Şüphesiz, iyi fıtratlar üzerine doğulan bir coğrafyada kötü olmak tercih midir? Peki ya iyilik? Normal insanlar ne bekler aciz bedenlerimizden? Bir de kimdir bu normaller ve neye göre normaldirler?
İyi olmayı siz mi tercih ettiniz? Islah edilesi zihinleri ıslah edenler, nerede arındılar? Mücadele eden yüreklerin tümü bakir midir? Sadece kötülükle mi mücadele edilir? Peki, ya iyilik, kimsenin düşmanı olamaz mı?
Bir dakika kardeşlerim, Alex bu konuda pek de sessiz değil. Diğerleri onu da normalleştirmeden birkaç diyeceği var siz kardeşlerine.

***

Bir distopya güzellemesi olan Otomatik Portakal, aslında filminden yıllar önce bir kalemin çığlığı olarak sayfaları doldurur. Yazar Anthony Burgess’ın 60’lı yıllarda Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaret ve karşılaştığı baskıcı rejim onu otomatikleştirilen portakalları kaleme almaya iter. Otomatik Portakal, çarpıcı bir isim olmasının yanı sıra çarpıcı bir anlama da sahiptir. İsim seçiminde Burgess’ın dilbilimci zekâsı devreye girer; portakalın organikliği insanlığı temsil ederken, otomatik kelimesi de makineleşmeyi anlatmaktadır.

“ Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır: “Uqueer as clockwork orange.”. bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya’da canlı anlamına gelen “orang” sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm. “
(Anthony Burgess)

Yazarın dilbilimci zekâsını gördüğümüz bir başka ayrıntı ise ana karakterin ismi; Alex’dir. Bu isimdeki “a” eki olumsuzluk içerir ve “lex” ise kanun anlamına gelmektedir. İsimlerin karakterleri etkilediği kehanetini doğrular gibidir Alex’in çizdiği profil. On beş yaşında, baskıcı bir yönetime kafa tutan bir sokak çetesinin lideridir Alex, ancak kafalarda kalıplaşmış serseri imajından çok uzakta bir karakterdir aslında. Akranlarının anlamsız bulduğu senfonileri dinlemekte, günlük gazete okumakta ve kitaplarla haşır neşir olmaktadır. Eğitim gören ancak kendisine verilen eğitimi ve kendini ‘aydın’ kesime dahil görenleri sorgulayan bir serseridir. Anne ve babasının yaşadığı hayatı ideal hayat sanıp kabullenmelerini kabullenemez. İnsanların ev saydıkları kutucuklara ve ihtiyaç zannettikleri eşyalara bağlılığını sorgular. Satır aralarında evlat ve ebeveyn ilişkilerini de irdeler. Aynı çatı altında birbirinden bihaber bir ailenin tek bağının para olması, cebinde para varsa hesaba çekilmeyeceğinin bilinmesi Alex’i daha da köksüz bir insan haline getirmektedir. Bu yüzden gün içerisinde ailesinin tek varisi küçük ‘Alexcik’ken geceleri normal insanların köşe bucak kaçtığı sokakların efendisidir. Orantısız şiddet, gasp ve tecavüz onun uzmanlık alanı haline gelmiştir. Ancak Alex, bu şiddet pornografisini kendini kabul ettirmek için sergilememektedir. Bunu, onun deyimiyle, zumzuklarını market kasiyerine geçirirken açıkça görebilmektesinizdir. Bu, onun için bir tercihtir, tıpkı siz diğerlerinin iyi olmayı tercih etmeniz gibi.

“ Ama kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, madem bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam. Kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de gururla ve keyifle yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet, yargıçlar ve okullar kötülüğe izin vermezler. Çünkü bireylere izin vermezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim! Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum! “
(Alex)

Alex’in hikâyesi temel de üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Alex ve çetesi yaptıkları işlerle okuru çıplak gözle kötücüllüğe tanık olmaya zorlar. Bazen can sıkıcı olabilen bu orantısız şiddet sahnelerinin amacı da zaten okurun rahatını kaçırmaktır. Liderlik yaptığı çetede ona üç yandaşı eşlik eder. Bu yandaşların arasında en pasif görünen ancak etkili bir imge olan Dim yer almaktadır. Dim, İngilizcede “budala” anlamına gelir. Gerçekten de zekâ kırıntısı barındırmayan Dim, aslında çetenin en zayıf halkasıdır ve Alex onu yalnızca fiziksel güç kaynağı olarak kullanmaktadır. Satır aralarında küçük bir ayrıntı gibi görünen Dim karakteri, ilerleyen bölümlerde karşımıza bir polis olarak çıkmaktadır. Bu devinim de yazarın dönemin yönetim şekline ve yönetimin yereldeki kolu olarak görünen güvenlik kuvvetlerine yaptığı bir eleştiridir. Gençlik yıllarını fütursuz şiddet gösterileri ile geçiren bir delikanlının ileriki yaşlarında halkın güvenliğinden sorumlu biri haline getirilmesi, şiddete sadece normlara uygun bir kıyafet giydirilmesi anlamına gelmektedir.

Bu orantısız şiddet sahnelerinden birine yazar kendini de eklemiştir. Savaş sırasında Londra’da karısı ile beraberken firari olan dört Amerikalı askerin saldırısına uğrar Burgess. Gördükleri şiddet sonucu karısı bebeğini düşür ve bir süre sonra da hayatını kaybeder. Bu acıyı bedeninden dışarı, kendi kitabında kendisinin bir yansımasını yaratarak atar. Kitapta ‘yuva’ isimli bir evde karısı ile yaşayan yazar F. Alexander, ‘Otomatik Portakal’ adlı kitabının yazımı ile uğraşırken, bir gece Alex ve çetesinin saldırısına maruz kalır. Bu korkunç geceden sonra da karısını kaybeder. O geceden sonra bir daha karşılaşmazlar, ta ki Alex başka bir suçun peşindeyken yakayı ele verene kadar.

Serüvenin ikinci kısmı işte bu yakayı ele verişle başlar. On dört yıl cezaya layık görülen Alex’in hapishane günleri kimi zaman olaylı kimi zaman da ayin günleri çaldığı Beethoven besteleri kadar sakindir. Beethoven, Alex için yeri doldurulamaz bir imgedir. Burgess’ın özgeçmişine bakılırsa sanat hayatına bir müzisyen olarak başladığı görülecektir. Hikâyenin en can alıcı yerlerinde fondan bir Beethoven bestesi yükselmesi, belki de bu geçmiş günlere yapılan küçük bir göndermedir.

Derken, bir gün koğuşlar arasında yaşanan bir olay sayesinde talih Alex’den yana olur. O dönem, hükümetin de desteklediği bir ‘mahkûm ıslah programı’ halka tanıtılmaktadır. Alex, yeniden özgür olabileceği günlerin hayali ile bu programın gönüllü kobayı olmayı kabul eder. Ve otoritenin, insanları birer otomatik portakala çevirme evresi böylece başlamış olur. Özünde Beethoven’in ismine bir gönderme de barındıran ‘Ludovico Tekniği’, Pavlovsal bir alt yapıya sahiptir. Koşullanmalarla Alex’in şiddete karşı hassasiyeti sağlanır. Bu seanslar sırasında yine Beethoven besteleri kullanılır, bir nevi beyni yıkanır ve bu amansız suçlu ıslah edilir, normalleştirilir. Böylece bu bölümde Burgess okuruna, bu tarz bir zorlamanın ahlaklı olup olmadığını, iyinin ve kötünün ne olduğunu, insanın özgür iradesini kullanıp kullanamadığını sorgulatır.

Son bölüm ise artık ıslah olduğuna inanılan Alex’in gerçek dünyaya geri bırakılması ile başlar. Ama dışarıdaki dünyayı bıraktığı gibi bulamaz Alex. Ailesi onu yok saymıştır, yandaşları zaten kendi yollarına bakmıştır, beş parasızdır ve bildiği gibi yaşamasını engelleyen bir koşullanmayla koyun koyunadır. Kaderin cilvesi midir bilinmez, vakt-i zamanında kötülük ettiği tüm insanlarla art arda karşılaşır, diyetini öder ve ormanlık bir alana bırakılır. İşte hesabını kesme sırası kendine gelen F. Alexander ile de bu yol ayrımında karşılaşır.

Karısının katilini anımsayamayan yazarın tek derdi hükümetin maskesini düşürmektir. Bu yüzden Alex’i ıslah programının etkisizliğini ispat etmek için kullanmak ister. Bu süreçte Alex çok yıpranır ve intihara teşebbüs eder. Çağın gençlerinin iktidar mücadelesi veren iki farklı grup tarafından çekiştirilip durmasını da bu şekilde irdeler Burgess.

Serüvenin sonlarında yaşadığı intihar şoku ile koşullanmalarından kurtulan Alex, kafasına tencere yedikten sonra şoktan kurtulan bir zihin gibi geriye sarar. Özüne döner. Yeni bir çetenin lideri olur. Ancak bu kez durumlar biraz farklıdır. Alex’in karısının katili olduğunu öğrenen F.Alexander müşade altına alınır, bu durumu fırsat bilen hükümet ise Alex’in özüne dönmediğini, hala ‘iyi’ bir insan olduğunu ispatlamak için onu imkânlara boğar. Güvencenin sıcak kollarına bırakır kendini Alex ve pikaba bir Beethoven plağı koyar; aykırılıktan olması gerekene, normale dönüşün keyfini çıkarır.

“Yapmamız gereken kendi hayatlarımızı yaşamak, kendi ahlaklarımızı oluşturmak, kusurlu yaratıklar olduğumuzu kabullenip sadece elimizde gelenin en iyisini yapmaya odaklanmaktır. Yaşamanın nedeni de bir bakıma budur; yaratmak.”
Anthony Burgess

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.