Ben sana mecbur falan değilim

Mola yerleri öyledir. Hiç tanımadığın, tanıdık yüzlerle karşılaşmak öyle bir şeydir. Otobüsler gece yarılarını böler, koca koca adamlar uzun uzun sıralanmış otobüsleri izler, ağzından taşmış çöp tenekelerine düşlerini söndürürler, kocaman tekerlekler yerdeki buzulları çatlatır ve tuvaletler kontraplaklarla birbirinden ayrılmıştır.

Mola yerleri öyledir. Her şey ayan beyan ortadadır. Soğuk rüzgarlar, göz altı torbalarını yorar, çocukluklarla karşılaşmalar her zaman acı verir falan filan, bu böyledir.

“Hayat ölünce güzel…” dedi, otobüs aralarında kalan boşlukta, henüz sıcak motor radyatörüne yaslanarak.
“Matkapla beyninin ortasında bir delik açabilirim öyleyse şu an…” dedim. Öylece baktı.
“Ne kimyevi alışkanlıkların varmış senin…” dedi, gözlerime bakarken… Sonra ekledi, sustu:
“Ben Clark Kent, sanırım beni tanıyamadın…”
“Mevduat kayıtlarında yerin yok…” dedim “Ben televizyon izlemeyi dokuz yıl önce bıraktım…”
“Çocukluğumun ağacı kırıldığında ben de öyle düşünmüştüm. Böyledir. Her zaman, bir çatırtı, bir ağacın yönünü mutlaka değiştirir…”
“Mutluluğun tarifini yapabilir misin peki?” dedim.
“İyisi mi…” dedi, “İyisi mi sen, cinnette yalnızlık neymiş, daha çok onu öğren…”
“Oysa…” dedim “Oysa ben, hiç bir prensesin ayağına uydurulamayacak, eğreti bir terlik gibiyim. Öyle, bir kenarı yırtık. Kaldırım köşelerinde…”
“Adını unutmuş adamlar tanıdım…” dedi “Bütün batakhanelerin diplerinde…”
“Beni nasıl kurtaracaksın öyleyse?” dedim.
“Bir o kadar da Hüseyin tanıdım…” dedi “Bana su verdi…”
“Peki…” dedim, “Peki, sen hiç anlatmadın” dedim “Bir cinneti, cinnet yapan nedir?”
“Bak muhtar…” dedi “Eşkıya’nın organize olmuş haline, banka denir… Ve bütün bankalara göre, olur mu beyefendi bankamız düzenli bir müessesedir…”
“Çok yanlış zamanda geldim ben sanırım…” dedim “Çok yanlış zamanda geldim lan ben dünyaya…”
“Zannediyorum seni vuracağım.” dedi “Zannediyorum seni vuracağım, en saltolu tarifinden…”
“Okuma yazma kursundaki yaşlıların silgi için kavga edişlerine şahit oldum…” dedim.
“Prizlerin tığlar için yapıldığını zanneden bir neslin torunlarıyız…” dedi.
“Yesene ucundan” dedi sonra, ekledi “Yesene, ilaç var…”
“Neyi?” dedim, “Kopar işte sen de…” dedi “Hayatın bir ucundan…”
“Sen ne istiyorsun benden?” dedim “Ne istiyordun?”
“Olmuyorsa öldüreceksin…” dedi “Olmuyorsa öldüreceksin…”
“İki perdelik bir trajedya yaşıyoruz…” dedi “İkisi, birbirinden ayrık hikayeler anlatır, biliyorsun…”
“Bizim yaşlarda bir İsmail tanıdım…” dedim “Gel, gidelim bu gece, bir başka gece yarısı otobüsüne binerek…”
“Yok” dedi “Ben seni kurtarmaya geldim…”
“Canı armut isteyince ağacın tepesine çıkan babamı, Jandarma o gün tüm aramalara rağmen dededen kalma evin bahçesinde bulamadı…” dedim. “Çünkü…” dedim “Çünkü, istediğin şey mutlak göz hizasındadır… Yukarıda ya da aşağıda değil…”
“Öyle deme…” dedi, “Öyle deme, şekerlerini almasınlar diye, toprağa gömen çocukları düşün…”
“Çığlık…” dedim “Çığlık, nerede boğulur…”
“Özlemin dili olsaydı…” dedi “Özlemin dili olsaydı, konuşurdu merak etme…”
“Bale yapan kargalarla tanıştın mı hiç?” dedim, bulutları beklerken…
“Tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayan çocukların isminin yanında ne çok çarpı var…” dedi.
“Kendi aralarında konuşan çocukları unutuyorsun…” dedim. Tek cümleye sığdırırken seslendim: “Bir adam öldürmek nasıl bir duygu?”
“Daha önce hiç…” dedi “Ben hiç birinden, hiç bir şey isteyemedim…”
“Ne gibi?” dedim “Öldürmek gibi mi?”
“Yok…” dedi “Bu sebeple, apartmanların en üst katlarında otururum…”
“Nasıl?” dedim “Nasıl yani, bir insan en üst katta ölmez mi?”
“Ölmeyebilir…” dedi “Her şeyden ve herkesten uzak kalırsa, ölmeyebilir… Bütün bir kenti, en üst balkondan görebilirsin” dedi. “Her şeyin üstündesindir… Her şey senindir…”
“Her şeyin senin olması, güzel midir?” dedim.
“Bir kentin dedi, seni görmeyen bütün gözlerini sen görebilirsin” dedi…
“Sen neden uçuyorsun?” dedim “Görmek için mi?”
“Eğer bir kez” dedi “Ölüme yaklaşırsan, artık korkmazsın…”
“Ölüme yaklaştığım olmadı hiç…” dedim.
“Öyle deme…” dedi “Öyle deme, eğer bir kez bir kadın seversen, artık korkmazsın demektir…”
“Olur mu?” dedim “Sevmek yaşam belirtisidir…”
Güldü, “Pek iyimsersin, unutma hayat ölünce güzel…”
“Bir kadın, ancak insanın soluğunu güçlendirir…” dedim “Yakınındayken, yaşarsın…”
“Kadınlar…” dedi “Kadınlar ancak Dünya’daki en gelişmiş sniper tüfeği olabilir, inan bana… Doğru yerde, doğru zamanlarda kullanıldığında, tam hedefinden vurabilir…”
“Ne yani?” dedim. “Her kadın öldürür mü?”
“Mutlaka…” dedi “Mutlaka öldürür…”
“Nerede kaybettin?” dedim. “Tam olarak, nerede kaybettin?”
“Neden bu gece yollardayım sanıyorsun?” dedi.
“Nereye gidiyorsun?” dedim.
“Senin döneceğin yere…” dedi.
Sabaha karşı, kargalar karşıdaki gölün kıyısından, arkamdaki dağ eteklerine doğru havalandılar. Bir dört zamanlı motor sesi yayıldı. Dumanların arasında elimi, avuç içlerinde sıktı.
“Tek hatırladığım…” dedi,
“Bir gün uçurum çiçeklerine mızıka çalıyordum ve kadın geldi; hepsi bu…”

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.