Mehmet henüz on sekizindeydi. Veli yirmi. Bugün yirmi sekizinci gündü ve günlerden Salı.

1800 Evler Ceza evi, içinde bulunduğu semtin adını almıştı belki ama, yıllar sonra yine aynı semtin adının değiştirilmesine katkısı dokunan yegane binaydı.

O zamanlar, çevreyolunun kent girişine bakan ve etrafında neredeyse hiçbir şey bulunmayan bir beton yığınıydı. Cuntanın kentteki yegane karargahı… Bilirsiniz, yüksekten bakmak her zaman önemlidir…

Neredeyse bir ay önce bırakmışlardı Veli’yi. “Tamam!” demişlerdi “Git hadi…”

Morarmış karın boşluğunu tutarak, aksayan bacağını daha çok acıtarak dönmüştü mahalleye…

Ne çok acı vardı o sıra… Doğarken ölen çocuğuna üzülmekle tek başına kalmış Sevgi’ye kahırlanmak arasında gidip geliyordu… Evet, çok acı vardı o sıra ama, şikayette bulunulabilecek bir ‘siz yetkili birisine benziyorsunuz’ bulunamıyordu…

Veli’yi salmışlardı o zaman ama o biliyordu. Bir yem olarak dışarı atıldığını ve eninde sonunda geri alınacağını gayet iyi biliyordu. Muhakkak takip ediliyordu. Yürüdü. Eve gitti. Birkaç gün dışarı çıkmadı. Gittiği sokaklara gitmedi. Görüşeceği buluşacağı kim varsa görmedi. Pencere pervazına yürümedi belki ama ışıkları da söndürmedi…

Beş gün sonra bir gece yarısı bir tıkırtı duyuldu. Sonra bir fren sesi. Döküntü döner merdivenlerden aşağı baktı. Geliyorlardı. Apartmanın üçüncü katıydı. Gelip durdular. İki kişiydiler. Şapkasını çıkarıp sordu bıyıklı olan:

“Veli Aydan sen misin?”

Ceketini alırken öylece gülümsedi. Parmaklarını birleştirip merdivenleri gösterdi, seslendi:

“Benim” dedi “Buyrun gidelim…”

Sevgi sahanlıkta öylece bakakaldı, geceliği kararan ampülle siyahlaştı.

***

Beyaz Reno karanlığın ortasında ve yağmurun altında farları açık halde bekliyordu. Sokakta ses yapan tek şey arabanın silecekleriydi.

Koluna girenlerden bir diğeri kapıyı açtı. “Bin” dedi, ses etmeden bindi. Yanına döndü. Baktı. Elleri kelepçeli bir başkası. Şoför koltuğundaki iri yarı polis sordu:

“Bu yanındakini tanıyor musun?”

“Hayır…”

“Emin misin? dedi, ekledi “Aynı örgüttenmişsiniz ya lan…”

“Ne örgütü kardeşim?” dedi Veli, “Sür gidelim işte…”

***

Koğuşlar, duvarları birkaç yüz yıl önce boyanmış gibi duran loş ışıklarla donatılmış bir koridora açılıyorlardı.  Belki pencereler yağlı boyayla boyanmasalar, çok daha aydınlık durabilirdi burası ama, zaten tek sorun sadece ışığın yarattığı kasvet değildi.

Buraya kaçıncı kez geldiğini hatırlamıyordu. Burada sistem şuydu. Sabaha öğle akşam aç karnına ve bir ritüel gibi tekrarlanan ve asla aksamayan bir sistemle, teker teker koğuşlardan çağırılmak, bodrum kattaki karanlık ve lağım kokulu salonlara indirilmek ve yaralardan yara beğendirilmekti.

Her koridorun sonunda, bok içinde yüzen tuvaletler ve banyolar vardı. Banyo dediğime bakmayın. İşte bir hortum var, tazyikli su sıkıyor falan filan…

Tuvaletin girişinde yakaladı Mehmet’i. Elinden tuttu. Mehmet baktı.

“Ne bu abi?” dedi.

“Sus ve al sadece” dedi Veli.

Mehmet kağıdı avucuna sıkıştırdı. Tuvalete girdi. Açtı. Okudu:

“Bunların bir bok bildiği yok. Ne olursa olsun şunları söyle. Birbirimizi tanımıyoruz. Akraba da değiliz. Örgüt falan yok. Oku ve yok et…”

Bazen bir yara daha büyük bir yaranın açılmasından daha iyidir. “Bıçak altına yatmak” diye bir deyim var mesela. İnsan iyileşmek için kendini bıçaklatır mı lan?

***

O gün öğleden sonraydı, solcuların koğuşuna otuzlu yaşlarda bıyıksız bir adamı attılar. Öyle bakmayın. O günlerde bıyık, bir çeşit kimlik kartı niteliği taşıyordu. Bilmelisiniz…

Adam etrafını süzdü. İlk kez gelmiş gibiydi. Her şeye yabancı gibi…

Solcuların koğuşuydu burası. Ki zaten solcu gruplar burada, nüfus yoğunluğu ve nüfus değeri bakımından onlarca kat fazla değere sahiplerdi.

Önceki gün, Diyarbakır cezaevinden gelen ve sürünerek koğuşa giren ve  başında duran dört adama dönüp anlatıyordu Drej Apo:

“Diyarbakır’a götürmesinler de burada her gün dövsünler” diyordu.

***

Mehmet ve Veli, çapraz duran ayrı ayrı ranzalardan birbirlerine bakıp gülümsediler. Bu adamı tanıyorlardı. Yani şu yeni gelen. Bıyıksız. Yabancı. Zülküf. Zülküf Beşer…

Şehrin ileri gelen faşistlerinden biriydi bu. Ya da bir sığırın dile gelmiş biçimi…

Polis çoğunlukla böyle şeyler yapardı. Koğuştan haber almak için, eline geçirdiği böyle adamları içeriye salardı. Zekice. Ama o güne kadar…

***

Aynı günün akşamı, Veli, Mehmet, Yusuf, Kahraman ve Kemal pencere önündeki ranzanın dibinde, Zülküf’ü araya almışlardı. Herif çok iyi rol yapıyordu. Belki polisin onu buraya bile bile bıraktığını bilemeyecek kadar kafası basmıyordu ama, içeridekilerin sol gruplardan olduğunu anlıyordu. Sanki kentteki hiçbir faşist faaliyet içerisinde yer almamış da, evden işe işten eve gidip gelen her şeyden habersiz bir adammış gibi davranıyordu.

Gözlerinde korku vardı. Kapıdan bir çıtırtı duysa dönüp bakıyordu.

Fevzi Çakmak mahallesine girmiş mavi renk bir sıteyşın Reno’dan inip çatışanları anımsıyordu Veli. İçlerinden birisi de buydu. Zülküf. Zülküf Beşer… Mahalleyi basmışlar akılları sıra… Bir duvara “Komunistler Moskova” yazmışlar, yön bildirme ekini ekleyemeden kaçıp gitmişlerdi.

Ha sonra zekinin biri tamamlamış söz öbeğini. O yazı sonra aylarda o duvarda kaldı:

“Komunistler Moskova’dır…”

Bir sigara daha yaktılar. Yusuf bir yudum çekti, sigarayı parmaklarının arasına alıp seslendi:

“Korkma” dedi “Bir şey olmaz… Çok çok ifadeni alacaklar. Dayak yemek istemiyorsan bildiğin her şeyi anlat…”

“Olur mu kardeşim?” dedi Zülküf Beşer “Siz niye anlatmıyorsunuz?”

“Sen bize ne bakıyorsun?” dedi Kahraman “Biz bu devlet düzenine karşıyız…”

“Anlatayım yani, he mi?”

“Anlat sen” dedi Veli “Hatta birkaç isim de fazladan ver ki, polis ‘lan bu çocuk ne kadar doğru söylüyor?’ desin…”

***

Ertesi gün Zülküf’ü ağzı burnu dağılmış halde getirip koğuşa attılar. Dişlerinden bir kaçı yoktu. Sürünerek ranzasına yürüdü. Oturdu. Sessiz sessiz konuştu:

“Komunistler anamı bellediniz…” dedi.

Muhteşem bir devrim süreci değilse ne bu?

***

Bunu sorguya almışlar. Maksat ritüel yerine gelsin. Biçim belki değişebilir ama orada sistem buydu. Solcuları anlatsın diye, sağcıları anlatmasın diye dövüyorlardı.

“İfadeni yaz, imzala…” demişler buna.

Bu herif de uzun uzun yazmış. Kamplaştıkları evlerin adreslerini, ilişkili oldukları polislerin isimlerini, cinayet emri veren adamları, hepsini… Yazmış, imzalamış…

“ifadenin arkasında mısın?” diye soran polise de:

“Evet” demiş “Siz benden daha iyi mi bilecek siniz?”

***

Veli ve Mehmet, Bielefeld’deki dernek binasının üst katında, uğuldayan televizyonun karşısında Türkiye Büyük Millet Meclisi açılış konuşmasını izliyorlardı. Zülküf Beşer kürsüde yemin ediyordu. Yüzünün sol yanında, dayak yediği günden kalan bir yara izi vardı. Bıyık bırakmış ve oluşumunu tamamlamıştı.

Anayasanın değişmesi gerektiğinden, seksen darbesinde gördüğü işkencelerden falan bahsediyordu.

Mehmet ve Veli birbirlerine bakıp gülümsediler.

***

Oralarda bir köy hikayesi anlatılır. İki köylü bir küçükbaş hayvan için kavgaya tutuşurlar. Yağmurlu bir gün bu tartışma iyice büyür. Jandarma gelir. Kavgalı tarafları alıp götürürler. Bir gece nezarethanede tutarlar bunları. Adamlardan biri ertesi gün köye döner ama, onlarca yıl durup durup şunu anlatır:

“Benim mapusluk yattığım yıl çok yağmur yağdı…”

4 Şubat 2015

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.