yaptı…”

Görmezden gelip Volvo’nun ön sağ kapısına kadar sürükledi. Anahtarı takıp açtı.

“Bin!”

Birden bütün kent ışıkları karanlığa büründü. Caddeler otomobil farlarıyla aydınlanıyor, bütün bu gümbürtü olanca gücüyle sürüyordu.

“Bir radyo bulsan babalık… Borazan seslerini değil, Flamenko’yu tercih ederim… Biliyorsun, bilinç güzel şeydir…”

“Hep böyle konuşur musun?”

“Gerektikçe, evet… Ve eksik kalmış yanını tamamlamak için genellikle konuşur insan…”

“Bak ufaklık, ben bir Polis’im, bu gece, görevdeki son gecem, elli yedi yaşındayım ve huzurlu bir kapanış istiyorum…”

“Bence daha çok, iyi bir jübile istemelisin… Bütün bu gürültü boşuna olmamalı…”

“Seni karakola bıraktıktan sonra, yatağımda uyumayı tercih ederim…”

“Haklısın… Yüz çizgilerine bakılırsa, birkaç yüz yıl uyumaya ihtiyacın var babalık…”

“Adın ne senin?”

“İki cadde ötede adımın Antonio Carlos olduğunu belirtmiştim… Hani Dilenci Carlos’un son torunu…”

“Çakal Carlos kadar ünlü biri olamadı ha?”

“Aslında çeşitli girişimlerde bulundu. Bir keresinde Yahudi bir aileyi rehin almayı denemişti…”

Bertoli Simo, ana arterden sapıp, küçük caddelerin arasına dalmış, şehrin kuzeyinden Polis merkezine ulaşmayı planlıyor, ancak aynı sokak asfaltları üzerinde dönüp dolaşıyordu. Yaklaşık yarım saattir bu bölgeden çıkmak için uğraşıyor, ancak henüz bu konuya dair bir başarı elde edemiyordu.

Birkaç hayat kadını otomobilin camına eğildi. Simo, kapı cebinden çıkardığı silahı doğrultunca kaçıştılar.

“Güzel kadınları sevmiyorsun babalık. Bence İspanyol kadınlarının bu kadar güzel olmaya hakları olmamalı…”

“Büyük sözler söylüyorsun ufaklık…”

“Bir kadını sevmek için büyük olmak gerekmez babalık…”

“Bana babalık demeyi ne zaman keseceksin?”

“Bana ufaklık demeyi kestiğin zaman…”

Yüz hatları gergindi. Sakalları birkaç günlük haliyle duruyordu. Karanlık otomobilin içerisinde kemerli burnunun bütün hatları gayet görünür haldeydi, ve sinirden kendi dişlerini kırmak üzereydi.

“Bir ailen var mı?”

“Var, İspanya’nın çeşitli sokakları ve hapishanelerinde…”

“Düzgün işlerle uğraşan herhangi biri yok mu?”

“Var, dedem Dilenci Carlos düzenli olarak imitasyon resim işiyle uğraşıyor…”

“İmitasyon mu? Bu düzgün bir iş mi?”

“Düzen, düzgün bir iştir… Tıpkı seninki gibi…”

“Anlamadım?”

“Düzen için çalışırsan, düzgün olursun. Çalışmazsan eğer, aşağılık bir gitano…”

Caddenin öbür ucunda bulunan aralıktan gökyüzüne havai fişek ışıkları yükseldi. Simo’nun yüzü rengarenk parıldadı. Bir kurdele gibi boşlukta uçuştu.

“Sen, neden bu kadar sinirlisin babalık?”

“Sinirli olmamam için bir nedenin var mı Antonio? Bu gece bir hırsız yakaladım, İtalyan’lar çılgınca şaraplarını yudumlarken ben polis merkezine ulaşmaya çalışıyorum ve dahası yakaladığım hırsız sayesinde artık vazgeçilmez bir baş ağrım var…”

“Başka bir şeyin yok değil mi?”

“Yok evet… Başka bir şeyim yok… Artık susar mısın?”

“Susarım. Çünkü; delirmiş bir boğadan daha tehlikeli bir şey varsa, o da hiçbir şeyi olmayan bir adamdır babalık…”

Antonio’nun dişleri Julio’nunkilerden daha sarı parıldadı. Bir kahkaha attı.

“Bence İtalyan’lardan bir eksiğimiz olmamalı bayım… Bay…”

“Başkomiser Simo… Bertoli Simo…”

“Memnun oldum, bay Bertoli Simo… Bir boğadan daha sinirli Bertoli Simo…”

Bay Bertoli muhtemelen birkaç küfür savurdu. Otomobilin içerisine doluşan ses dalgalarının arasında kayboldu.

“Bir şaraba ne dersiniz Bay Bertoli? Mutlaka iyi gelir…”

Motoru durdurup otomobilden indi. Bir ara sokağın girişinde tekerleğine bir tekme savurdu. Ufaklığın dişlerini dökmek istedi. Yarasına dokunulan bir boğa gibi burun deliklerinden dumanlar çıkardı.

Yarım saat sonra, Fellento sokağı bir elektrik kesintisi yüzünden karanlıkla kaplanmışken, Orsino’nun Barı’nda birkaç mumun yüzlerine vuran ışığının altında, bir Bordeaux’u kadehlere dolduruyordu. Bütün kent ana caddelerde çılgınca sabahı beklerken; Bertoli Simo, Antonio Carlos ve emekli matador Miguel bir masanın başında kafa kafaya vermiş oturuyorlardı.

“Gığand vin dö boğdo…”

“Ne dedin?”

“Harika Bordo şarabı… Ya da böyle bir şey olmalı…”

“Öyle olmalı…”

“Bir Çingene gibidir taklit şarap Bay Bertoli… Yakıcı, sert ve mide bulandırıcı…”

“Bunu söyleyen de bir Çingene dilenci, değil mi?”

Miguel yetmişlerinde, beyaz sakallı, dökülmüş saçlı, askıları göbeğinin iki yanından sarkan, yaşlı bir bar sahibiydi. İspanya’da görmediği Arena kalmamış bir adam olmasına rağmen, yaklaşık yirmi yıldır, et yemeyerek emekliliğin tadını çıkarıyordu.

Bitmiş şişelere kendi yaptığı şarapları dolduran bu adam, bu gece Antonio ve Bay Bertoli’ye ikramda bulunuyordu. Çünkü bir şekilde her şeyi paylaşmak gerekirdi… Bunu bir boğadan öğrenmişti.

Bertoli Simo, buranın sıkı müdavimlerindendi. Yine bir baş ağrısı krizinde gece nöbetine kalmış bir eczane ararken burayı bulmuştu. Ve iliklerine kadar yalnızdı.

“Neden bir okula gitmiyorsun Antonio?”

“Eğer gitseydim bir Polis olmayı isteyebilirdim Bay Bertoli… Gitmedim ve hayatım renkli kaldı… Hepsi bu…”

“Bir Polis olsaydın, daha iyi yaşayabilirdin…”

“Görebiliyorum bay Bertoli… Mum ışığı süzün yüzünüze daha iyi vuruyor… Belki size yakın olmasından ötürüdür…”

Bir parmağıyla masanın üzerine akan mum damlalarını gösterirken devam etti:

“Peki, hiç hayalin yok mu Antonio?”

“Var. Bir başka ülkede bir malikanede yaşamak…”

Ufaklık Bertoli’yle dalga geçiyordu.

“Bakın Bay Bertoli, Çingene nüfusunun yaklaşık yüzde dördü hâlâ barakalarda yaşıyor… Ne okula gitmek için, ne de sizin sevdiklerinizi sevmek için vakitleri var…”

“Bunun zaman kavramıyla ne ilgisi var Antonio?”

“Bakın, çingene kadınlardan oluşan bir grup şair, García Lorca’nın Bernarda Alba’nın Evi isimli oyununu sergilemek için ülkeyi dolaşıyor. Performanslarına övgüler yağdırılıyor. Ancak Seville’de bir gecekondu mahallesinde yaşayan ve geleneksel uzun Çingene kıyafetleri giyen bu oyuncular, Madrid’deyken bir taksi bulmakta zorlanıyorlar… Bizler için zaman ve yer önemlidir Bay Bertoli, ne dersiniz?”

Bir sessizlik oldu. Bertoli’nin yüzünde ışık hareleri dalgalanıyordu.

“Üstelik Çingene kadınları çok güzeldir Bay Bertoli… Tahmin edemeyeceğiniz kadar…”

Gözleri, geniş bir ovayı yırtabilecek güçte bir yıldırım çarpması gibi parıldadı.

Bir saat kadar sonra, Prado Müzesi’nin geniş kapısı da şehrin bu yarısının her ampülü gibi karanlığa bürünmüştü. Jenaratörler devreye girmiyor, iki müze bekçisi Bay Bertoli’ye durumu anlatıyordu. Bertoli, emeklilik işlemlerinden hemen sonra başlayacağı yeni işine bu tuhaf Mayıs gecesi başlama kararı almıştı.

Bütün kent, ana caddelerde çılgınca sabahı beklerken Bertoli Simo, emekli matador Miguel ve ben Antonio Carlos, on sekizinci yüzyılın Neoklasik akımının etkisiyle tasarlanmış bu koca yapının içerisinde el feneri ışığında dolaşıyorduk. Duvarlar tablolarla doluydu.

Diego Velázquez’in Las Meninas’ının önünden geçtik. Resimdeki küçük kızlar gözlerini açtı. Hayranlıkla duvarları izledim. Müzenin kapalı olduğu pazartesi günleri burayı gezmekten daha zevkli bir şey varsa o da o an orada olmaktı.

“Bana bir boğadan daha tehlikeli olduğumu söyledin Antonio…”

“Sizce değil misiniz Bay Bertoli?”

“Öyle miyim Antonio?”

“Bu konuya dair şüphelerinizin olması beni sevindirdi Bay Bertoli…”

“Neden? Oradan duygularım yokmuş gibi mi görünüyor Antonio?”

“Buradan bir şey görünmüyor efendim. Biliyorsunuz ki burası çok karanlık…”

“Seni serseri…”

“Peki bir soru Bertoli! Duygularınız var mı? Karanlık dolu bir gecede tanışmış olmamızı bir kenara bırakırsak gerçekten gülebiliyor musunuz mesela? Ya da sevebiliyor musunuz? Yüz hatlarınızdan anlayamıyorum bunu…”

“Birkaç kez sevmeye çalıştım Antonio…”

“Başarabildiniz mi peki bunu?”

“Başardım.”

“Buna da sevindim…”

“Kadın öylece asil bakıyordu, çok güzel şarkı söylüyordu ve ben arenanın ortasında kalmış bir boğa kadar yalnızdım Antonio…”

“Peki sonra?”

“Matadorlar üzerime oklarını fırlatmaya başladılar ve devrildim, hepsi bu…”

“Bitmiş bir aşk…”

“Sana öyle geliyor Antonio…”

“Öyleyse karşılıksız?”

“O öldü Antonio… Delirmiş bir boğadan daha tehlikeli bir şey varsa, o da hiçbir şeyi olmayan bir adamdır… Bu kesin…”

Bertoli Simo, bir çağı kapatacak, kendi ayağına bir kaya bağlayabilecek herhangi kral gibi düşünceli yürüyordu.

İki müze görevlisini geniş salonda bağladık. Duvarlar gitgide zifiri karanlığa bürünüyordu. Yarım saat önce bardan çıkmış, dedem Dilenci Carlos’un yaptığı imitasyon Goya tablolarını Volvo’nun geniş bagajına sokuşturmuş, soluğu Prado’nun önünde almıştık.

Tabloları orjinalleriyle değiştirdik. Bütün polis teşkilatı kentin uyanık yarısıyla uğraşırken, Bay Bertoli’nin arama kontrolü yapılmayan otomobiliyle İtalya sınırını geçtik. Olayın Dünya’ya duyurulması için yaklaşık birkaç saatimiz vardı, Sicilya radyosunda Milan’ın aldığı Şampiyonlar Ligi kupasından bahsediliyordu ve ben başka bir ülkeden malikane seçiyordum…

Birkaç ay sonra, Bay Bertoli’yi Nevaro kilisesinde yaktılar. Bir Çingene çadırında aşık olduğu Carmen’le yan yana iki çekmecenin içinde buluştular.

Sicilya tepelerine gece iniyordu, Miguel sıkça ölümden bahsetmeye başlamıştı, henüz İtalyanca öğrenememiştim, İspanyol basını on üç yaşında bir mafya babası olduğumdan bahsediyordu ve delirmiş bir boğadan daha tehlikeli bir şey varsa, o da hiçbir şeyi olmayan bir adamdı…

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful