Cehennemde yapılan otopsi

Bir dut ağacının dibinde soluklanıyordum. Neden sonra nefes almak için vaktimin kalmayacağını henüz bilmiyordum. Gençlik başımda beklenmedik bir keşişleme estiriyordu ve ben uzak bir iklimin, uzak tarlalarına nazır bir gölgeliğin sonsuza bakan o karartı ucunda, yerkürenin en bilindik okyanuslarını kıskandıracak kulaçlarımı, gün batımına adıyordum.

Köye gelen bir adam hatırlıyorum. Çok sonradan tanıdım. Aksak, dingin ve hatta tutuk, suratında, sol kaşının kenarından başlayıp kulak memesinin hemen altına kadar inen, ince, uzun ama bir o kadar da derin bir çizgi taşıyan, korkutucu yaraları olan, sakalları beyaz, bıyıkları sigara kahvesi, avuç içlerinde yosun rengi taşıyan iri kıyım o adam: Ali Asker…

“Ya xızıre xozat, ya düzgün…”[1] dedi. “Ya Ali sen rehbersin, sen bilensin…”

Adam, avuç içlerini göğe, ellerinin çatlak terslerini toprağa çevirdi, öylece durdu, bekledi, baktı: bir yere, bir dağ doruklarına… Delirmiş bir tayın, vurulup düşen bedeni gibi öylece ağır, süzüldü, durdu…

***

Nenem, ölüm döşeğinde sayıklıyordu. Gözleri son kez, tavandaki cisirlere[2] öylece takılı kaldı.

Oysa bir gece, dededen kalma o toprak evin eski balkonundaki divanda uzandığımız bir ay ışığı gecesi, duvarları yıkayan semayı birlikte izlememiş miydik? Onun en küçük torunu ben değil miydim? Hey gidi Haskar Hatun… Faris beyin en küçük kızı… Sonradan yakılan o konağın son varisi, o yaz gecesi baskınında çocukluğunu kaybetmiş o küçük kadın…

Hiç unutmam, bir Ağustos gecesi, ay ışığı mavisine bulanan balkonda bastonuna tutunmadan masaya kadar yürümüş, toprak damlı bu evin, toprağa bulanmış bütün yaralarından ve karanlığından sıyrılıp, sürahiden doldurduğu bir bardak suyu kana kana içmemiş miydi?

“Nene!” dedim, bastonuna doğru bir koşuşu vardı ki, görmeliydiniz…

“Ah!” dedi o gece, “Ah, Allah nasıl bilirse öyle yapsın yavrum, bizi trenlere doldurdular, Fırat kan aktı bir ay, sonrasını hatırlamıyorum…”

Ondan dinledim, hayatımın en uzak beddualarını içeren en yakın hikayelerini…

Rayber’i[3] görmüş müydü, General Alpdoğan’ı[4] tanırmıydı bilemem… Ama zazaca küfrederken, söze öyle başlardı…

“Bizim dilde bir şey işte…” derdi. “Boşver, sen duyma!”

Oysa biliyorum. Bana kızdığında, bastonunu öyle bir yere vururdu ki, Erzincan yine yıkılır sanırdım.

“Bıku adır, mevéş / Bıku aw, mefatıs / Feqirti mevin / Zénginid mewiy…”[5] derdi, ama hiç “Têser u têbınna bırê!” [6] dediğini duymadım…

***

Köyün aşağısındaki yol ayracından, şehir otobüsleri geçerdi. Belki de bundandır, gidenleri uzaktan izleyişlerim… Belki de budur neden, budur çare… Bir gün, teyzesine bırakılmış bütün memur çocukları, kar yağarken izleyecek bütün gecikmiş göçleri… Arayıp, Leylek Araştırma Enstitüsü’nün Paris’teki binasına sorabilirsiniz… Telefonu çok çok bir Fransız açar, siz de anlaşılmamak neymiş, onu öğrenirsiniz…

Teyzem hiç evlenmedi. Ölene dek neneme baktı. Hiç maaşı olmadı, sadece her ay düzenli yatan birikmiş yaraları ve yalnızlıkları vardı…

O gün, yani sanırım oralara bir daha o kadar kar yağdığını hiç görmediğim herhangi bir kış günü, ilçeye inen kambur Ford minibüsün içinde “Helle helle!” [7] diye söylenen şoförün, arabadan inip yoğun tipiyi silmeye yetmeyen sileceklere aldırmaksızın, elindeki buz tutmuş bezle, ön camı temizlediğini hatırlıyorum… Ah, ben ne çok şey hatırlıyorum, öyle ağır…

Bulutlar akşam gibiydi, mektuplar hasretlik söylüyordu ve İran radyosunda çalıyordu bir Şivan Perwer türküsü:

“Xeydok hat u hewa çu ke le neri ji dil va çû

Bona xatire xeydoke lo xwîna sesed mêrî çû

Bona çave xeydoke eşîr tevde tek ve çûn” [8]

Teyzem elimi tuttu. Korkuyordum, hiç o kadar çaresiz kalmam diyordum o gün ve ne yaparsınız, somut işlemler dönemi… Piaget yanılmış olamazdı… Sonrasını hatırlamıyorum…

Ertesi yaz,  Ali Asker, o derenin kenarında ölü bulundu. Üstünden yüzündeki yaralardan başka bir şey çıkmadı. Ağlayasım gelmedi değil, gülümsedim de diyemem… Adam, Faris bey’in en iyi adamıymış… Atlı bir cengaver… Bir gece, meşe ağaçlarının arasında jandarma kıstırınca, Faris bey’in önüne geçmiş, kurşun başından sekmiş, o durmamış, üstüne yürümüş General Alpdoğan’ın çocuklarının… Sonrasını hatırlamıyordu… İyileşmiş, nenem onu da alıp, düşmüş bir gece yola… Katırla sürümüş… Almış, Xarpet’e[9] getirmiş… Ali Asker… Köydeki meczup… Faris Bey’in kimsesi kalmayınca, nenem emanet almış onu… Ki emanet, o topraklarda katırdan önce gelir, bilmelisiniz…

O sonbahar çok yağmur yağdı. Biliyorum, bütün zencilerin elleri üşüdü. Koca adamın mezarı, köy mezarlığında çok sonradan kayboldu belki ama, bir acı mutlaka bir ötekini doğururdu, bunu bir kez daha söylemiştim.

Her acıdan bir hatıra kalır biliyorum. Teyzem, her yaranın kantarlarda ölçüldüğü bir kaçış köyünde kaldı. Nenemi bastonuyla gömdüler…

Kazara arkadaş olduğumuz, bol yalanlı, az beyaz acı ve anılarımız var, biliyorsun… Sevmek için yeterince acemi olduğumuz zamanların, ölülerin ardından yakılan kağıtlarla harmanlandığı, az sitemli gece yarılarından geçtik seninle… Oysa biz ne güzeldik bir vakit, bizi talan ettiler…

Bazen, “İyiki babam işkence görmüş biz onurlu adamlar olduk” diyorum kendi kendime… Bastonsuz gömüleceğiz, göreceksiniz…

Bakkaldan alınmış defterlerin kenarları erken kırılır… Düğün alayları bazen öyle sessizce geçer… Kimse kimsenin hayratı değildir sevgilim belki ama, her zaman her şeyden bir hatıra kalır… Çeşit çeşit basmalar satan ve çocukken “fuar” dediğimiz minibüsler köylere gelir, bir kuş göçü bazen çok erken olur… Taşınır yine delirmiş adamlar, katırların sırtında… Bütün ziyaretler mutlak yüce tepelerdedir…

Söylesene sevgilim, kış bitti mi sahi?

[mk_fancy_text color=”#4f4f4f” highlight_color=”#ffffff” highlight_opacity=”0.3″ size=”10″ line_height=”20″ font_weight=”inhert” margin_top=”0″ margin_bottom=”18″ font_family=”none” align=”left”][1] “Ya Hozat’ın Hızırı, Ya Düzgün Baba…”

[2] Dam örtmede kullanılan kalın iri ağaç.

[3] Seyit Rıza’nın yeğeni. Devlet’le işbirliği yapıp, isyan yöneticileri Alişer ve Zarife’yi katlederek, kestiği başlarını devlete teslim eden, daha sonra devlet tarafından kurşuna dizilen zat.

[4] Dersim Harekatı’nın başındaki komutanlardan biri. Bölgede “Dersim kasabı” olarak bilinir.

[5] “Ateşe Gir Yanma / Suya Gir Boğulma / Fakirlik Yüzü Görme / Zenginlikte Gülme”

[6] “Alt üst olasın!”

[7] “Allah Allah!”

[8] “Çıtkırıldım geldi ve böyle gitti, kim gördüyse aşık oldu

Çıtkırıldım uğruna üç yüz kişinin kanı döküldü

Çıtkırıldım için aşiret kavgaya tutuştu”

[9] Harput. Elazığ ilinin eski adı.[/mk_fancy_text]

 

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı ve Vesait dergileri çin tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Serisi" adı altında Peron Kitap tarafından yayınlanacaktır.