Buz Hayratı – 2

1- Ben gerçek bir dangalağım. Mizacım böyle…

Bazen insan kendini lavabo altlarına sıkışmış, saçma sapan bir karton kutuya konmuş kuru soğan taneleri gibi hisseder. Bekledikçe yeşerir. Oysa onun için yeşermek; bir bozulma göstergesidir.
Nasıl olduysa bir gün, yani erken çocukluk evrelerimden birinde; öğretmenime göre üstün zekalı bir çocuğun sınıf atlaması gerektiğini düşündüğü doksanlı yılların hemen başında, kentin en merkezi okulunun tarihi bir kapıyla caddeye açılan yan bahçesinde bıraktım, bütün düşsel çocuklukları…
Ben orada olamıyordum, hep caddeleri, hep nehirleri, hep uzak uzak iklimleri düşlüyordum… İşte tam da öyle…

2- Hassasiyetini yitirmiş kefeli teraziler

Televizyonlardaki açık oturumları, reklam filmleriyle birbirine karıştırmaya başladım son zamanlarda.
Benim özgürlüğüm, senin özgürlüğün… Benimki mi, büyük seninki mi?
Özgürlüğünüzü büyütmek istiyorsanız, lütfen bizi arayınız…
Özgürlük mü? Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu…
Burası böyle bir ülkedir, herkesin özgürlüğü kendine güzel…
Ölmek istiyorsanız, lütfen bizi arayın…

3- Kafatasımın içinde patates püresi taşıyorum ben yemin ederim.

Böyle şeyler bir insanın başına kaç defa gelebilir ki? Şans bir insana hayatı boyunca kaç defa güler? Taş çatlasın birkaç bindir…
Ben öyleyim. Şans bana bütün hayatım boyunca kaç defa geldi inanın hatırlamıyorum. Ama inanın bana sayın okuyucu, ben olayın şokuyla saçma sapan gülümserken, kendisi odayı her seferinde terk etmiştir, bilin isterim…
Buradan Almanya’daki dayıma, Nikaragua’daki yengeme, Yıllar önce düşürüp kırdığım kahve fincanıma ve bütün kaybetmiş çocuklara en içten selamlarımı yolluyorum. İyi günler.

4- Limon satışlarında beklenmeyen patlama

Sayın gençler!
Bir gün, yani en azından gelecekte her hangi bir zaman diliminde, insanların birbirlerini incitmemeyi öğreneceği ütopik bir çağ yaşanacak… Bunun için hazır olun… O zaman; ne isyan edecek bir sistem kalacak, ne aç çocuklar, ne Afrika, ne de Çin…
Bir gün, yani o bahsi geçen, geleceğini bekleyeceğiniz yıllarda, herhangi bir protesto yapmanıza gerek kalmayacak…
Bir gün insan, Yerküre’nin dibine kocaman bir dinamit lokumu tutuşturduğunda yani; bunların hiç birine lüzum olmayacak…
Hazır olun! Ölmek için son… Bin beş yüz doksan dokuz… Bin beş yüz doksan sekiz… Bin beş yüz doksan yedi…

5- Bir kadından daha tesirli göz yaşartıcı bomba mı var?

Bir arkadaşım, bir eylemin ortasında, yani hani bilindik mahşeri bir kalabalığın dumanlara boğulduğu zamanlardan birinin tam içinde, bir kıza aşık olmuştu. Hani ilk görüşte aşk diye bir şey varsa tam da buydu belki o an…
Göz altına alındığında, karakolda yeniden aynı kızı görmüş. O kız, o arkadaşımın ifadesini alırken megafondan seslenmiş;
“Baş komiserin odasına iki çay getir Hüseyin, iki çay evet…”
Çocuk o gün acıdan delirdi. Eskisinden daha büyük bağlarla, gerekli gereksiz bütün eylemlere gidiyor artık… Bir şekilde içeri düşüp, ilk görüşte aşkı bir de öyle deneyecek…
Siz siz olun sayın okuyucu, şimdilik limon kullanmaya devam ediniz…

6- Bir insan, ancak kendini öldürürse bu hale gelebilir.

Bilmiyorum farkında mısınız? Bütün hayatımız boyunca binlerce ve hatta on binlerce insanla tanışıyoruz. Ah, ne büyük karmaşa… Eğer gerçekten onların hepsi bizim arkadaşımız olsaydı, bir terk ediliş sonrası, ancak kentin en büyük stadyumunda, topyekün rakı içip kendimizden geçebilirdik.
Binlerce ağızdan, aynı vurucu nakaratla:
“O kız, buraya gelecek…”

7- Teyze anne yarısıdır diyenlerin matematiğinde mutlak suretle bir sorun var demektir

Hayatımın belirli bir dönemini teyzem ve nenemle birlikte geçirdim. Şarkıda bahsi geçen uzak köy, henüz bir uçak mesafesinde değildi. İsviçre Alpleri değilse ne bu?
Yumurtaya alerjim olmasından mütevellit, doktor yasağının üstüne çözüm geliştirmeyi planlayan nenem ve teyzem çareyi kentsel dönüşümde bulmuşlardı.
Hayatımın en güzel keklerini teyzem yaptı, bir şekilde o yumurtayı bana yedirdiler…

8- Sakalsız her erkek Mudurnu Chicken reklamına en ideal oyuncu adayıdır

“Memuriyet bana göre değil” demiştim bir keresinde babama… Ortaokul yılları falandı sanırım…
İnsanoğlu öyledir; büyük büyük düşünüp, küçük küçük tökezler…
Önceki gün, ayna karşısında kendi kendime küfrederken buldum kendimi… Ah, bence kozmetik firmaları bir şekilde erkek cinsi için işe giderken sakalları gizleyebilecek bir çeşit maske geliştirmeli…
Postij saç, yedi yüz elli… Pembe ruj, on beş lira…
Resmi tatillere duyduğum hayranlık paha biçilemez…

9- İnsanlıktan muafiyet sınavı

İnsanlar, bütün televizyonlarda yirmi dört saat, birbirlerine nasıl boyun eğdirdiklerini anlatıyor, hem de ballandıra ballandıra… Bir ruhsal mastrubasyon değilse ne bu?
Bence henüz süreç tamamlanmadı, ve bizler henüz ara geçiş formlarıyız…
Evril de gel canım benim, evril de gel…

10- Fraklarına boyalar bulaşmış aklı evvel adamlar

Burası böyledir. Burada herkes her şeyi bilir…
Ve ağzını açıp izlemeyi sever, herkes her bir şeyi… İş makinelerinin bu kadar çok sevilmesinin bir anlamı olmalı…
Burası böyledir. Bizde herkes her şeyin en güzelini alır…
Endüstri Devrimi, Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinaların makinalaşmış endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına denir…
İşçilerin fabrikalarda toplanması ve fabrikaların da kentsel alanlara yığılmasıyla giderek kentler kırsal alanları yutmaya başlamıştır. Bu gelişme tıp bilimindeki yeniliklerle ortaya çıkan nüfus artışı ve bu nüfusu doyurmak için gıda maddesi bulma çabalarıyla birleştiğinde 20. yüzyılın değişmez özelliği olan kitle toplumu tarihteki yerini almıştır…
Açıp Meydan Laorusse’a sorabilirsiniz…
Mantığınızdaki boşluklar itinayla doldurulur…
Yapmayın şunu, gülerim ben…

11- Cins misin sen evladım?

Ortaokulda bir Almanca öğretmenimle ne de güzel kavgalarımız olurdu.
Derste Almanca dışında bir dil konuşulamayacağını özellikle belirten öğretmenin not defterinde, adımın yanında bolca çarpı bulunmasının nedeni tam da bu olmalıydı…
Burası aynı zamanda böyle bir ülkedir.
Bir insan, yeterli imkan ve fırsat verildiğinde; mutlaka kendi diktatöryel rejimini bir yerlere bir şekilde giydirir…
O gün bu gündür, ich bin ich bin ağlıyorum ben sayın öğretmenim!

12- Seyirlik değil evladiyelik aşklar

Efendim, biliyorsunuz ki bizim bütün evlerimizde dantel örtüler bulunur. Bir gün, uçan arabalar çıkacak, ve annem o gün mutlaka, onların üzerine de dantel örtüler dikecek, bu kesin ve net…
Gelenek ve göreneklerine bağlı toplumlar böyledir. Ve toplum baskısı, “artık evlen!” dendiğinde, kilise çanının o eşsiz tadını kulaklarınıza bırakır…
Bir evim var… Bir de, aralarına dizilen kat kat örtülerle birbirinden ayrılmış uydu alıcılarım…
Anneciğim, sor bakalım, komşu kızının izlediği herhangi bir televizyon programı varmıymış?

13- Bilinçaltımda gerçek bir sığır besliyorum ben.

Hafta içleri, bütün günüm patron egemenliğine boyun eğmekle geçiyor. Ve bütün gün, iş yerinde saçma sapan düşler kurarak, akşamları ise yorgunluktan ötürü, bu düşleri hayata geçiremeyerek öylece tükenmekte…
Geceleri çoğunlukla rüya görmüyor, gördüğümde ise bütün içerik tamamen iş yeriyle ilgili oluyor ilginçtir…
Hani rüyalar yorumlanır. Gördüğün şeyi sonradan yaşadığında; o rüyayı, gerçekleşecek sürecin herhangi bir işaretiymiş gibi algılarsın…
Oysa ben; önce yaşıyor, sonra rüyasını görüyorum…
Ve evet, sanırım bilinçaltımda gerçek bir sığır besliyorum…
Acaba bıngıldağım falan kapanmadı mı benim?

14- Adam olsana iki dakika canım ciğerim

Önce küçük kentlerde anılar biriktiriyor, sonra bütün bunları büyük kentlerde bir kadeh şarap eşliğinde uzun uzun anlatıyoruz…
İnsanlar ölsün istiyoruz… İnsanlar ölsün…
Uzaydan atlayan adamı, belki ölür diye izleyen bir toplumun travmatik sarsıntısı değilse ne bu?
Yarışmalara katılıyoruz… İnsanlar beğensin istiyoruz…
Beğensin bizi, ölmesini istediğimiz, beğenmediğimiz insanlar…
Birbirimizle yarışıyoruz…
Benim çizdiğim resim seninkinden güzel… Benim yazdıklarım seninkinden iyi… Benim geçmişim seninkinden temiz… Benim çektiğim fotoğraf seninkinden güzel… Benim burnum seninkinden estetik… Benim kaşlarım seninkinden karizmatik… Benim bardağım seninkinden iri…
“Biz çaydanlığımıza kan koyup kaynatıyor, ocağımızı da bıçakla karıştırıyoruz gardaş”

15- Aslında varmışım da belki de yokmuşum gibi

Normal şartlar altında, bir arkadaş ya da herhangi bir akrabaya ihtiyaç duymadan yaşamayı öğrendim. Ve bu gün bir kadın beni, gerektiğinde arı kovanına elimi ayağımı sokup yalnız kalmayı becerebilen biri olmakla itham etti.
Bir akrabadan daha iyi sokabilen arı mı var?
Bir arkadaştan daha çok acıtan iğne mi var?

16- Çek şu ilkbaharı gözümün önünden tanrım.

“Kapı eşiklerinde beklemek” diye bir şey var, ve ben zaten bu cümleyi bir başka yerde, bir başka zaman kurmuştum.
Sabah evden hırkayla çıksam sıcak vuruyor, ince giyinsem soğuktan donuyorum.
Zaten ben hep öyleyimdir. Ben neye hazırlansam mutlaka elimde kalır.
Hayatımda ilk kez, tek başıma salıncakta sallanmayı denediğimde henüz altı yaşındaydım. Bir ilkbaharı ilkbahar yapan günlerden herhangi biriydi.
Bir çocukken, güneş daha parlak, gökyüzü daha mavidir. Salıncak, ılık bir bahar gününün, kıyafet kollarından içeri giren rüzgarları için önemli bir aracı olabilir.
Ben o gün, hayatımda ilk kez, babamın ellerinden bağımsız, öylece sallanıyordum…
Bütün rüzgarlar güzel, güneş aydınlık, gökyüzü maviydi…
Gözlerimi açtığımda Devlet Hastanesi acilindeki pratisyen doktor, babamın nezaretinde kafamı dikiyordu… Kafamın dikildiğini bir başka yerde yine yazmıştım… Bu kez sol taraftan bahsediyorum…
Zaten öyle olur… Size de öyle olur sayın okuyucu…
Ne isteseniz, neye hazırlansanız hepsi mutlaka elinizde kalır ve hayat bir şekilde sağlı sollu kafanızı bir ömür diker…

17- Ve sonra bir gün Henri Nestlé, Nescafé’yi yarattı

Her ne kadar içine sizin atacağınız şekerden evvel, ölüm tadı karışmış bir bardak kahvenin şımartan aroması sizi tahrik etmiyorsa bile; mutlaka bir şekilde en büyük fincanlarda içiyorsanız onu, sizin de mutlaka geçerli bir sebebiniz vardır sayın okuyucu…
Herhangi bir gecenin, herhangi bir dörde yirmi kalasında bir şeyler anlatmak için deliriyorsanız tıpkı bu halde; yalnızlığınız, mutlak suretle kahvenizdeki şekerden daha diplerde demektir…
Önce bardağa suyu ya da sütü doldurun sayın okuyucu, sonra kahve ve şekeri atın…
Almancı dayım böyle söyledi:
“Önce kahve ve şeker olmaz evlat, bu kuraldır…”

18- Bir adamdan daha uzak bir uzay üssü mü var?

“Çok yanlış zamanlarda karşılaşmak” diye bir söz dizisi var. Bunu ben de yeni öğrendim.
Çocukken her insan bazen utanır sayın okuyucu.
Bir keresinde, çocukluğumun da bir kısmının gerçekleştiği, yani yukarıda da bahsinin geçtiği uzak köyde, şehirden tatile giden her memur çocuğunun eblehliğinde koştururken, kendimi su kanalının içinde bulmuştum. Hani belki bu olay, çocukluk aşkım olma potansiyeli taşıyan bir kızın, o yaz ilk kez karşıma çıktığı ana denk gelmemiş olsa yine sorun değil ama, tam kalkacakken yeniden kendimi çamur birikintisinin içinde bulmuş olmam da büyük şanssızlıktı.
Bazen öyle olur. Tam doğrulacağın zamanlarda karşılaşırsın, eline ayağın birbirine dolaşır, çamura bulanırsın…

19- Bir kaplumbağadan daha hızlı yürüyemeyenler vakfı

Daha önce de belirttiğim gibi, çocukluğumdan kalan hayalleri, halen ısrarla kurmaya devam ediyor olmamda bir tuhaflık yok değil mi?
Bir insan, eline fırsat verildiğinde, mutlak suretle uzun uzun saçmalayabilir.
Bunu ben de kendimden öğrendim…
Hani bazen düşünüyorum da, acaba bütün bu yaşananlar bir rüyaydı da, acaba gün yeni mi başlıyordu?
Babam beni böyle azarlamayı nerden öğrendi? Ben neden bu kadar uyudum?
Öyle demeyin sayın okuyucu…
Her insan, eline fırsat verildiğinde, mutlaka uzun uzun saçmalayabilir…
Bir kederden daha hızlı nüfuz eden narkoz şişesi mi var?

20- Peki dahası, bir kadından daha büyük nükleer facia mı var?

Doğduğum yıl, Dünya Havacılık tarihi en kanlı dönemini yaşadı. 2 Ağustos’ta Dallas yakınlarında, 191 sefer sayılı, Delta Havayolları’na ait uçakta 173 kişi öldü. 123 sefer sayılı, ja8119 kuyruk numaralı Japon Havayolları’na ait bir Boeing 747 ise, 12 Ağustos 1985 Pazartesi günü Tokyo’ya 100 kilometre mesafedeki Gunma Bölgesi’nde, Osutaka Dağı’na yakın, Osutaka sırtına çarptı, 520 kişi öldü… Dünya’daki en büyük ikinci uçak kazasıydı.
Nükleer savaşın durdurulması için Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında barış aktivistliği yapan 13 yaşındaki Samantha Smith, Bangor Uluslararası Havalimanı’nda yaşanan uçak kazası sonucu öldü.
Sonraki süreçte; Milwaukee’de Midwest Express, Angola’da Güney Afrika Özel kuvvetler uçağı düştü.
Newfoundland’de kalkıştan hemen sonra düşen Douglas DC-8’de ise, 256 kişi öldü.
Aynı yıl, Brüksel’de tarihin gelmiş geçmiş en büyük futbol faciası yaşanmıştı. Tel örgülere sıkışan onlarca taraftar, gazetelerin ilk sayfalarında isimleriyle yerlerini almıştı…
Yine aynı sene; Sayyed Mohammad Hussein Fadlallah’ın bombalı aracı patladı. Madrid yakınlarında El Descanso bombalı saldırısı yaşandı.
Sonra, Abu Nidal teröristleri Roma ve Viyana havaalanlarına saldırılar düzenledi. Onlarca insan öldü.
Eylül ayında, Mexico City’de Richter ölçeğine göre 8.1 şiddetinde deprem meydana geldi. 10000 kişi öldü, 30000 kişi yaralandı, 95000 kişi evsiz kaldı.
İki ay sonra, Kolombiya’da Nevado del Ruiz volkanı harekete geçti. 23000 kişi öldü.
Çok geçmeden, Çernobil’de reaktör patladı. Milyonlarca insan gerçekleşen faciadan etkilendi. Kanser türleri, etkilediği bölgelerde hızla yayılmaya, bebekler sakat doğmaya başladı.
Ruhani bir işaret değilse, ne bu?
Çocukluğumun ilk yıllarında, kanser olmamam için çay içmeme izin vermeyen annem, yıllar sonra telefonda ağlıyordu:
“Ben seni bugünlere bunun için mi getirdim?”
Kadınlar öyledir. Radyoaktif bir malzemeden daha hızlı yayılan başka bir şey var mı sayın okuyucu söylesene?
İlk kez çayın tadına baktığımda on yedi yaşındaydım, ki zaten facialara bulanmam da çok zaman almadı…
Söylesene sayın okuyucu,
Bir kadından daha büyük nükleer facia mı var?

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful