Deli Kızın Türküsü

Örselenmiş dilimi kasıklarının arasından geçirip ağzımın içerisine tekrar sokmuştum. Ellerimi sırtından yukarıya doğru sırf saçlarını sarsın diye ağır aksak hareket ettiriyordum. Bedeninin her zerresine dokunmak, her zerresinde kırık bir tren yolculuğu yapmak istiyordum. Teni tıpkı çocukluğumdaki gürgen ağaçları gibi kokuyordu. Dudaklarımı tenine her değdirdiğimde burnumla çocukluğuma yolculuk yapıyordum. Öperken ara sıra duraksıyor gözlerini kapatışını izliyordum. Ya utanıyor ya da zevk alıyor diye düşünüyordum. Avuçlarının terlerini emerken babamın terleyen alnı aklıma geliyordu. Alnı aklıma geldikçe çocukluğuma dönüyordum. Çocukluğuma döndükçe Cemal’in ‘’Beni öp sonra doğur beni’’ dizeleriyle boğuşuyordum. O an anlamıştım. Bir yazarın yaşaması kadar sevişmesi de bir bunalım haliydi.

Halden hale koştuğum günlerdi. Hangi duyguda duraksayacağımı bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı o da içimde yüzlerce insan olduğuydu. Her biriyle eski bir lokantada sıcak mercimek içmek istiyordum. İçerken dudaklarının sesini duymak istiyordum. O ses bütün varoluşumu gıcıklayan sesti. O ses bütün kimliklerimizden ayrıldığımız herkesin tek bayrak önünde saygı duruşuna durduğu sesti. Çorba içme sesi. Ruhumdaki karanlık bölgelere ışık tutan kadınları hayatımın tam ortasına koyduğum dönemlerdi. Bazen ışık tutmadıklarını sadece geciktirdiklerini de düşünmüyor değildim. Kadınlar hayatımın her an her köşesinde bir arzu nesnesi olarak duruyordu. Onları kabullenmem sırf insan olarak kabullenmem yirmili yaşlarımı aştığımda olmuştu. Kabullendiğimde birçok kadını zaten kaybetmiştim. Kaybettiklerime her seferinde yeni bir kaybedişle teselli buluyordum. Hepsi üst üste biniyor bir bina gibi üzerime yığılıyordu.

Bir metropol yalnızlığıyla sarıldığım bu yataktaki kadını da kaybedecektim. Kaybetmek benim karakterimde vardı.  Oysa o kadar güzel uzanıyordu ki yatakta. Çarşaf sanki onun üzerine serilmiş yatıyordu. Sanki yatağı bile rahatsız etmiyordu. Ayak parmaklarını görüyordum ara sıra. O kadar düzgün o kadar güzeldi ki. Önceden tanıdığım hiçbir ayağa benzemiyordu. Sanki akşamları ayaklarını suya koyuyor sabaha kadar bardağın içerisinde temizlenmeyi ve güzelleşmeyi bekliyordu. Babannemin dişleri acaba bu kadının ayakları kadar güzel miydi? Göğüsleri küçücüktü. Özenle yerleştirilmişçesine sıralanmış tüyler vardı küçücük göğüslerinde.  Tüylü kadın şanslı olur geleneğinden yola çıkarak içimden bir Alevi türküsü tutturuyordum. ‘’Güzide der güçtür nefsin öldürmek, erlik midir koymadığın kaldırmak’’ Türkü gibi saf ve Anadolu bakan gözlerine bakıyordum. Gözlerinde bir şey vardı. Anlatamayacağım bir şey. Sanırım şimdi de anlatamayacağım.

Halvetimiz bittiğinde –ki halvet bana göre güzel bir kelimedir- yataktan çırılçıplak kalkıyordu. Bir insan kendine nasıl bu kadar güvenebilirdi. Vücudunu nasıl bu kadar korkusuzca sergileyebilirdi. Filmlerde olduğu gibi kahvesini alıp koltuktan cama mı bakacaktı. Hayır öyle yapmıyordu. Her seferinde beni şaşırtmayı başarırcasına düşüncemi alaşağı ediyordu. Duşa girip şarkı söyledi. Söylediği şarkı bile seçilmiş gibiydi. ‘’Deli Kızın Türküsü’’ Artık ilişkimizde Sezen Aksu’nun da yeri vardı. İlişkimiz bir minik serçe gibi görünüyordu gözümde.

Beyin kanamasından kaybettiğim günden beri her gün Deli Kızın Türküsü’nü dinlemekten kendimi alamadığımı çok sonraları fark ediyordum. Fark ettiğimde Sezen Aksu konser vermeyi bırakmış, Gülten Akın çoktan ölmüştü.

Numan Çakır

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful