Otopsi’yi  “Ölüm sebebini belirlemek amacıyla bir cesedi inceleme işi, ölü açımıdır.” diye tanımlıyor Türk Dil Kurumu. Düzeltiyorum, birazdan yapılacak olan otopsi; “Doğuş sebebini belirlemek amacıyla bir yazarın ilk kitabını inceleme işi, satır açımıdır.”

* * *

Ters çevrilen fincanlarda söyleyemediklerini duymak isteyen kulaklar vardır. Parmaklarını kıtlatarak beklerler karşıdaki dudaklardan dökülecek gizi. Bunca fısıltının arasında özellikle duyulmayanlar da vardır, duyulmak istenmeyenler de. O yüzden her falın sonu “hanene ay doğacak”la biter. Bir umut başlayan dökülmeler, iki avuç arasına gizlenen diğer sırlarla yine bir umut biter.

Şebnem İşigüzel, bu ilk kitabıyla dillere pelesenk olan ‘aşk’ın duymazdan gelinen fısıltılarını çekip çıkarıyor. Aşkı, ameliyat masasına yatırıp kendine has neşteriyle ayyuka çıkarıyor. “O zamanlar çocuk sayılırdım. Şimdi olsa yazamazdım. Yazmazdım değil, yazamazdım.” dediği öykülerini yirmi yaş cesaretiyle sıçratıyor duvarlara: heteroseksüel, homoseksüel,  ensest ilişkiyi; ölü seviciliği, tabu yıkan aşkın bilmediğimiz hallerini; gitmeleri, gelmeleri, kalmaları, kadını, erkeği ve çocuğu. Daha evvel sekiz günah eklenmişti insanın yasak listesine: kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik ve gökkuşağı. İç içe geçmiş yaşamlarda dokuzuncu günahı  ‘aşk’a veriyor İşigüzel ve oturuyor dokuz hikâye yazıyor.

İlk hikâye olan Sevgili Bayan Ardavak, sonuna gelindiği zaman ‘ardavak’ın ‘kadavra’nın tersten okunuşu olduğunu hissettirebilecek incelikte, tabuları ters yüz ettiren, ölü sevici, alt metinde birden fazla kaygı taşıyan bir hikâyedir. Bedensel verilerinden yola çıkarak kadın kadavrasının hikâyesine âşık olan bir cerrah, bakirliğini aşka dönüştüren bir asistan, morg çekmecelerinde ameliyat masalarında sıcak su ile gevşetilen donuk etler;  yaşanan günden uzak olmayan ama gözlerin hep zıt yöne çevrildiği kesitlerdir.

“Ne üzücüdür ki, orta yaşlı morg görevlisi, âşık olduğu kadavranın katilini bulamadan tutuklanıp hapse girdi. Hapse girdi, çünkü her zamanki gibi demir çekmecesini çekip de sevgili kadavrasını bulamadı. Onun yan odada hocalar ve stajyerler tarafından kesilip biçildiğine tanık olunca da üçünü ağır yaralamış birisini de oracıkta öldürüvermiş. Ortalık kan içindeydi. Orta yaşlı morg görevlisi kadavranın üzerine kapanmış, onu yeni kaybetmişçesine ağlıyordu.”

Sonrasında gelen üç hikâye ise bir “ensest ilişki üçlemesi” tadındadır: Tabut, Suya Yazılan Mektuplar, Bir Öğleden Sonra. Bilinçli olarak ensestin tüm türlerini deneyen İşigüzel; Tabut adlı hikâyede; dayı-yeğen ensestini, Suya Yazılan Mektuplar adlı hikâyede; anne-oğul ensestini ve son olarak da Bir Öğleden Sonra adlı hikâyede; baba-kız ensestini ele alır. Bu üç hikâyeyi üçleme yapan tek unsur “ensest “ortak paydası değildir tabii ki de. İşigüzel, imgelerini ustalıkla ardalamıştır hikâyelerine.

Üçlemenin ilk halkası olan Tabut hikâyesinde hareket noktası olarak seçilen imge psikanaliz yaklaşımın da güçlü imgelerinden biri olan “ayna” dır

“Aynada yüzünü seyrederken sevdiği erkeği kaybetmiş bir kadının gözlerindeki ifadenin nasıl olabileceğini düşündü. “

Hikâye, bir kadının aynasından sıçrayan kırılmalardan oluşmaktadır. Babasını kaybetmiş bir kız çocuğunun annesinin gözlerinde gördüğü çaresizlik; tavanındaki çatlaktan sızar, aynı kız çocuğunun bacak arasında elleri dolanan dayısına attığı bakıştaki çaresizlik ile birleşir ve memleketine kaçmaya çalışırken sevdiğini kaybeden tabut başındaki bir kadının bakışındaki çaresizlikte donar kalır. Bu hikâyedeki zaman kırılmaları paragraf aralarına ustalıkla serpiştirilmiştir. Hikâyenin sonuna doğru vurgulanan mavi-mor arası bir renk imgesi okuru satır arasından üçlemenin ikinci halkası olan Suya Yazılan Mektuplar’a çekmektedir.

Suya Yazılan Mektuplar hikâyesi bir başka adamla evlenmiş bir anne ile tüm tablolarında mavi-mor arası bir renk kullanan bir oğulun ensest ilişkisini anlatmaktadır. Esasında bu ilişkiye, kabul edilen tabirde ensest demek İşigüzel’in hikâyeyi, aradaki aşkı işleyiş tarzına haksızlık etmek olur. Hikâye,  Freudyen bakış açısının desteklediği Oidipus Kompleks’ten beslenmektedir.  Oidipus Komplekse göre erkek çocukların anneleri ile kurduğu bağ “normları kabul etme” evresine kadar cinsel haz boyutundadır. Ne zamanki erkek çocuk, baba faktörünü ve toplumsal normları kabul eder o vakit kompleks çözülmüş olur. İşigüzel, bu hikâyede çıkış noktasını bu saptamadan alıp normatif düzeni inkâr eden bir ilişkiyle nihayete erdirir. Bunun en güzel kanıtı annenin cevapsız kalan mektuplarıdır. Komplekse göre yanıtsız kalan aşk erkek evlada ait iken hikâyede ise durum anne aleyhine dönmektedir. Kompleksin en baskın belirtileri\ evreleri ve psikanaliz imgeler hikâyenin satır aralarına ustalıkla yedirilmiştir:

“ Sen babanın yüzünü hiç hatırlamadığını, bazen benim yüzümü de unuttuğunu söylemiştin.” ( Erkek evladın baba faktörünü yok sayma\ saf dışı bırakma arzusudur.)

“Yalnızca gözlerime siyah birer bant koymuşsun.” (Gözlerin kapatılması duyulan hazzı yok saymaya çalışan bir rüya imgesidir.)

“Benden sürekli kaçmanın nedenlerini biliyorum. Artık sen de o düzenin tutsağısın. Yaşamda her şeyin bir düzeni vardır, öyle değil mi? Duyguların, para kazanmanın, tercihlerin, dileklerin… Birbirimizi anne oğul sevgisinin dışında sevmemiz bu düzene uymuyordu.” (Erkek evladın “ben” den sıyrılıp “simgesel düzen” e geçiş evresidir. Freudyen bakış açısına göre bu evrenin kabulü ile kompleks çözülmüş olur.)

“ Bu dayanılmaz ağrılar başlamadan önce bir gece ay ışığının denize dökülmesinden cesaret alarak denize girdim. Karanlık sularda kulaç atarken cesaretim beni korkuyla baş başa bırakmıştı. Yarı yolda telaşla geri dönüp kumsala çıkmak istedim. Sonra yıldızsız gökyüzünde bir fluluk içinde görünen aya bakıp mağaraya doğru kulaç atmaya devam ettim. Mağarada dehşetli güzellikte bir karanlık vardı. Hafif bir dalga kayalara çarpıp dağılıyordu ve bu sesi dinlemek insana huzur veriyordu. “ ( Su ve deniz ile ilgili unsurlar psikanalitik açıdan anneyi ve anne rahmini temsil eder. Korkunun anne rahmine dönünce dineceğine, huzur bulunacağına inanılır; bir sığınak olarak görülür. Burada mağara sığınak olma noktasında anne rahmine benzetilmiştir. O yüzden mağaraya doğru yapılan yüzme eylemi korku ile başlayıp huzur ile sonlanmıştır.)

Suya Yazılan Mektuplar’ın nihayeti ise okuru bir arafla karşılaştırmaktadır. Baştan beri kaleme alınan mektuplar var mıdır, bu annenin kendine ettiği bir bilinç oyunu mudur yoksa erkek evladın bir rüyası mıdır?

Üçlemenin son zinciri olan Bir Öğleden Sonra hikâyesi de işte tam da buradan kendine çevirmesini sağlar okurun gözlerini. Belki de psikanalitik yazımın en yoğun olduğu hikâye olarak ön plana çıkmaktadır. Hikâye, ana karakter olan genç kızın rüyası ile başlar. Saatler sonra birebir hayatına geçirecek olduğu anları önce rüyasında prova eder ancak birkaç farkla; rüya boyu kendisinin yerine, geçen yaz kütüphanede onları suçüstü yakalayan memureyi; babasının yerine de kır saçlı bir adamı koyar, kendisi ise bir sokak köpeği olarak dâhil olur bu kurguya. Freudyen bakış açısı kapsamında rüyalar bilinçaltında gizlenen gerçeklerin, isteklerin bilinç yüzeyindeki anlatımı olarak kabul görür. O yüzden genç kızın rüyadan uyandıktan sonra defterine aldığı notlar esasında İşigüzel’in önümüze serdiği imgelerdir:

“Kütüphane, bir saat, kütüphane memuru, soluk mavi ışık, kitapçı vitrini, tüm renkler kayboldu, köpek, çaresiz, kır saçlı adam, havlama, kurbağaya dönüşen prens, taksi, şoför, kenar mahalle, hurdalıklar, ‘Tsesne’, danışma, koridor, 13, kırık ayna, gözlerini sıkıca bağladılar, sıcak, gümüş çekmece sapı, annemle de yaptığını bilmeye katlanamıyorum, baba, biricik kızım.

Her şey, rüyadan çok, yaşadığım pek çok şeyi dışarıdan izlemeye benziyordu.”

Görüldüğü üzere diğer iki öyküde de olduğu gibi zaman kırılması\rüya, ayna\ yansıma, mavi-mor arası bir renk\soluk mavi bir ışık imgeleri ve yaşanılan ilişkilerdeki gönüllülük\aşk hali bu öykünün de genelini teslim almış durumdadır. Sadece üçlemenin bu öyküsüne has olarak, kitabın ilk öyküsü olan Sevgili Bayan Ardavak’a gönderme yapan bir ayrıntı vardır. Kız ile babasının gitmeyi tercih ettikleri otelin adı olan Tsesne, kökenini ensest kelimesinin tersten yazılışından almaktadır. Son olarak İşigüzel, bu öykünün başına metinler arası geçiş, bir atıf ekleyerek edebiyatta ensest kavramını bilinçli kullandığının bir kez daha altını çizip üçlemeyi sonlandırmıştır:

“Bil ki, şu benim oğlum, çocukluğundan beri kendi öz kız kardeşinin aşkıyla tutuşmuştur. Ergenlik yaşlarına ulaşır ulaşmaz aralarında o kötü hareket oluverdi. Ona dedim ki: “Bu alçakca hareketlerinden sakın!” Ne senden önce ne de senden sonra kimse bunu yapmamıştır ve yapmayacaktır. Yoksa hükümdarlar arasında ölünceye kadar utanç ve iğrençlik içinde kalacağız. Ve atlı tatarlar tüm dünyaya öykümüzü aktaracaklar!

Binbir Gece Masalları”

Benimle Ölür Müsün, varış noktasında başlayan bir aşk hikâyesidir. Âdemoğlu için hayatın başlangıç noktası doğum, varış noktası ise ölümdür. Bu öykü adamını elinden tutup varış notasına sürükleyen bir kadının hikâyesidir. Kadın, hikâyenin başında varışı kendi göğüsler, bile isteye.

“Benimle ölür müsün?” demişti. Bunu sanki “Benimle birlikte yaşar mısın? Benimle evlenir misin? Benimle gelir misin? Benimle yürür müsün?” der gibi söylemişti. Ben yine aptalca şeyler söyleyip çıkıp gitmiştim.

Bu gidemeyişle beraber adam ekseni etrafındaki tüm imgeleri bu varışın bir metaforu olarak işlemeye başlar.  Yıllar evvel örgüt evindeki baskından sağ kurtulan iki kişiden biri olmasına hayıflanır. O kez gidemediği ölüme âşık olduğu kadınla da gidemediği için acziyetini dizlerine vurur. Şoförü olduğu otobüs, yaşam denilen olgunun bir örneklemidir artık onun için. İki kez ıskaladığı karar verme hakkını üçüncüde yakalamak ister. Tanrısının onun için seçtiği varış yolunu değil kendi yolunu seçmek ister. Kontağı çevirmedeki on beş dakikalık gecikmenin her duraktaki daimi yolcularını nasıl etkilediğini irdeler. Kendini yaratıcı, otobüsünü yaşam, durakları ve duraklardaki karakterleri kendi yaşamından kesitler olarak serpiştirir. Ve her birinin aslında ölümü nasıl da arzuladığını… Son kavşakta yolu seçer, bu kez kendi seçer ve geri kalan tüm sözleri gaz pedalına bırakır.

“Sağdaki kanyona giden yola sapıyorum. Kimse ses çıkarmıyor. Beş yüz metre sonra uçurumla bitiyor, bunu biliyorlar. Hızlanıyorum. Yol üzerindeki banketlere çarpıp havaya uçuruyorum onları. Hepsinin yüzünde bir rahatlık var. Aynadan bütün yüzleri görüyorum. Gülüyorlar. Kahkahalarından otobüsün hırıltısını duyamıyorum. İşte yine o ‘sessizlik’.

Onunla göz göze geliyoruz. Saçlarını gülerek savuruyor. Ben bütün gücümle gaza basıyorum. Ölüm bizi çağırıyor. Mavi otobüsüm birazdan boşlukta hızla yol alacak. Sevgili ölüm hepimiz seninle tanışmaktan büyük mutluluk duyacağız.”

 

Hanene Ay Doğacak, bir umut başlamış hayatların aşksızlıkla çürümeye yüz tuttuğu dört duvar içinin hikâyesidir.  Seçilmek yerine mahkûm olunan bir hayatın kalbi nasıl kuruttuğunu, bir adamın şefkat göstermeyen ellerinin etrafındaki kadınları birer küstüm çiçeğine çevirirken kendisine benzetemediği oğlunu da öfkeye bilediğini anlatmaktadır. İşigüzel, bu anlatımı yine evin kız evladının gözünden yapmaktadır. Kapattığı tüm fincanlarda haneye doğacak ayı hayal etmek yerine dört duvarını kendi isyanı ile aydınlatmıştır. Kadınlar ve çocuklar acının ve baskının bedelini ödeyen figürlerdir bu öyküde. Belki de kitaba ismini veren hikâye olmasının nedeni de budur.

“Annem yine bir karafatma yakalamış. Yan tarafta fırın var. Bu yüzden ev karafatma kaynar. Yine tuvalete attı yakaladığı karafatmayı. Sifonu da çekti. Babam sinirlendi. Bir böcek için bu kadar su harcanır mı, diye.

Sonra ben o böcek oldum. Kocaman bir insanın eli tiksinerek kavradı bedenimi. Derin bir su çukuruna düştüm. Buradan çıkamayacağımı biliyordum. Bu kadar ağır olabilir miydi su? Binlerce kez döndüm. Sonsuza kadar sürecek bir devinimdi bu.”

Şehir Beni Terk Etti, yine bir varış noktası hikâyesidir. Bir yere varmanın hüznünün hikâyesi… Bir sabah şehri terk etmek için uyananın terk edemediği yar, aile, dost, ev, alışkanlıklar, şehir tarafından nasıl da bir anda bırakılabildiğini anlatır. “Kalmak mı gitmek mi” kısır döngüsünü getirir okurun aklına. İnsanın da suçlu görülen şehir tarafından terk edildiği olmamış mıdır hiç?

“Şehri terk edeceğim günün sabahında ortalık tuhaf bir sessizlik olduğunu bile hissetmedim. Önce çiçeklere su verdim. Sonra sokakların bomboş olduğunu gördüm. O sırada güneş yanığı omuzlarımın soyulduğunu fark ettim. Küçükken babamın sırtındaki zar inceliğindeki derileri soymaktan büyük zevk alırdım.

Yeniden sokağa baktım. Dışarı çıktım. Dükkânlar açtık ama boştu. Her zaman kalabalık olduğunu bildiğim meydana doğru yürüdüm. Köşede renk renk çiçekler. Başında satıcısı yok. Sanki birazdan geleceklermiş gibi.

Şehir beni terk etti işte.”

İşigüzel, kitabın sonuna gelirken birbirinden bağımsız gibi görünen ama aslında birbirinin yansıması olan iki hikâye ile toparlamaya başlar ameliyat masasını.

Sondan bir önceki hikâye olan Bir Filmin Son Sahnesi İçin Gerçek Yaşamdan Alıntılar, alt yapısına Gidon Kremer’in “Aşktan önemli hiçbir şey olamaz.” mottosunu yerleştirmiştir. Bir adamın ağzından hayatın camdan kesitlerini maddeler; gereklilikleri, yaşamı, sevgiyi, yaklaşılan sonu, varış noktasından sonra başlayan sonsuzu. Ardından gelen Ayrıntılı Planlarımız Buraya Kadar hikâyesi ise perde kapanmadan evvel yükselen final müziğidir. Ki öykü ismini de işlediği tema ile paralel olan The End (The Doors adlı grubun bir parçasıdır.) şarkısının sözlerinden almıştır. Hikâye, doğumunu bekleyen bir kadının yan yatakta on sene evvelki kendisiyle girdiği diyalogları anlatır.

İşigüzel, şüphesiz ki bu dokuz hikâye ile okurun gövdesinde etkiler yaratmayı amaçlamıştır. Kaleme aldığı yıllar da hesaba katılırsa okuyanın ruhunu eğip bükmek, sarsmak, zihin labirentine güçlü bloklar eklemek gibi keskin arzuları olmuştur. Hatta gözler önüne serdikleri, bir dönem kitabın basımını yasaklayacak kadar sahici bulunmuştur. Toplumdaki profil çeşitlerinden en kuytuya itilenleri özenle çekip üzerindeki örümcek ağlarını steril suratlara fırlatmıştır. Belki de bu yüzden ilk etapta adı bir mahlas sanılmış, yirmi yaşındaki bir genç kadının bu denli köklü metinleri umuma açabileceğine inanılmamıştır. Ve hatta akabinde öykülerindeki elle tutulur saptamaları yüzünden yazdıklarının bizzat yaşadıkları olduğu yönünde efsaneler de kahve fincanlarından kulak arkalarına sızmıştır. Oysa burada genç bir kadının sayıklamak yerine haykırmak gibi; başkalarınca zehirli bulunabilecek bir duruşundan bahsedilmelidir.

Edebiyat kuramlarının yazara dönük penceresinde; yazarın kişiliği ile eserleri arasında sıkı bir bağ olduğu ilkesine sırt dayanır. Eserin gerçek anlamı; yazarın kafasında tasarladığı ve dile getirmek istediği anlamdır. Ve her yazarın kendine ait bir üslubu vardır, üslup karakterlerin anahtarıdır. Bir yazarın eserinde işlediği tema, seçtiği kahramanlar, kullandığı imgeler bize kişiliğini açıklar. Bugün bir metnin anlamı aranırken temele alınabilecek üç ayrı görüş vardır. Anlam, ya yazarın zihninde ya eserin metninde ya da okurda aranmalıdır. Hanene Ay Doğacak kitabına bu görüş perspektifinden bakmamız gerektiği zamansa şüphesiz ki anlamı yazarın zihninde aramalıdır.

İşigüzel, şahitliğini sakınmayan, eli acıya kayan, her beldenin utanç davasını üstlenen bir kalemdir. Derdi ise kendi dilinden dökülen kadar yalın ve sahicidir:

“1-Hiç sorulmasın istediğiniz soru hangisidir?
Cevap: Bu kitapta ne anlatmak istediniz?
2-Hiç sorulmasın istediğiniz ikinci soru hangisidir?
Cevap: Ne tür romanlar yazıyorsunuz?
3-Peki, niçin yazıyorsunuz?
Cevap: Başka türlü nasıl yaşanır bilemediğim için.”

(Artful Living Röportajı, 2013)

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.