[AB IMO PECTORE / KALBİN DERİNLERİNDEN]
VIRGILIO

Anneannem misafir dişlerini dayımın Almanya’dan getirdiği paslı bir Nivea kutusunda saklardı. Oralar öyledir. En güzel sofralar misafirlere kurulur, en temiz çarşaflar yoldan geçenlerindir. Bize, toprak evlerin, ihtişamlı sarayları nasıl yıkabileceğini öyle öğrettiler.

Balat Yokuşu’ndan aşağı yağmur suları akıyordu. Tıpırdayan damlalar, yolun sağ ve solunda gökyüzüne uzanan merdiven basamaklarının her birinden seçilebiliyordu. Bir sonraki basamağa varan her bir su taneciği, birikintiler oluşturup çoğalıyor, hızlanıyor, sonra bir daha ve sonra bir daha dökülüyordu.

Sanırım, Erasmus için gittiğim Viyana’da bir konferansta duymuştum. Nam-ı diğer Bermuda Şeytan Üçgeni’nde şimdiye dek aşağı yukarı 900 deniz, 120 hava taşıtı kaybolmuştu. Mistik yanını boş verin şimdi. Teoriye göre, bir çok Güneş patlaması tam da Yerküre’nin böylesi gözden uzak ve benzer noktalarında, birbirleriyle çarpışıyor, birleşiyor, sonra bu taşıtların gövdelerine yapışarak elektronik sis denilen etkiyle onları yok ediyordu. İnsan da böyle değil midir? Zihninde elektronlar çarpışır, öylece yok olur…

Bir adım daha attım. Sonra bir tane daha. Ayakkabılarımın içlerine kadar giren yağmur suları muhtemelen vıcık vıcık sesler çıkarıyordu. Duymuyordum. Mazgallardan akıp giden her şey, bir nefes borusunun, bir çığlığa dar gelmesi gibi, öylece yok oluyordu.

Köşede duran çürümüş 124’ün yırtık sağ koltuğundaydı o. Bir kolunu kırık camdan çıkarmış diğer eli dizinde. Öylece duruyor, ön camdan akıp giden damlacıkları izliyordu. Halil. Kahveci Mustafa’nın en küçük oğlu… Süryani olduğu söylenirdi, çok sonradan duydum, oradan da gitmişler…

Sırt çantamı çamur birikintisinin arasına fırlattım. Pas yeşili otomobilin öte yüzüne geçtim. Bağırdım: “Halil!” dedim. Seslenmedi. Bir daha dedim, sonra bir daha. İnsan nasıl kaybolur? Nasıl akıp gider merdivenlerden?

Kolundan akan kan, haki yeşil kapıya desenler çizmişti. Yüzünü kaldırdım. Gözleri kapalıydı. Nabzına baktım, sokağın köşesinde koşuşan siluetleri gördüm, bağırdım:

“Acele edin” dedim “Fazla zamanımız yok…”

Halil on yedisindeydi. Bıyıkları yeni terlemiş denir ya hani. Tam da öyle. Alnının sol yanından göz kenarlarına uzanan birkaç saç dalgası, uzun kirpikleri ve durgun gözbebekleri vardı. Aslında oralarda yeni yetmeler çoğunlukla bir gemi güvertesi gibi bakar. Öyle uzun, öyle uzak…

Bir keresinde onu bir sahafta görmüştüm. Yorgun. Öyle benim gibi, ıslak… Kapıyı aralamış, sonra bir kitap koymuştu koynuna. Sonra çok kez gördüm, parmaklarının arasında solgun ve eprimiş kapaklar…

Sanırım Mamak Lisesi son sınıftaydım. Öyle yerlerde, çoğunlukla trajik aşklar çarpışır. Taze sevda, tozlu vücutlarda bulunur. Ya da öyle bir şeydir, bilmiyorum… Sınıfta Aslı diye bir kız vardı. Benden uzun… Beden derslerinde hep en arkada dururdu. Saçları lise duvarından aşan gün ışığıyla parıldardı. Ki o vakit lise duvarları bir cezaevinden farksızdı. Okul bahçesi Aslı’nın saçlarıyla aydınlatılıyordu. Sonra bizim boynumuza içi boş taksilerin gece yanan tabelaları kadar ışıklı bir hayat bağladılar. Öyle boş, öyle parıldar…

Yıllar sonra Sakarya Caddesi’nde karşılaştım onunla. Hatta oturduk. Bir kahve bile içtik. Aslı değişmiş. Yo hayır, evlenmemiş, çocuğu da olmamış ne bileyim… Bir okyanusa benzeyen elmacık kemikleri, kimsesiz bir adaya dönüşmüş, Suratının orta yerinde duran o koca evren sönmüştü. Birkaç “Görüşürüz” cümlesinden sonra resmen kaçtım oradan. Bir güneş tutulması değilse ne bu?

Halil, bir şarkının en vurucu nakaratında kesilen o elektrik karanlığını bıraktı avuçlarıma. Biliyordum. Kitaplar çalıyor, koltuk altı müdavimi o yırtık defterine dizeler sıralıyordu. Bir kafa kırığı, Dünya’nın bütün öldürme biçimlerinden daha iyidir, bilmelisiniz…

Yukarı mahalledeki konfeksiyoncunun adını duydum çok sonradan. Bir tokat yemiş adamdan. İri yarı, eğreti Osman. Kızı vardı onun. Ondan olacak… Halil, sevmiş olacak…Hep öyledir sayın okuyucu, frene basılması gereken son on saniye diye bir şey vardır bütün fizik atlaslarında… Tokat suratında patlamış, hem de öylece, kızın gözü önünde…

Duydum sonradan. Kız da öldürmüş kendini. Hakemin son düdüğü, hiçbir şeyi bitirmez, bilirim. Kızı odasında buldular. Hem de çalıntı kitapların arasında… Yerküre böyle bir yerdir. Acele edin, fazla zamanımız yok… Adını unuttuğumuz düşler, tuvallere kafasını vuran adamların paletlerine serpildiler…

Bir tarihte, sanırım Moda sahili’nde elimdeki şişeyi kayalığa vurup kırmıştım. Aslında bir kafa kırığı, Dünya’nın bütün öldürme biçimlerinden daha iyidir, biliyorsunuz… Üniversite birinci sınıftaydım, terk edilmiştim, hava dingin, deniz tutuktu. Birkaç yıldız kaymış, uçaklar geçmiş, arkamda ışıklar parıldamıştı. Biri bağırdı oradan, “Acele edin” dedi “Fazla zamanımız yok…” Uzayda kaybolmaz insan. Kaybolan çoğunlukla günlerdir…

Ambulans sireni caddelerde yankılanıyordu. “Halil” dedim “Halil, duyuyor musun?” Serum damlıyor, yağmur susuyor, motor bağırıyor, bir çığlık öylece sislerin arasında kayboluyordu.

Anneannem misafir dişlerini dayımın Almanya’dan getirdiği paslı bir Nivea kutusunda saklardı. Oralarda öyledir. En güzel sofralar misafirlere kurulur, en temiz çarşaflar yoldan geçenlerindir. Bize, toprak evlerin, ihtişamlı sarayları nasıl yıkabileceğini öyle öğrettiler.

Halil’i Edirnekapı’nın ot yığınlı bir köşesine gömdüler. Düşen bir uçağın gövdesi gibi, öylece uzak, eğreti… Uzayda kaybolmaz insan. Kaybolan çoğunlukla günlerdir… İmam döndü, sonra yürüdü. Kadın ağıtları uzaklaştı, sonra kayboldu.

Oturdum. Halil’le dertleştik oracıkta. Bir Pan-Pan anonsu değilse ne bu? Düşüyorum evren, beni yargıla!

Odaya girdim. Masa lambamı yaktım. Kerim Abdulcabbar posteri beni karşıladı. Sonra düşündüm öylece, yarım bıraktığım her şeyi masanın üzerine dizdim. Durdum evet, öylece düşündüm.

Ben şimdi, sıradaki göktaşını kendime armağan ediyor, yere çakılan bütün uçaklardan kendimi sorumlu tutuyorum.

Fanustaki balık hâlâ aptalca bakıyor, Metrobüsler pantolonlarımı çamura buluyor… Misafirlere ikram edecek hiçbir şeyim yok benim belki ama, çürümüş arabalardan korkuyor, yokuşlardan çıkarken daha hızlı yürüyorum…

Lise defterlerimi annem yakmış, ben de sizin gibi sonradan öğrendim… İhtişamsız aşklara kitaplar satan birkaç sahafa borcum var, bir de yersiz yurtsuz Lise anılarım… Acele edin, fazla zamanımız yok…

Şimdi ben adını unuttuğum düşlerinin ardından uzanıyorum yastığa, sahilde oturup öylece dua ediyorum:

“Keşke sen de Aslı gibi olsan, çirkinleşsen, yüzünde kafam kadar sivilceler çıksa…”

Odaya girdim. Masa lambamı yaktım. Kerim Abdulcabbar posteri beni karşıladı. Sonra düşündüm öylece, yarım bıraktığım her şeyi masanın üzerine dizdim. Durdum evet, öylece düşündüm.

Browning’i ağzıma sokup diğer elimle kalemi tuttum, kağıda dokundum, başlığı yazdım:

“Çünkü kadın dediğin, ruhsatsız bir tabanca markasıdır…”

(Yalnızlar Mektebi 8. sayısında yayınlanmıştır)

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı ve Vesait dergileri çin tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Serisi" adı altında Peron Kitap tarafından yayınlanacaktır.