Serap son telefon görüşmesinin ardından kahvesini tazeleyip çantasındaki krakeri çıkardığında gün ortasına gelmişlerdi. Satınalma departmanındaki mesai arkadaşları öğle tatiline yaklaşmış olmanın rehavetiyle arkalarına yaslanıp gerindiler, erkek çalışanlardan bazısı yüksek sesle esnedi. Uzun süredir beraber çalıştıkları için kabalıklarına aldırmadı Serap. Zaten kutu kadar odadaki arkadaşlıkların gerçek olmadığını kendine sık sık fısıldıyor, dört duvar arasına sıkıştırılmış dostane niyetlerin protokol gereği olduğunu düşünüyordu. Boş vakitlerde sorunsuz ailelere ve modern yaşamlara dair dedikodulu söylencelere katlanması hep bundandı. Dört arkadaşın ortak bir konuyu nesnel biçimde değerlendirdiğini görmemişti henüz. Gündeme dair bir başlık atılıyor, herkes konuyu kısaca yorumluyor fakat hemen sonra ‘ben’ özneli cümleler havada uçtuğundan birbirlerinin sözünü kesmeye başlıyorlardı. Kibrin yerel dili olan ‘bence’ lehçesiyle konuşulunca sonuç değişmiyordu. Sonunda ortak fikirde buluşanlar bir taraf , karşıtlar diğer bir taraf olup kendilerinden örneklerle soruna çözüm arıyor, problemin haklı çıkmak adına verdikleri nafile savaşta olduğunu anladıklarında tevazulu alaylarla muhataplarını oyalıyorlardı.

Serap takım arkadaşlarının fikirlerini dile getirmelerini doğru buluyordu. Farklı konular hakkında özgün yaklaşımları olması gayet doğaldı fakat ‘fikrini savunmak’ sadece saldırı söz konusuysa meşru bir yoldu. Diğer bir deyişle, ortada saldırı yokken namlunun ucunu karşındakine çevirmek düşmanca bir tutum, hükümran bir gözdağıydı.

Böyle düşüne düşüne bir şeyin farkında varmıştı Serap: Zora koşulmaktan, tehdit edilmekten ve yersiz özgüven sahibi insanlardan nefret ediyordu. Baskıya ve müdahaleye gelemediği için ilişkileri uzun soluklu olmuyor, açık bağırlı bir kültürde doğru erkeğin yolunu gözlemek yararsız bir iyimserliğin ötesine geçmiyordu. Halbuki memleketinden ayrılıp İstanbul’a geldiği yıllarda türlü türlü hayalleri vardı. Onu seven, anlayan, hayatla barıştıracak destansı bir aşk bağı düşlemiş, ancak alelade birlikteliklerle dizginlenen ruhu sıradanlaşmıştı. Mutlu insanları gördükçe ümit ediyor, ümit ettikçe de duyguları can çekişiyordu Serap’ın. Güne uyanıyor, akşama dek çalışıyor, eve kapandığı her gece yalnızlık sancılarıyla gönlü dağlanıyordu. Kalbi, tavsiye dinlemez bir hastaydı artık. Deneyimlerini uygulama becerikliliği duygularını gerçeklere uyarlamaya yetmiyor, o hala, sebatla, hayal ve beklentilerin coşturduğu bir aklın uçarı sevda masallarını mümkün sanıyordu. Ve ne yazıktır, modern hayata adapte olmuş güzel kadınlar için dolu dolu yaşanacak bir aşk ihtimali varsa da, imkanı pek kalmamıştı. Hakikat ölümlüydü; gerçeğinden uzun yaşıyordu bir replika. Bir sevda yalanı, sevda masalından uzun sürmekteydi böylece.

Nasıl sönmüştü içinin nuru; o sevecen kahkaha, o güleç surat ne ara bulanmış, insan içinde dondurma yalamaktan utanan şen şakrak kız şehvetli bir goncaya ne diye dönmüştü? Buğulu camların berisinde kurulan düşlerin kadınıydı Serap; sevdiğini uzaktan takip etmenin, ismi geçtiğinde çarpan yüreğin, saatler süren arkadaş sohbetlerinin kadını, merhamet yağmuruydu o.

Bu lanetli labirent içinde ise başkalaşmış bir mizacı vardı artık: Ciddi, somurtkan, titiz ve disiplinliydi; arayış içinde, kişisel dönüşümünün hasadını toplama telaşında, geçmişinden kaçma cüretini kaybetme endişesindeydi. Ayakta kalmak için pisliğe göğüs germek gerekiyorsa, Serap bu uğurda korkularının üzerine gidecek kadar idealist, prensiplerini çiğneyecek denli de iki yüzlü, yahut uyumluydu.

Öğle tatiline beş dakika kala muhasebe müdürü Haldun Bey içeri girdi, münazara kesilip kafalar ona döndü. Genel müdür yalakalarından, astlarını küçümseyip üstlerine ön ilikleyen iş bilir tiplerdendi Haldun. Şirket genelindeki söylentiye göre muhasebe ve finans üzerinden genel müdürün harcamalarına ortak çıkıyorlar, fazladan ödemelerle ceplerini dolduruyorlardı. Ancak hepsi holding içi dedikodulardan ibaretti ve afaki iddialardan öteye geçmemişti. Serap ise etliye sütlüye karışmamayı tercih ediyordu. Buna rağmen satınalma ile ilgili bir uyuşmazlık onu ve iş arkadaşı Merter’i genel müdürün odasına gitmek zorunda bıraktı.

Haldun Bey önde, ikisi arkada koridordan jaluzileri kapalı odaya doğru merak girdabında ilerlediler. Deriyle kaplanmış kapının üzerinde, mesleki unvanının hemen altında, müdürlerinin kuvvetli bir karakter barındıran ismi yazmaktaydı. Kapıyı çalıp biraz buruk, çokça da tedirgin içeri girdiler. Muhasebe müdürü hazır ola geçerek izin istedikten sonra masanın üzerine bazı evraklar bıraktı.

“Egemen Bey istediğiniz raporları getirdim. Merter Bey ve Serap Hanım’ı da çağırmıştınız, kendileri size detayları vereceklerdir.”

Gergin ifadesi kısmen yumuşayan müdür arkasına yaslanıp derisi gıcırdayan koltuğa iyice yerleşti. Gömleğinin kolları dirsek hizasına kadar kıvrıktı. Kalın ve damarlı bilekleri güçlü görünüyor, narin ama kavrayıcı elleri ise kudretli bir enerji yayıyordu. Sık ve düz kaşlarının altında iki açık mavi nokta sinek kaydı tıraşlı suratına derinlik katmış, genel müdürün yontulmuş kayaya benzeyen mizacı bu sayede biraz olsun yumuşamıştı.

Muhasebe Müdürü ile detayları konuşurlarken Merter onları dinledi. Serap ise o sırada acayip düşlerle haşır neşirdi. Odaya adımını atar atmaz bu sağlam karakterin etkisi altında hissetmişti kendini. Adamın diri vücudunun çekim alanına mı girmişti yoksa rahat ve güvenli tavırlarına eşlik eden kibarlığı yüzünden miydi bilemedi. Genel müdürün duruşuna bakıp çaktırmadan iç geçirirken fiziği, karakteri ve imkanları yerinde olan bu adamla geçecek bir anın veya ömrün ne denli sürükleyici ve unutulmaz olacağını hesaplamaya çalıştı. Hesabı tutmadı elbet ama daha başka, pek beklenmedik bir olay bir anda gelişiverdi.

Haldun ile işi biten müdür, sonra görüşeceklerini söyleyerek teşekkür etti. Tekrar hazırola geçen Haldun Bey topuğu üzerinde yüz seksen derece dönüp askeri bir ciddiyetle dışarı çıktı, neredeyse. Artık gözü ikisinin üzerindeydi.

Merter’e bakıp “Ne ediyon toprağım?” deyiverdi. Yüzlerce toplantıya girip çıkmış, imzası milyonlar eden böylesi üst düzey bir adamın sıradan bir çalışanla kurduğu sempatik iletişim Serap’ı tekrar tekrar çarptı. Yüce bir dağın gölgesinde kurulmuş basit ve etkisiz birer kasabaydılar sanki. Ve o, görkemli dağ, temkinli ve sert esen rüzgarlarıyla savurduğu ahalinin farkına hiç varamazdı. Ah Serap! Ne naif, ne körpeydi henüz; deneyimleri ne yetersiz, önsezileri ne faydasızdı söz konusu aşk olduğunda. Aşk söz konusu olduğunda düşleri allak bullak, apar topardı kararları; biri ‘He’ deyiverse, ismi ve şanı hiç önemli değil, sanki onun eline yapışacak, avucunu avucunda terletecek, gözlerinde boy atacak, filizlenecek, meyve verecekti. Ah Serap, ne romantik ve kendisi gibi sanıyordu herkesi.

Egemen Bey, Merter ile çene çalmayı bitirip raporlara göz atmasını ve bazı yerleri aydınlatmasını istedi. Merter bir süre saygı ve sabırla detaylara girdi, tekrar tekrar toplamları gözden geçirdi, açıkladı, birbirini izleyen sorulara itinayla cevap verdi. Merter sadece altı aydır oradaydı ve departmanda ismi çoktan müdürlükle anılmaya başlamıştı. Halbuki Serap daha tecrübeli bir eleman, eğitim olarak belki bir kademe aşağıdaydı Merter’den; içten içe müdürlük beklemesinin sebeplerinden biriydi bu, hak ettiğini düşünüyor, müdürlüğün getireceği avantajlara değil fakat başarının hazzına ulaşmayı iple çekiyordu.

“Merter Bey teşekkür ederim, sonra görüşeceğiz sizinle.”

“Peki efendim, iyi günler.”

Merter yüzünde eşsiz bir tebessüm, dışarı çıktı. Kapıyı kibarca kapattı ve işte o anda bir heyecan kasırgası göğsünü havalandırdı Serap’ın. Müdür onu masa önündeki koltuğa davet etti, Serap sıradan bir ifadeyle kabul edip oturdu.

“Evet Serapcığım, gelelim seni neden çağırdığıma,” diyerek söze başladı Egemen Bey. Cümlesinin arkasından durup bembeyaz dişlerle gülümsedi. Bu muhteşem suratta böylesi beyaz dişler, çenesinde gezen el ve o yuvarlak çene ve tekrar el, sonra o dişler, o gözler ve o imkanlar…Kafası karıştı Serap’ın.

“Serap, uzun zamandır bu şirkettesin ve işini iyi yapıyorsun. Gerçekten iyisin, bu zamana kadar diğer depatmanlardan seninle ilgili bir şikayet duymadım, duymak da istemem açıkçası.”

Ayağa kalkan genel müdür pencereden Maslak’ın gökdelenlerle hizalanmış manzarasını seyre koyuldu. Serap hipnotize olmuş gibi yürüyüşüne ve omuz genişliğine tekrar tekrar aldanarak izledi onu. Beklentilerini gerçekleştirebilecek insanlara karşı oluşan böylesi yapay hisler, onların vadetmediği ümitlere tutunmasından sebepti.

“Şu an yaptığın işe senden daha uygun birisini düşünemiyorum. Bu yüzden satınalma departmanının başına müdür olarak Merter’i atama kararı aldım.”

İyiliğe ve adalete karşı bir halsizlik belirdi Serap’ın yüreğinde. Bu zamana kadar bahtsızlığından yakınıp kendine ötekileşen kadın, ilişkilerinde bulamadığı huzuru iş hayatındaki başarısıyla yamamaya çalışıyordu. Fakat o dakika, güvensiz bir kız çocuğu gibi oturmanın işe yaramayacağını anladı. Hışımla ayaklandı:

“Egemen Bey, müdürlüğü hak ediyorum! Buna ihtiyacım var, her şeyi yapmaya hazırım, lütfen kararınızı gözden geçirin.”

Kontrolsüz tavrında herhangi bir utanç emaresi yoktu. Hayatlarını iyi oldukları konulara adayan insanlar geri adım atmaya pek meyilli değildirler. Müdürün cama yansıyan suretinden keyifli olduğu görülüyordu. Ellerini cebine sokup Serap’ı yanına çağırdı. Serap emre itaat etti. Fiziksel olarak yakışan iki tip, manzaraya birlikte odaklandılar.

“Her şeyi yapmaya hazır olmak tam anlamıyla nasıl oluyor Serap Hanım?”

“Daha çok çalışırım Egemen Bey. Ara sıra yüzde yüz performans gösteremediğimin farkındayım, mesaiye kalırım gerekirse.”

“Başka?” dedi müdür, çok bilmiş, biraz da kendine pay çıkartmaya çalışan esrarengiz bir tavırla.

“Başka… İsterseniz maaş artışını da kısabilirsiniz.”

“Anlıyorum, peki daha başka neye göğüs gerebilirsin sence?”

Serap meraklı bir tavırla aklından geçenleri hizaladı ama yapabileceği pek bir şey olmadığına kanaat getirdi.

“Başka bir şey gelmiyor aklıma. Sizin beklentilerinizi karşılamak isterim, ne gibi bir katkı sağlayabilirim müdürlüğü hak etmem için?”

“Serap biliyorsun, bu şirketin önde gelen elemanlarındansın. Ancak bazı prosedürlere riayet etmediğin de aşikar. Bunları düzeltmekle işe başlayabilirsin!”

Yüzünü buruşturan Serap anlamadığını dile getirdi, hangi prosedürlerdi bahsettiği?

“Şöyle söyleyeyim; sen güzel bir kadınsın ve kendine yakışan şekilde giyiniyorsun ama şirkete kot ve badi giyerek gelmen hakkında bir hayli şey konuşulduğunu duymuşsundur.”

İşte telaşlı bir çırpınış peydahladı yüreği. Yıllardır benzer şekilde giyiniyordu. Hatta kıyafetlerini öyle itinalı seçip yakıştırıyor, öyle aksesuarlarla tamamlıyordu ki sıradan bir çalışandan daha uyumlu sayılırdı kurallara. Fakat işte, bir telaşlı çırpınış peydahlayınca yürek, bir eleştiri kendini tamam saydığı taraftan suratına çarpılınca, eksiksizliğinden şüpheye düşüp kendini sorumlu hissediyordu insan. Serap’ın aklına ara sıra katıldığı öğle yemeklerinde görmeye alıştığı kot pantolon üzerine zevksiz gömlekler giyen pek çok adam geldi. Kılığına kıyafetine laf ettirmemek ama müdürlük konusundaki ısrarına da köstek olmamak adına konuşmaya karşılaştırma usulünce devam etti.

“Egemen Bey, sadece ben değilim biliyorsunuz. Şu an yemeğe inseniz, birçok erkek arkadaşımızın kumaş pantolon yerine kot ve kötü seçilmiş kravatsız gömlekler giydiğini görürsünüz, herkes sizin kadar şık değil buna emin olun.”

Tarzının onaylanmasından memnun olan müdür kısık sesle güldü. Bu sırada Serap’a, Serap’ın yüzüne, boynuna, esmer teninin görünür kısımlarına, hülasa baştan aşağı her yerine bakındı; içinden neler geçirdiği bilinemezdi elbet ama Serap bu adamın kendisini beğeniyor olmasına da ihtimal vermiyordu.

“Serapcığım,” dedi müdür ellerini cebinden çıkartarak. “Bunu söylemek doğru olmaz ama erkek olmanın bazı avantajları var biliyorsun. Ayrıca sen böyle giyinmek için fazlaca güzelsin.”

İkinci bir şok dalgası, daha rahatsız edici, daha sarsıcı, daha hayal kırıcı bir sertlikle düşlerini kararttı. Bu kadardı işte, kıyas gerektiren tek veri onun kadın, diğerlerinin erkek olmasıydı. İlişkiler dahil her şeyde insani bir ayrıma zemin hazırlayan, kanserli, zehirli ama çaresi bulunmamış bir yaklaşım; gerçeğin ta kendisiydi. Serap bir kez daha, pek vahim bir biçimde karşılaştığı hakikatin keskinliğiyle, hırslandı.

Gözlerinde güzelliğini gölgeleyen alevli bir çaresizlik, ne diyeceğini bilmez biçimde karşı gökdelenin camlarını temizleyen işçilere dikkat kesildi. Bilinir ki, bazı eğlenceler ancak bir kurala bağlandıysa keyiflidir. Ailenizden birine, eşinize, dostunuza sırtınızı ovdurabilirsiniz, hatta bunun için tanımadığınız insanlara para ödeyip tadını çıkartabilirsiniz. Oysa bir yabancı sırf sizi memnun etmek için masaj yapmayı teklif etse en iyi ihtimalle niyetinden şüphelenip reddeder yahut diş gösterip asabileşirsiniz. Keyfin ne denli kişiye özel olduğunun göstergesidir bu.

Bir ses işitti Serap; kelimeleri anladı, bu kelimelerin hitap ettiği bir kulağın, bir kişiliğin, bir benliğin nasıl canlanıp serpileceğini biliyordu.

“Gerçekten çok güzel bir kadınsın Serap!” diyordu ses. Nasıl da mayıştırıcı bir melodiydi.

Başka bir algı ise duyduğu tatlı sözlerin üzerini örtüyor; aklı, ahlakı, görüşleri Serap’ı uyarıyordu: Dikkatli ol kızım!

Düşman ellerin omzunda gezdiğini, ensesine hafifçe dokunulduğunu, baş parmakların altında ruhu gibi kırışan etinin ezildiğini duyumsadı. Asabileşen, kötü huylu bir hastalık yayıyordu sırtına el; avını ürkütmek istemeyen kaba bir zihnin alelade jesti kulağına yabanice üfleniyordu.

‘Serap, ah Serap, önce tokadı bas sonra istifayı ve şu meymenetsiz adamı herkese rezil et!’ diye düşündü gündüz aynada karşılaştığı kendisi. Ama Serap, çağdaş Serap, ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş günümüz kadını Serap kıvrak bir hareketle sıyrıldı pençelerden. Suratına beceriksiz bir gülümseme yerleştirip “Egemen Bey!” dedi.

“Tamam tamam,” dedi müdür. “Çok güzel olduğunu bilmeni istedim.”

“İltifatınız için teşekkür ederim, ben gitsem iyi olacak, yemeği kaçırmayayım.”

Müdürün ısrarlı gözleri bir anlık tedirginliğin ardından şehevi arzulara yenik düşüp yeniden Serap’ın derisinde gezindi. Bu sefer daha karşıkonulmaz bir tahriğe yenilen elleri işi bir taciz vakasına vardırmama gayretiyle Serap’ı belinden yakaladı. Parmaklar bir hamlede aşağı doğru aktı; kadın ve erkeğin ortak uzuvlarından yusyuvarlak et parçasına yapıştı.

İyiliğe ve adalete karşı üçüncü bir halsizlik, daha yok edici ve ümit kırıcı biçimde tüm dünyasını ele geçirdi Serap’ın. Elinin tersiyle, kalçasında gezen bileğe öyle bir yapıştırdı ki adamın eli yarım bir tavafla kendi kalçasını avuçladı; hergün dokunduğundan olsa gerek Egemen Bey’in egosu bu dokunuştan herhangi bir tatmin, bir zevk edinmedi.

Kapıdan çıkarken sakin olmaya çalışan Serap “Müdürlüğe Merter’i getirebilirsiniz!” dedi.

Gözünde abarttığı ‘ben’ tiryakisi adamın sırıtışını gördü. “Öyle olacak!” dediğini ise duymayıp tuvalete koştu.

Yabancı biri kalçasını yoklamıştı Serap’ın. ‘Çok mu hassasım?’ diye düşündü titreyen ellerini yıkayıp makyajını bozmadan yüzüne su çarparken. Bir erkeğin bir kadına dokunması, hatta rızası olmasa da canını yakmadan dokunması aslında bir beğeniyi göstermiyor muydu? İltifat işiten bir kadın kulaklarını kapatıp duymazdan gelmediğine göre, temas etmek de fiziksel beğeniyi belirtmek için kabul edilebilirdi. Egemen Bey’in Serap’ın kulağı üzerindeki hakkı kalçasındakinden daha mı fazlaydı? Öyleyse neden, ne için tiksinmişti patronundan? Oysa ki çiftleşme kurlarından bihaber, flörtleşmenin gizli dilini bilmeyen bir aseksüel değildi o. Hatta şartlar uygun olsa yöneticisinden hoşlanabilir, karşı cinsler arası bir merak şehvetini kırbaçlayınca aralarında kısacık bir macera yaşanabilirdi. Böyle bakınca mantıklı görünüyordu olanlar. Altı üstü bir el ve adı üstünde ‘kaba et’in yakınlaşmasından ileri geliyordu her şey. Fakat Serap’ı rahatsız eden, ruhunu kurcalayan, iyi niyetini kundaklayan ikna olmaz bir gerginlik vardı iç çekişlerinde.

‘Bilinçliydi!’ diye devam etti düşünmeye, minibüs ve metrobüs karmaşasında orasına burasına farkında olmadan dokunan onlarca erkeği aklına getirip. Onlara kızmıyor, telaşlanmıyor ve hatırlamıyordu hiçbirini. Hükmetme aymazlığı içinde değildi oradakiler, haliyle etlerin teması anlamsızlaşıyordu. Nasırlı, kıllı ve sahipsiz bir el, Serap’ın kıvrımlı, dolgun ve diri kalçalarını istemsizce kontrol ettiğinde buna kendisi dahil pek çok kimse ‘taciz’ demezdi. Olsa olsa iki uzvun rastlantısal çarpışması, aynı bölgenin çocuklarının tatsız ve neşesiz buluşması, bir kaza olarak adlandırılırdı olanlar.

Tekrar tekrar ve ihtiyatla düşündü:

‘Evet! Biri ellemek, biri temas etmek! Ruhuma, duygularıma hitap edebilir vücuduma temas eden bir erkek ama beni elleyen bilinçli bir el, bir elden başka şey değildir ve sadece dokunduğu yeri bilmekle lanetlenmiştir.’

‘Ama sadece bir dokunuştu. Avuç içiyle kalçamı hafifçe sıvazladı, ne var bunda? Yaşamın kurallarına alışmalıyım. Peki ama ya o sırıtışı! İkimizin de gerçekleri bildiğini, istesem de istemesem de bu gerçekleri kabullenmem gerektiğini vurgulayan o gevşek ifadesi. Nasıl nefret ediyorum aptal rolü yapmaktan!’

Gözlerindeki nemin sebebini bu sayede anladı Serap. Taciz fiziki bir mevzu değildi ve cinsel özgürlük diyerek meşrulaştırabileceği, hazlı bir yanını bulamadı. Eğer konu kadının cinsel kimliği ve özgürlüğü ise kendi potansiyelinden zerre şüphesi yoktu. Ayrıca Egemen’in arzusuz fakat buyurgan hareketi ‘hükmetme’ içgüdüsüyle açıklandığında o ufak değdirme bir beğenme ya da çekim değil, sultasına boyun eğilsin isteyen bir zorbanın hakimiyet mastürbasyonu haline geliyordu.

Serap gözlerini kapayıp yüzünü ekşitti. Sevişebileceği bir adamın nasıl olup da gözünde bu kadar küçülebildiğini anlamıştı artık: Bir zorbaydı o. Serap’ı yazılı olmayan kurallarla bıçaklayıp haklarını çalan, özgür ancak duygusuz bir sevişmenin kişinin bedenine köleliği olduğunu anlamasına yardım eden, yakışıklı bir zorba.

Kendini toparlayınca departmana dönüp krakerinden atıştırdı. Sevgilisi Utku ile buluşma heyecanına bulaşan namussuzluk tereddüdünü es geçip tabletinin not uygulamasını açtı. “Anlatamadıklarım” başlığının altına şunları yazdı:

“Of! İmkansız bir arayış içine düştüm. Ah baba, neden bu kadar çok sevdin annemi?”

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.