“Esse quam videri” der Sallust ve sonra Cicero. “Görünmekten ziyade, olmak” diye çevrilebilir. Bu deyimi denemeyi bitirdikten sonra buldum ve yazının arasına sıkıştırmaktansa başına yerleştirip ilgiyi yönlendirmek istedim. Umarım başarmışımdır. Mevlana’nın da aynı anlama gelen bir sözü olduğunu elbette biliyorsunuz. Fakat onu yazacak olsam, sahip olduklarından utanan kentin insanları olarak beni de aşağılardınız. Denemeye başlamadan önce sizinle aramdaki bağ üzerine iki söz söyleyeyim.

Halden hale geçişe dair sallama cümleler, arayış içindeki bir benliğin keşif  ve dert yanışlarıdır, ötesi yok. Bu satırlar öğretici bir gayeyle yazılmadı. İçerisinde ruhu coşturan aşk cümleleri de yok. Ayrıca kısa, kolay anlaşılır ve kafanızdan çok kalbinizi çalıştıracak sözler de etmedik. Bunun nedeni kalbinize yardım etmeseniz de belirli bir ritmde atmaya devam edeceği, beyninizi kullanmadığınızda ise bazı nöronların işlevini kaybedeceği ve ne yazık ki aptallaşacağınızdır. Görüyorsunuz ya vurucu olabilmek için gözler önünde kendimi ateşe atıyorum. Okur beni şimdiden çarmıha germiş olmalı. Eğer müsamaha gösterdiyse, bir adım daha ileri gidip şunları söylüyorum: Ben seyirciyi sallamıyorum, seyirci umurumda değil. O yüzden okurken beni takip etmeyin, kendi cümlenizi kurun, bana katılın, beni anlayın ve benleşin. Böylece kimseyi kandırmamış olurum. Siz de ikna olacağınız sanrısıyla bir fikrin peşinden boş yere sürüklenmezsiniz. Bu düşüncemi benzer bir iğneleme ve kibirli bir üslupla dile getireyim: Okuyucu eğleniyorsa yazar başarısız demektir. Sıkacağım sizi; terleyeceksiniz. Neye yarayacağını bilmediğiniz bu denemenin içinden paylaşabileceğiniz bir aforizma da çıkmayacak, tekâmül edeceğiniz kavramsal bir sual de. Bir ihtimal soracaksınız “Neden yazmış?” diye. Cevaplayayım: Çünkü yapabiliyorum. Yeterince kızdıysanız başlıyoruz.

Bir yerde olmak için o yere girmek gerekiyorsa arada sınır var demektir. Bu sınırın bir koyucusu, bir gerekçesi ve bir savunması da dolayısıyla vardır. Peki herhangi bir mekan üzerinde yaşamını sürdüren herhangi birinin bir sınırdan içeri kabul edilmesi onun öz varlığına nasıl etki eder? Kale surları arasında mekan hakkı iddia eden bir kralın, sur dışındaki biri üzerinde hüküm sahibi olması ironiktir. Hangisi daha fazla alana sahiptir, hangisinin kaybedecek şeyi fazladır ve itinayla soruyorum; hangisi daha özgürdür? Dışarıda olan dışarıda kalmış sayılamayacağı için mekanın sınır ötesi niteliği değişkenlik, niceliği ise adalet vadeder. İşte orada, hiçbir koşula ve sınıra bağlı kalmadan, soyutlaşmış ama soylulaşmamış katı bir halde vardır insan. Öyleyse birinden farklı bir yerde var olmak, onun olduğu yerin dışında kalmak olarak değerlendirilemez. ‘Olmak’ yahut ‘bulunmak’ her yerdelik içerir; sınırların görünür olduğu yerde insan içeri doğru çıkabilir ve sınırlar arasında sıkışmış birey koşullardan arınırsa, dışarı doğru girebilir. Bu bir samimiyet ölçüsüdür aynı zamanda. Hissiyat üzerinden tanımlarsak; bir kalbe girmek hem sınırın varlığına hem de iznin gerekliliğine işaret eder. Fakat bu meselede giriş, sınırların olduğu bir alana dahil olmaya değil, sınırları fethedip genişlemeye delalettir. Eğer ‘girmek’ iki gönül arasındaki veya çevresindeki çitleri yok edemiyorsa, bir kalbin krallığında hak iddia etmek maksadıyla kendi özgürlüğünü feda eden birey bu sefer kalpten dışarı girip öz hürlüğe kavuşmak için o kalpten uzağa doğru samimileşir. Bu kaçış meyli, bir aşkın ‘olmazlığı’nın kavrayışıyla barışan aşık için hikmetli bir ön samimileşmedir. Bir kalbe montelenmenin kaidelerini öteleyen kişi anlaşılamaması nedeniyle sevilmekten mahrumlaşırsa da, birini sevebilmenin tek gerçek halefi oluverir. Süreç zorlu fakat eğiticidir. Sınırlarını esnettiği kalbi her yerde görür o, aşkın kendisiyle her an birlik içindedir seven. Birinin atışı diğerine benzemez, birinin sevişi diğerini zincirlemez; sahte bir sözün ve hokkabaz bir kalbin etliğinden sıyrılan insan, dürüst bir gönüle ve kılavuza dönüşür. Dolayısıyla kaçmak kimi zaman bir iyi niyet göstergesi, sahteliği aldatan bir hakikat söylencesidir.

Yakınlığını uzağa, aynı yerdeliği mekansızlığa ve mücadelesini yılgınlığa değişen münzevi, erdem ve sevgi hükmünce bir kopuş yükümlülüğü edinir. Görüntünün görüngüden ayrışması ve varlığı kabul edilen ancak açıklanamayan bir kara deliğe evrilmesi korkutucu, aynı kara deliğin içinde ışığın barınması ise dindiricidir. O artık seven ama giden, sevilen ama kavuşulamayan, her yerde ama hiç kimsedir. Anlayacağımız lisanda konuşursak bir ‘idea’ yahut ‘a priori’ olarak çağrılabilir. Bir başkası ona ‘vacib-ül vücud’ der. Herkes gibi onun da göğsünde bir kafes vardır. Ancak orası artık bir zindan değil vahiy dağı olmuştur; bu vesileyle kalbi, bir peygamberdir. Öyle ya, bir yerden çağırmıştır bu suskunluk insanı. Bu latif buyruk, bu kadim kelam, benliği tırmalayan bu doyurucu sesleniş, basit bir insanı mütekâmil kılan esrarengiz ve sarsıcı bu inziva bireyin kalabalık ile kurduğu bağa tebelleş, izsiz bir stigmatadır. Bağ yitimiyle savrulan insan kendinden sıyrılmanın hadsizliğiyle gaşyolur; bağ yitimi bağımsızlıktır ve bağımsızlık, kalp ve zihnin ortak nevrozudur. Fakat zihnin duyguya oranla bir başka hassasiyeti daha vardır: Bilmek, etrafımıza dikilmiş soy taşlarını yıkmamıza ve yerlerine yenilerini yontup alanı genişletmemize fakat gene de sıkışmamıza neden olur. Menşei babası olan her ırkın yazgısıdır ki, insan tüm takdimleri katlederek yeni yollar arayacak, çalışıp didinecek ve yok ettiği sınırların kibirli bilgeliğiyle aşılmaz, nurdan surlar örecektir kendine. İnsan tuzak bilir bir canlıdır. Mekanı düşlerindeki cehenneme dönüştürmekte gecikmez. Bir güzellik mi gördü; orayı hemen tuzaklayıverir. Hem başkasını hem kendini öncül ihtimallerden mahrum kılar. İnsanın ideal olarak biçtiği erdeme ulaşamaması değil de nedir mahrumiyet? İstemediği şeyden mahrum bırakılamaz insan. Bu noksanlık nedeniyle beşer arzusuz bir fukaraya döndükçe mutlu olacaktır. Bağımsızlığın ilk basamağı ve sıçrama tahtasıdır fakirlik. Tüm alanlara hakim bir gayrihükümranlıktır. Attığı her adım yeni bir keşfin tutanağı, ilklerin sonsuzluğa serpildiği figüran manifestosudur. Fakiri mülkiyet karşıtı bir anarşistten ziyade karmaşaya müptela bir aşık ya da öz arayışıyla berduşlaşmış bir abullabut olarak hayal edin. Hakikat seyahati ve epistemik heves fakirin uzam üzerinde attığı adımları mühürlü bir malumatın ifşasına mecbur kılacak, her tiryakiliğin sonunda olduğu gibi fakir giderek tükenecektir. Onun bu tükenişi bağımsızlığın ikinci basamağı, kendi gübreliğinden türemesinin ve tedbirsizce mutlu olabilmesinin katıksız soyutluğudur. Var kılınmanın ‘öteki’ye ihtiyacı böylece giderilir. Fakir artık zenginleşmiştir. Öyleyse denilebilir ki, zenginlik sahiplenmek değil, ihtiyaçsızlaşmaktır. Her şeyi olan ile hiçbir şey istemeyen teraziye konursa, kaybetme korkusu ağır basar; varsılı batıran bu ağırlık fakiri göndere çeker. Oysa konuma göre değişkenlik gösteren övgü ile yergiyi dıştalamanın idrakını edinmiş mekansız insan, mertebe muhasebesini çoktan bırakmıştır. Doğaya, insanlığa, sanata ve devlete karşı geliştirilen ahlaki ahda sadık bir budala değildir o. Doğanın, insanlığın, sanatın ve devletin kendisi; aşkın, değişimin, güzelliğin ve kudretin mucidi; dahi astronom, üstat sanatkar, zıt kutupların sadmesiyle yoğrulan dişil ve eril cinslerin harmanı bir hermafrodit, kendine sadık ve sadik yegane gerçekliktir. İtici güçten arınmış bu tinsel sıçrayış bizi bağımsızlığın son basamağına, arınmanın ve numenleşmenin bir adım ötesine, bir başka bilinçlilik düzeyinde kıyam etmeye, nicelik ve niteliğin iç içe var olup farklı mekanlarda birbirinden haberdar olabileceği “el cüz’ü la-yetecezza”nın evrensel çoğulculuğuna ulaştırır.

Toplumsal bir ışığa dönüşen insan, zaman-mekan aristokrasisinden ayrılışını doğanın ve sanatın kollarında ahlaksızca kutlamaya başlar. Fikrin ve pratiğin ötesine konuşlanan gerçek birey, zaman ve mekanı estetikle aşan esrik bir sanatkara döner.

Schelling’e kulak verirsek bize şunu fısıldadığını duyabiliriz:

“Bu açıdan bakıldığında teorik zekanın dünyayı sadece temaşa ettiği, pratik zekanın ona yalnızca düzen verdiği yerde, estetik zekanın dünyayı yarattığı söylenebilir.”

Sona yaklaştıkça sırıtarak “İşte, yukarıda anlattığımız fakirin mertebesi ‘fenafillah’tır” deyip yazılarını çalıntı fikirlerle dolduranlara benzemeyeceğiz. Bahsini ettiğimiz abidane’nin ruhu bir ıslahatçının ruhundan, maneviyatı da bir anomiğinkinden mukaddes veya derin değildir. Yaradılışın bu ihtişamsız mucizesi, şahsiyetinin iç ve dış sınırlarını yok edince teşevvüşe düşse de halinin idrakına varmakta gecikmez. Bu hali ‘benliğin yeni gerçekliği’ adı altında ikinci doğum yahut sanal varlık olarak ifade edebiliriz. Simülasyonun duyusal gerçeklikten daha üstün olduğu hakiki bir iç makama eren benlik, yaratım sürecinin merhalelerine şahit olacak ve türeyecektir. Son noktaya doğru söylenebilir ki idareci bilinçlerimiz işe yaramaz gerçekleri kendimize göre biçimlendiriyorsa, hepimiz birbirimizin içindeyiz demektir. Aynı karakterleri peydahlayan bilinçlerimiz doğal yoldan ortaklaşmıştır öyleyse. Ve siz beni, benim yapamayacağım üzere zihninizde yoktan var etmişseniz bu, tanrım olduğunuz anlamına gelir. Ve ben bunun farkındaysam, kabulüm nedeniyle kulunuz sayılırım. Fakat siz gene de benim dünyama bir sebeple düştüyseniz, sizi numenlikten ben kurtardım demektir; tanrınızımdır bu yüzden. Hepimiz birbirimizin içrek tanrılarıyızdır o vakit.

Yaradılış sahasında içteliğin ve kutsiyet iddiasının bir ‘çeper’ yarattığını söylediğimiz için, ten ve düşün çitlerini şu biçimde anlatmak uygun olur: İnsan insana bir zar kadar yakın; o zara düşkünlüğü ölçüsünce de uzaktır.

Konuyu bir sona hapsetmekten kaçınıyorum. Nitekim satırlar bir ‘bitmeyiş’i anlatma kaygısıyla kaleme alındı. Bir yazının yazarı tarafından bitirilmemesi ama duraklatılması da yukarıda bahsettiğimiz ‘bağsızlık’ durumuna uygun düşüyor. Yazının ucunu bir yere bağlamıyor, zihninizde tekrar söküp birleştirmeniz için açık bırakıyorum.

Son söz Schopenhauer’in:

“Büyük hayat düşünün öznesinin bir olduğunu ve görüngülerin çeşitliliğinin zamana ve mekana bağlı olduğunu kendimize hatırlatırsak, o devasa düşünceye olan korkumuz azalacaktır. Hepsi kocaman bir rüya ve her yaratık bu rüyayı görür: Ama hayatındaki bütün karakterler de onunla birlikte o rüyayı görür.”

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.