Buz Hayratı – 4

1- Şüphesiz ki, zaman içerisinde geri döndürebileceğiniz tek şey tramvaydır.

Çocukları kandırmayı kesin artık. Büyüyüp büyük adam olmaları gerektiğini, diplomalarıyla evinizin duvarlarını boydan boya kaplatacağınızı, gurur ve kibir kavramlarını tamamı ile unutun…
Geçen gün babama da söyledim, “artık benden geçti böyle şeyler” dedim. Bir cümle geveliyordum ağzımda, ve babamın sesinde hadronlar çarpışıyordu. Dinlemedim.
Ekledim:
“Senin baktığın yerden taksiye binsen, en az birkaç yüz lira yazar…”

2- Cenaze Levazımatçıları Lokali

Geçen gün çevremdeki insanların arasında bir kaç konuşma duydum. Bu yazıyı asla okumayacaklarını bildiğim için rahatlıkla yazabilirim. Aralarında konuşuyorlardı.
“Bir jinekolog arkadaşım var…” diyordu biri, “Gelen Kürtlerin tüplerini bağlıyor adam…”
Sonrası kahkahalar…
Yani işin özeti şudur ve bilim kitaplarının en başına büyük puntolarla yazılmalıdır sevgili okuyucu:
“Bir doğum kontrol yöntemi olarak: vatansever olmak…”

3- Dananın yediği anılar

Pek de hazzetmediğim çocukluğumda ve dedemin pek de hazzetmediğim toprak evinin ikinci katında bir Temmuz geçiyordu. Eski bir yaz tatili kayıtlarından bir parçadır bu.
O zamanlar, gazeteler kartondan evler verirdi. O dönem, en büyük zevk kaynağımdı; kesip biçmek, onları birbirine yapıştırmak falan filan. Her gün bizim eve bu sebeple babamın ciddiyetli gazetelerinin yanında, bir de en renkli olanlar alınırdı. Bir gün, rüzgarlı bir öğle vakti, evin ikinci katındaki sahanlıkta dışarı bakan anlamsız bir pencere vardı. Kartonları oraya koymuştum.
Hangi mühendislik harikasının balkonunda, aşağıdaki ahırı gören penceresi vardır söyler misiniz?
Akşamüstü eve döndüm. Merdivenlerden ikişerli atladım. Pencereye koştum. Yok.
Akşam güneşi, karşımda, ağaçların arasında kayboluyordu ve kartonlarım orada değildi.
Ağlaya ağlaya nerede olduklarını sordum…
“Dana yedi…” dediler. “Dana yedi…”
Meğer, rüzgar iyice artmış, kartonlar uçuşmuş, aşağı uçmuş… Dananın önüne düşünce, o da ağzını sürmüş. Kağıtlar kirlendiği için çöpe atmışlar.
Ama ne olursa olsun, o gün bugündür, sevdiğim şeyleri yalnız ve yavan bırakamam.
Ve dünyada kaybettiğim ne varsa, ben hep dana yedi zannederim…

4- Dur bir dakika bir şey deneyeceğim sevgilim

Yine aynı saçma sapan çocukluk anlarım ve anılarımdan biriydi. Bir memur anne ve babanın, uzak bir köye tatile giden çocuğu olmanın, eblehlikten öte bir şey olamayacağını daha önce de belirtmiştim.
Bizim oraların köy evlerinin tuvaletleri dışarıda, evden uzakta bir yerlerde olur diyeceğim ama, sanırım bu coğrafyada zaten genellikle her yerde öyledir.
Nefret ettiğim bir niteliğim varsa, o da hayatımdaki hiçbir ayrıntıyı unutamıyor oluşumdur. Yine öyleydi. Çok küçüktüm. Taş çatlasın beş yaşındaydım. Dedem ve nenem yukarıdaki pencereden görülen bahçede bir şeyler yapıyor, uzak mahallelerden cıvıltı sesleri geliyor, karşıki evdeki komşumuz evin balkonunda şalvarını yamalıyordu. Ben ise, tuvaletten korkuyordum.
Şehirden giden bir çocuk için ve dahası uzun uğraşlar sonucu elde edilmiş bir tek çocuk için, alafranga bile olamayacak bir kara deliğin içine düşüp, annenden ayrılacağını düşünmek çok zor şeydir. Bilmelisiniz.
Çocuk aklı işte. Alt kattan üst balkona uzanan merdiven basamaklarına ulaştığımda, büyük çocukluk korkularımı tarumar etmek için, tahta korkulukların üzerinden, evin önündeki geniş avluya işemeye başladım. Yükseklerde hürce uçmak değilse ne bu?
En fazla beş yaşındaydım ve boyum korkuluklara kısa geliyordu. Çocuk aklı. Yükseğe, daha yükseğe çıkmam gerekiyordu. Tam o an, muhtemelen “dengeyi kaybetmek” söz öbeğini, hayatımda ilk kez anlamlandırdığım zaman dilimi işte tam olarak oradaydı.
Gözümü açtığımda başımda dedem, nenem, şalvar yamalayan komşu vardı… Annem bir köşede ağlıyordu, telaşlıydı. Üstümü başımı soyup, yeniden ikinci kata çıkararak, bir divana uzattılar beni… Bir yerimin kırık dökük olup olmadığını kontrol ediyorlardı.
Bense bir yandan ağlıyor, bir yandan anneme beni neden tutmadığını soruyordum.
Şimdi yine ben, o gün bu gündür, ne zaman bir yüksekten düşsem, ne zaman bir yerim acısa, hâla anneme telefon açıp umarsızca soruyorum:
“Beni neden tutmadın?”

5 – Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de.

“Mezarlıklar senin gibi cesur insanlarla dolu…” derdi eskiden babam… Eskiden cesurdum zira. Ya da ben öyle zannediyordum.
Hani “gözü kapalı ölüme gitmek” diye bir söz öbeği var. Zihnimde, belki de gençlikten olduğu gayet açık bir cesaretler silsilesi salınıyordu. Ve belki de, kendime bu kadar çok kin kusmamın ana nedeni tam da buydu.
Bir şeyi sevebilirsiniz sayın okuyucu ve bir şeyi sevmek, mutlak suretle insanı cesur kılar…
Motosikletine ve arabalarına aşık olan insanlarla tanıştım. Hepsini aşkları öldürdü.
Fakat dikkatinizi çekerim sevgili okuyucu.
Aşık olduğunuz şeyin de sizinle birlikte ölmesini isterseniz eğer, bir metale anlam yükleyin, bir canlıya değil…

6- Uykumu bijon anahtarı kaçırdı

Deftere alt alta bir kaç bin defa “Söz veriyorum bu kez akıllı olacağım…” yazmalıyım…

“Söz veriyorum bu kez akıllı olacağım…”
“Söz veriyorum bu kez akıllı olacağım…”
“Söz veriyorum bu kez akıllı olacağım…”
“Söz veriyorum bu kez akıllı olacağım…”
“Söz veriyorum bu kez akıllı olmalıyım…”

7- Garanti kapsamı diye bir şey var

Bizim oralarda yüksekten düşmek, bir aile geleneğidir. Cevherizade’de oturduğumuz zamanlardı. Yirmi yıldan fazla oldu. Bir komşumuz vardı. Beşinci katta.
Öğretmen kocasının kendini aldattığını, kendini öldürmeyi planladığını falan iddia ediyormuş o zamanlar. Kimse kadını dinlememiş. Zira mahalleliye göre kadın bir deliymiş.
Kadın, birkaç yıl içinde üç defa balkondan atladı. Ölmedi. İnanın bana, ölmedi sayın okuyucu. Bazen isteseniz de ölemezsiniz ve ben bunu bir başka yerde yine belirtmiştim.
Yıllar sonra duydum. Kadın bir kaç deneme daha yapmış, sonra kanserden ölmüş.
Kanserden. Adam evlenmiş.
Bakmayın öyle, bir ana fikir yok. İlla özet bir cümle gerekiyorsa, buyurun şöyle:
“Hayat, bir şekilde ölümle sınanmalıdır… Zaten sonrasında kaçış yok…”

8- Doğumdan sonra yaşam var mı peki?

Lisedeydik. Arkadaşlarımın, okul koridor başlarındaki kalorifer peteklerine aşklarıyla anlam kattıkları tuhaf zamanlardı. Ki o zaman, arkadaşlarımın epeyce çok olduğunu zannediyordum. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.
Bir yılbaşı günü, mangal partisi düzenlemeyi teklif etmişlerdi. Hiç düşünmeden kabul ettim. Taşra kentine kar yağıyor, babası üniversitede profesör olan arkadaşımın evi olan triblex lojmanın bahçesi beyaza bürünüyordu. İçeride, çam ağacının dibindeki kasetçalara taktıkları kasete ağlayan arkadaşlarım vardı benim. Ve Kayahan inliyordu:
“Bizimkisi bir aşk hikayesi / Siyah beyaz filim gibi biraz…”
Sanırım albüm yeni çıkmıştı. Anlamlandıramıyordum zira henüz aşık olmamıştım. Yıllar sonra bir gün, o kentten çok uzakta, arkadaşlarımın hiçbiri yanımda değilken, odanın içinde inleyen kasetçalara ağlak gözlerle bakıp gülümsedim, Ferdi Tayfur’dan dinliyoruz sayın okuyucu:
“Huzurum kalmadı fani dünyada / Yapıştı canıma bir kara sevda…”

9- Paranormal beklentilerinizi kendinize saklayın

Ben bir öğretmenim, aynı zamanda bir İşletme yüksek lisans öğrencisiyim, gitmem gereken vatanınıza dair görevim var, apartman yöneticisine, beşinci kattaki İsmail bey’e, çalıştığım okulun hegemonya sistemine, her gün üç saatten fazla zamanımı çalan trafiğe, geri kalan vakitlerde uyumama isteğime, içimde bastırmaya çalıştığım resim çizme tutkuma, babamın boş iş olarak gördüğü fotoğraf çekme takıntıma, bir şeyler okumak ve yazmak için kenarından köşesinden kırpıştırdığım göz kapaklarıma, oksijen yetersizliğime ve dibi görülen kahve kavanozuna bir hayli tahammül etmek zorundayım…
Nefes almak zorundayım sevgili okuyucu…
Düşünebiliyor musunuz?
Nefes almak zorundayım…

10- Üçüncü Reich düşerken

Hitler bir diktatör olabilir. Birkaç milyon insanı öldürmüş de olabilir. Fakat en azından, her şeyden önce Eva Braun’u kendine aşık edip, birlikte ölmeye ikna edebilmeyi başarabilmiş, gerçek bir kahramandır…
Beni intihar etmekten alı koyan bir şey varsa, henüz ölmeye ikna edebilecek biriyle karşılaşmamış olmamdır…

11- Ağzından bal damlıyo valla

Bir keresinde bir arkadaşım, bu kafayla gidersem yalnız kalacağımı ve bu şekilde çürüyerek kendimi öldüreceğimi söylemişti…
Kendisiyle o gün bugündür görüşmüyoruz…

12- Eternal Sunshine of the Spotless Mind diye bir şey var mı gerçekten?

Var. Ve bunu ben film gösterime girmeden evvel, zaten öğrenmiştim…
Çünkü sayın okuyucu;
Ben biriyle kahve içmeye gitmek istemesem, fincanı ilk bitiren önce ben olurum…
Ben biriyle bir yere gitmek istemesem, sırt çantamla otogarda hazır bekleyen mutlaka ben olurum…
Ben birine bir çiçek almak istemesem, burun deliklerimden çelenk çıkarırım emin olun…
Ben birini sevmek istemesem, dünyanın çılgın akrobasi pilotlarından biri mutlak ben olurum…
Ve ben birini unutmak istesem, mutlak suretle unutulan yine ben olurum…

13- Nazdarovya Hüseyin!

Kapıcı geldi az önce. Ekmek isteyip istemediğimi, çöpümün olup olmadığını sordu. Sonra, apartmana bir Rus kadının taşındığını anlattı. Komşuların bu durumdan rahatsız olduğunu falan filan…
“Ne olduğu belli değil abi…” dedi.
“Biliyorum…” dedim.
“Komşular rahatsız ve bu belirgin…”

14- Sevmek tantunidir

“Çok yanlış lokantalarda yemek yemek…” diye bir söz bütünlüğü var. Ve bunu ben de birkaç yıl önce öğrendim. Kente yeni gelmiştim. “Nesi meşhur?” sorusunu sorduğumda “Tantuni” dediler. Gittik.
Bazen öyle olur sayın okuyucu, sizin ilk lokmanız, birinin son lokmasına denk gelebilir.
Isırdım. Ekmeği tam kopardım. Ama tantuni yağlıdır sayın okuyucu.
Karşı masadan biri kalktı.
Tantuni yağlıdır sayın okuyucu ve sizin ilk lokmanız, birinin son lokmasına denk gelebilir.
İşte o an, dünyadaki en berbat şeylerden biridir…
Ağzınızın kenarından gırtlağınıza doğru kıpkırmızı yağ akarken, yapabileceğiniz pek bir şey yoktur ve aynı zamanda peçetelik, sizden birkaç yüz yıl uzaklıktadır…
“Çok güzel bakıyordu lan…” dedim… “Çok güzel gülüyordu…”
Sonra hep öyle oldu sayın okuyucu… Ve ben çaresiz, yemeye devam ettim…
Kadın çok güzeldi ve ağzımdan yağ damlıyordu…

15- Bekledim, gelmedin…

Denizler, depremler ve atlar tanrısı Poseidon’a bir çift sözüm var…
Gel ve şu kenti al… Ancak sen bir çözüm bulabilirsin…

16- Temporal lobumu hanginize armağan edeyim?

Temporal lob, temporal korteks ya da lobus temporalis beynin yan taraflarında yerleşimli telensefalon bölgesidir. İnsanın kafatası içerisindeki 4 beyin lobundan biridir. Konuşma, hafıza ve duymanın da dahil olduğu birçok görevi vardır.
Ben ona gerek duymayı bırakalı birkaç yüz yıl oldu.
Konuşmanın işe yaradığını görmediğimi yine söylemiştim.
Duymanın zararı kendime…
Hafıza mı? Ne gerek var?

17- Bir kadından daha Sherlock Holmes’mu var?

Ve yine ben, birkaç yüz yıl önce üniversiteyi bitirdiğimin farkına varıyorum şimdilerde…
Çocukluğumun geçtiği köye gidiyorum bazen…
Bu güzeldir sayın okuyucu…
Çünkü bu coğrafya, köylerine dönemeyen milyonlarca insanla dolu…
Milenyumu çeyrek geçiyor sayın okuyucu…
Ve köydeki bilimum ahali, hâla bana “okul bitti mi?” diye soruyor…
“Ya teyze ben tatile geldim, bi zıkkımın kökü ya…”

18- Oksijen yeterliliği

Köy evinde alt kattan tam kırk beş dakika “uyan!” diye bağıran babamın, anneme sorduğu dünyanın en mantıklı sorusu şuydu:
“Bu çocuk uyuşturucu mu kullanıyor?”

19- Üzülme! Her ölü bir gün mutlaka hayatı tadacaktır.

“Cenaze merasimlerinde tanışmak” diye bir söz karmaşası var… Bunu ben de babaannem ölünce öğrendim.
Hiç görmediğiniz, bilmediğiniz akrabalarınız çıkagelir. Bir amcamla on yedi yaşımda tanıştım.
Köyler genellikle kentlere göç vermiyor azizim, aksine kusuyor…
Büyük şehirler, otobüslerde verilen birer torbadır azizim…
Öyle siyah, öyle buruşuk ve tozlu…

20- Sinyal sesinden sonra, mesajınızı bırakabilirsiniz

“Bunu sen gittikten sonra anladım…” diye bir söz açıklığı var. Ve bunu, yıllar önce bir gidenin ense kökünden okumuştum…
Mutlu aşk yoktur sayın okuyucu… Çünkü; Aragon yalan söylüyor olamaz…
Ve insan gerçekten severse sayın okuyucu, sevdiği şey her ne ise, onu gerçekten boğarak öldürebilir…

21- Hiç masal dinlemedim, anlatsana biraz.

Kitaplar, dağ başlarını anlatıyor yüz yıllardır. Kitaplar uzakları anlatıyor.
Binlerce kır çiçeği açıyor işte oralarda, kent meydanlarına yakamoz düşüyor…
Tekmeliyor sonra tinerci çocuğun biri, ah ne büyük karmaşa…
Sen bak, kentin bu yakasını çıplak ayaklı tanrılara armağan etti en büyük peygamber…
Sen duy, gör, yarala, durma!
Tarihe not düş, beni tanrıya bildir, kendine tuttur, duvarına as…
Hiç masal dinlemedim, anlatsana biraz…

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful