“Gerçek, yalnız başına aranmalıdır.”
Boris Pasternak

Arkamı iyi kolladım. Bunaltıcı beton ve teknoloji yığınını terk ederken kimseye görünmediğimden eminim. Üç haftadır süren planlarım sayesinde kimin kaçta dükkan açtığını, çöp arabasının geçiş vaktini, kepenkleri inik fırın mutfaklarında çalışan hamurcuların hangi ara sigara molası verdiğini biliyordum. Bu sayede güzergahım boyunca görünmez kalabildim. İhtiyaç duymadığım bir ton ıvır zıvırı da seve seve geride bıraktım. Eşyalarımı rezidanstan çıkmadan evvel toplamış, beş on konserve balık, bir hafta yetecek kadar ekmek, biraz şekerleme ve bolca suyu çantaya sıkıştırmış, Pembe Hanım çantayı görüp bir yere mi gittiğimi sorunca da ‘Uzun süre etrafta olmayacağım,’ diye cevap vermiştim. Endişeli ifadesi, senelik hizmet bedelini hesabına yatırdığımı söylememle doygun bir memnuniyete bırakmıştı yerini.

Ruhumu gagalayan ne varsa; şirketler, üzerime tapulu daireler, ruhsatı adıma kayıtlı arabalar, on binlerce liralık dijital oyuncak, ömür boyu lüks içinde yaşamama yetecek vadesiz hesaplar, kredi kartları, kan emici arkadaşlar, akrabalar ve işleri sis perdesi ardından yöneten ticari ortaklar…Hepsini başka bir hayata emanet etmiştim. Önceki gün parçam olan her şey sabah olduğunda artık benden uzakta, hariçleştiğim karmaşanın göbeğinde bir başınaydılar. Daha iyiydi böylesi, hem benim hem onlar için. Düşünsenize! Onca imkanın hakimi bir avuç kör insan, sistemle aramıza halkı sıkıştırdığımız bir iç düzende mutluluk sanrısıyla tükeniyorduk. İnsanlığa faydamın dokunmamasıyla bir sorunum yoktu. Sarsıcı bir tecrübe beni kendime getirmese benzer bir rutinle devam etmek eğlenceli bile olabilirdi.

İki tür insanın takvimle işi yoktur; her şeyi olan ve hiçbir şeyi olmayan. Mayıs yahut haziran öğlesi olmalı, hatırlamıyorum ama hava sıcaktı. Rezidansın balkonunda keyif yapıyor, glavaks ve taze meyve atıştırıp, centilmen bir arkadaşın Britanya adasından getirdiği tütsülenmiş çayı yudumluyordum. Sağımda modacı Serpil Köse’nin ikizleri Ilgım ile Ilgın, solumda bir baba dostunun oğlu; Cargill’in beceriksiz girişimleri ardından Doğu Anadolu Bölgesi’ni don yağı üretim çiftliği haline getiren Aras Ömür, sosyetik eşi ve sahibi olduğum tepe kat dairelerini çığlıklarıyla titreten adamdelisi bir kızcağız oturuyordu. Ayaklarımızı terasın korkuluklarına uzatmıştık. Birbirimize baksak, gözlüklerimizde güneşin soluk pırıltısından başka bir kıvılcıma rastlamıyor, kimseye ait ve muhtaç olmamanın kibirli yalnızlığında sahtelikle sırıtıyorduk. Babamın böyle durumlar için şahane bir lafı vardı:

“İtibar,” derdi suratına yaklaştırdığı şarap kadehinin gürleştirdiği sesiyle. “Bir adamı itibar sevdirir, irtifa yalnızlaştırır. Bunu unutmayınız!”

Gramofonda 1964 yılı soğuk savaş Moskova’sında kaydedilmiş Rubenstein icrası Nocturno cızırdar, bu ses kulaklarımı dövüp ruhumu düğümlerdi. Tanrı’nın cama yansıyan babamsı siluetinden bu gibi acayiplikler yüzünden kaçar, annemin koynuna giden basamakları bir çırpıda çıkıp ceddimin krallığından yükselen gölgeli melodileri güvenli bir mesafeden dinlerdim. Sorumluluk sahibi bir insandı babam. Sırf bu yüzden on sekizime kadar bekledi ve son model bir S-2000 hediye ederek vicdanını rahatlatmasının on gün kadar ardından silahı beynine dayayıp çocukluğumu uçurdu. Beylerbeyi’nden Galata’ya geniş bir bölgenin sergilendiği çerçevesiz pencere doku parçalarıyla süslenince ‘melhame-i kübra’nın canlı bir tasvirine benzemişti. Andy Warhol veya dadaistlerin hoşuna gitmeyecek bir tarzdı fakat Grünewald böylesi bir şaheseri esgeçemezdi. O estetize şiddet sahnesini hayatım boyunca unutamadım; paslı bilinçaltımı zapt eden kabuslardan kurtulamadım; onu intihara sürükleyen koşullarla yüzleşmek için bir ölünün yoluna girdim, ecdadıma benzedim. Tanrı, yaşıyorduysa eğer, gerçekten ölmüş, yükselmiş ve numenleşmişti; manevi otoritesi gün geçtikçe pekişti, onu memnun etmek için farkında olmadan çırpınıp durdum.

Bazı felaketler öyle kuvvetlidir ki mevzuyu sarkıtmaz. Sizi tepetaklak edip, hayatınızı elden geldiğince hızlı ve derinden mahveder. Tedbirsizce dibe çakılırsınız. Sonun geldiğinden ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağından şüpheniz kalmaz. Karayıkımların tek olumlu yanı, iyi giden şeylerin yanında bağımlılık haline gelmiş olumsuz koşulları, çarpık ahlaki kodları ve sizi anlamsızlığa iten yapay mutlulukları da yok etmesidir. Eninde sonunda kendinizle tanışır, varlığınızın tatsız fakat aktif arılığıyla sahici bir yaşantıya tırmanır, yahut dalarsınız.

O sabah Aras don yağı üretmenin zorluklarından ve hayvanları aheste bir ölüme terk etme mecburiyetlerinden bahsettiğinde yöntemi uygun bulmadığımı, milyon dolarlık kurumlarının etik bir suçlamayla karşılaşabileceğini savundum.

“Moruk!” dedi tütsülenmiş çayından höpürdeterek. “Hepsiyle uğraşmanın imkanı yok, gücümüz yetmez.”

Çıkıştım:

“Ne demek gücümüz yetmez! Daha büyük depolar inşa et kardeşim sen de, daha fazla işçi çalıştır, daha az hayvan öldür ama işini doğru düzgün yap.”

Sinek kaydı tıraşlı suratını hafifçe okşayıp düşünceli bir tavırla “Bilmediğin şeyler var. İhtiyar ortaklarımızdan bazıları yurt dışındaki çiftlik sahipleriyle bağlantı içindeler, onları görmezden gelmek mümkün değil,” diye mırıldandı.

İmalı konuşmasını bölmeye yeltendim:

“Ne bağlantısı içindeler? Zırvalıyorsun gene!”

“Bak hocam, bunu açıklayamam, daha fazla kurcalama!” deyip kesti attı.

Tanıdıkların bu tarz ani ketumlukları beni her zaman germiştir. Fesatlık tedirginliğiyle merakıma yenik düşer, kilitli kapıların ardında ne olduğunu öğrenmeden uykuya dalamam.

Eşini, ikizleri ve hiperseksüel yosmayı yeni çıkmış bir aşk romanı söyleşisi için terasa kilitleyip Aras’ı alt kattaki çalışma odama götürdüm. Romantik dönem bestecisi Hector Berlioz’un ‘Beatrice & Benedict’i  tavan hoparlöründen odalara yayılıyor, yumuşak melodiler Kabirkent Evleri’nin izole duvarları arasında sıkışanlara bir miktar düşsellik vadediyordu. Ofisimin duvarları beyaz, eşyaların çoğu değerli metallerden üretilmiş mekanik bileşimlerdi. Borsayı takip ettiğim büyükçe bir tv masamın karşısındaki konsolu kaplıyor, arkamdaki duvarda apokaliptik şehir tasvirlerinin düzensizce aktığı dev bir elektronik çerçeve bulunuyordu. Diğer ufak tefek üretimler ise insan olduğumuzu unutmamamız için kullanımında sıradan ölümlülerle ortaklaştığımız cihazlardı.

Ben iyi bir Freud okuru değilim ama okuyanlar peder beyin çalışma odasının Viktorya Mimarisi esas alınarak dekore edildiğini hesaba katarlarsa, benimkinin neden pahalı elektronik aygıt ve tasarım harikası endüstriyel eşyalarla donatıldığını kavrayabilirler.

Koltuklara yerleştik. Aras iç çekişlerle stresini yenmeye uğraşıyor, ben de dil ve vicdanın aklanma kararsızlığıyla giriştiği çekişmeyi iyiye yormaya çalışıyordum.

“Amma nazlandın sen de! Anlat artık neler döndüğünü!” dedim.

Eliyle yüzünü örttü. “Bunu çok önceden biliyor olmalıydın.”

“Ben mi? Neyi nereden bileceğim, ne demeye böyle konuşuyorsun?”

Başlamadan önce kameraları kapattırdı, Pembe Hanım’ı çağırıp akıllı telefon, tablet ve saatleri üst kata çıkarmasını tembihledi, tv’nin ve elektronik çerçevenin fişini çekti, jaluzileri indirip sehpada duran ledli mumu yaktı; loşluğun perdelediği suratında bir pantomim hüznü gözlemledim.

“Gözetlenmediğimizden emin olmalıyım,” dedi paranoyak bir telaşla.

“Gözetlenmesi mi kaldı, kör olduk resmen.” diyerek karşılık verdim.

“İyi iyi,” dedi. “Hazırsan başlıyorum öyleyse!”

“Hazırsam mı?”

“Duyacaklarına diyorum, hazır mısın moruk?”

“Aras neden bahsediyorsun Allah’ını seversen?”

Ayrıntıları atlayıp “Neyse,” diye geçiştirdi. “Cargill’in elinden piyasayı kapışımı hatırlıyorsun değil mi?”

Başımla onayladım.

“Bunun için bana yardım eden insanlar vardı, şimdiki ortaklarım. Cumhuriyet öncesinden beri memleketteler. Ekonomiyi yönlendiren holdingleri küresel sermayeden koruyor fakat kendi sistemlerine bağımlı kılıyorlar. Bunlar bizi yönetenleri yöneten adamlar; hiçbir yerdeler ama varlar. Daha zahmetsiz ve çok öldürmem onların üreticilerinden daha fazla hayvan ithal etmem demek ama bunun için yerel iş gücünden faydalanmama imkan yok. Bilirsin; fabrikatörler fakir halkın gözünde devrimcidirler. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki hayvan kırgınları da bu adamların işi. Tarım, eğitim, hayvancılık, tütün, silah…Her kuruluşa yüzde kırk dokuz ortaklar, isimleri zikredilmez, banka hesapları, iletişim bilgileri ve fotoğrafları yok, imzasızlar. Sadece sözlerini biliriz. Biri nereden geldiğini bilmediği bir haberle çıkagelir: Hollanda da yeni bir çiftlik kurulmuştur, Japonya’da karafatmadan şeker imal edilmiştir, İsrail’den iki saniyede bin mermi sıkan tam otomatik tüfekler ordu için sipariş edilmelidir falan. Onlara karşı duramayız, anlıyor musun?”

Başımla onayladım.

“İşlerin nasıl yapıldığıyla ilgilenmiyorlar, kimin  yaptığıyla da. Sonuca yakın piyonlara vezir yetkisi vermekte üstlerine yok, kudrette sınır tanımıyorlar. Ve onlara diklenemezsin dostum, bunu yapamazsın anlıyor musun, bir şey söylesene?”

Başımla, baş parmağımla ve gözlerimle onayladım, üstüne “Evet anlıyorum!” diye ekledim. “Sorup durma.”

“O zaman sıkı dur!” dedi. “Çünkü kendine hakim olmanı istiyorum.”

Sırıtarak inatlaştım: “Beni bilirsin.” Oldukça sakin, hatta biraz da gevşek sayılırdım.

Konuya tanıdık bir isimle devam etti:

“Ruhuna rahmet, Zınar Dayı güçlü ve iyi kalpli bir adamdı. Gittiği yerde rahat etsin diye babam sizin oralara hayratlar yaptırıp isimini verdi.”

Yerimde doğruldum. Yüz kaslarımın akışkan yılışıklığı asabiyete doğru gerildi; tahmin ediyorum ki ışığın tatlılıkla aydınlattığı çehrem kudurmuş bir zorbanın katı düşünceleriyle kararmıştı.

‘Babam!’ diye düşündüm. ‘Babam, babam…Zınar Dayı, babam, babam. Desert Eagle, boğaz, şarap…Babam. Chopin, Chopin…Lanet olası Chopin.’

“Devam et Aras!” dedim buyurgan bir edayla.

Avucunu dizime dayadı. “Dostum, baban intihar et…”

Alnının ortasına, Perun’un baltası misali kusursuz bir yumruk indirdim. Koltuktan beraberce yuvarlanıp konsola tosladık, yüzlerce liralık biblolar ve dünyanın çeşitli yerlerinden heykeller üzerimize yığıldı. Ayağa kalkıp birbirimizi çevirerek odanın içinde bir süre vals yaptık, bağırıp çağırıyorduk ama ne dediğimizi anımsamıyorum. Ardından masanın üstünde de bir miktar boğuştuk. Çiftleşme kurları gibi seksüel bir ritmle ofisi tavaf ettik. Nihayetinde beni yere yatırdı. Dirseğini boğazıma dayamış, anlatacaklarını dinlemem gerektiğinde diretirken uyuşmuş kollarımla hala Aras’a vurmaya çalışıyordum. Benim için fazla güçlüydü, pes ettim. Sakinleşince devam etti:

“Sen de bilirsin, babamla baban her ay Doğu’ya kaçarlardı. Zınar dayı topraklarını sever, ahalinin çaresizliğine yanar, bunca imkanı varken yardım edememesine içerlermiş. Babam bütün hikayeyi anlattı bana. Zınar Dayı son gidişinde köy köy, kahve kahve gezip dolaşmış. Ağalarla, muhtarlarla, ameleyle; nenesi, anası, kızıyla hep konuşmuş. Yakın zamanda iki fabrika açacağını, hayvancılık ve tarım için alet edevat temin edeceğinin sözünü vermiş. Gel gör ki, İstanbul’a dönmelerinden bir iki ay sonra dayı babamı aramış. Sesi bir acayipmiş. ‘Yılgın’ demişti bizimki ama anladığım kadarıyla kapana kısılmış demek istiyordu. Birileriyle konuştuğunu, fabrika işini askıya almasını istediklerini, lojistik desteğin de kendileri tarafından karşılanacağını ve çoluğunu çocuğunu seviyorsa bu işten vazgeçmesini söylediklerini anlatmış. Zınar dayı önem vermemiş duyduklarına, bu olay birkaç kez devam etse de bildiğini okumuş. Sonra muhtemelen son kez aramış peder beyi: ‘Toparlayamadım işleri keke, bana bir araba lazım, ismini cismini iletirim; hesaplar bloke edilmiş,’ demiş. Babam anlatmasını istemiş ama çözüm bulamayacaklarının ikisi de farkındaymış. ‘Hay hay pirim!’ deyip helalleşmişler. On iki gün sonra o meşum olay olmuş, anlıyorsun değil mi?”

Kimi anlar bakarsın; bakar ve çekirdeğinden ayıklanırsın. Başına gelmeyeceğini düşündüğün bir şeyin yanaştığını hisseder, hakikati bilir ama kabul etmek istemezsin. Kötüleyip nefret etmek acıları unutmanda öyle yardımcı olmuştur ki, masumiyetin delilleri yaralayıcı gerçekleri ortaya döker, ölüyü tekrar doğurup yüzleşmeyi ve yokluğuna bir de böyle katlanmayı reddedersin. Küfür ve lanet ile gömdüğün birini dimağının kabirlerinden çıkartıp pirüpak halde diriltmek zihnin mahşeri, anıların kıyametidir. Yalnız, anlattıklarımın aksine, olan biteni metanetle karşılayanlar da vardır.

Aras, “Anladın mı kardeşim?” diye tekrarladığında tam da böyle bir tavır içindeydim ben.

“Anladım. Kendini öldürmeye zorlamışlar,” dedim.

“Maalesef!” diye yakındı.

“Peki şirketlerimin şimdiki durumu ne?”

“Kontrol onlarda; hep oldu.”

“Özgür değiliz öyleyse.”

“Pek sayılmaz,” dedi. “Ama durumumuza bak; istediğimiz her şeye sahibiz.”

Hırçınlıkla ekledim: “Kendimizden başka her şeye! Kurtulmalıyız bu baskıdan?”

“Elimizden bir şey gelmez. Vaziyet ortada, üzülmek alt sınıflara ait bir lüks moruk. Biz tasalanmaya başladığımız an dişliler sıkışır; ne düzen bizi kabul eder ne de halk. Tek çare var, ne olursa olsun sistemden şaşmamak ve aynı yöne devam etmek.”

“Onların yönüne!” diye düzelttim.

“Mecburuz! Yokluk serbestliktir ama varlığın koşulları var,” dedi.

“Ben hiçbir şeye mecbur değilim!” deyip jaluzilere doğru ayaklandım.

“Üzüntüden böyle konuşuyorsun.”

“Üzgün değilim.”

“Ya baban?”

“Onurlu bir adammış.”

“E, ne yapmayı düşünüyorsun desene be adam?”

Yumruğumu bilmişlikle avucuma vurdum. Kaçıp uzaklaşmanın özlemi içimi kavurdu. Bilmediğim topraklara kavuşma hissi, öğrenmeye ve arınmaya yönelik bir ideal kalbimde ve aklımda aynı anda türedi. Tekrar doğmak ve nefes almak mümkün olmalıydı; cüretin varsa değişmeye, yaşamak, hem de kuralsız ve baskısız yaşamak, en azından mümkün olmalıydı.

“Görürsün,” dedim.

“Kolay değil dostum, hiç kolay değil!” diye düşlerimi ertelemeye kalktı.

Düğmeye asıldım ve motorlu perde katlanarak yükseldi. Suratımı ve düşlerimi ısıtacak gün ışığı odaya yayıldı.

“Yapamazsın, bırakıp gitmen işlerine gelmez. Onların dokunmatik yöneticilere ihtiyaçları var, devamlılığı sağlamazsan yaşatmazlar seni.”

Güneşe diktiğim gözlerimi kırpmaksızın ettim son sözümü: “Fark etmez! Onurlu ve başarılı insanların hayatlarını ‘taramak’ bir devlet geleneğidir.”

Başka bir olay yaşanmadı. Aras aklımın başımda olduğuna kanaat getirince kadınları toplayıp götürdü. Akşama birkaç kez aradı, her defasında iyi olduğumu söyledim, üstelemedi.

O günün üzerinden bir ay geçti; bir ay hiç durmadan ben de geçtim o günün üzerinden. Son bir haftadır ise toplumdan, siyasetten, ticaret ve kaderden yalıtıldığım muşamba bir çadırda yaşıyorum; yukarıda olup bitenlerden ne haberim var ne de bilmeye isteğim. İmkanların yüzsüzleştirdiği benliğime kıyasla, yoklukta ölçüsüz bir kıymet kazanıyor varlığım. Göğü, güneşi, yeşilliği göremiyorum fakat kendime yeni, taze ve kirlenmemiş bir dünya kuruyor, saklı geçmişimin kilitli kapılarını teker teker özgürleştiriyorum. Başıma gelenlerin sayesinde mi, yüzünden mi burada olduğuma henüz karar veremedim. Güçlü ama ilkel arzularla ilişiğim her geçen gün kesiliyor. Kurtarıcı aramıyorum; münzeviliğimden bilgelik fışkırmıyor, bu rotanın ermişi de değilim, rindi de.

Henüz yolun başındayım. Yukarıda kalabalıklar içindeydim, onların ve kendimin pisliklerini görmezden gelir, kamufle ettikleri çirkinliklerden bihaber yaşardım. Şimdi ise, ibaret oldukları aşikar noksanlıkların kesif kokusuyla birlikte sadeleşiyor, kin ve nefrete karşı cephelenip tevazuyu öğreniyorum. Görünen dünyanın bana biçtiği üst sınıf rol gereği, bir dağ evi istirahatine ve halkın erişemeyeceği doruklarda bir inzivaya layık değildim. Sıçrama yapabileceğim sağlam bir taban bulma ümidiyle, uygar insanın ayıplı yanlarını utanarak dışladığı dip dünyaya, kanalizasyona daldım.

Özlemiyorum yukarının deri koltuklu, bol personelli, imtiyazlı mevkilerini; göz alıcı fakat yoz varsılların bulaşıcı elit kolonilerini ve aşkların özbenlik kemirgeni ışıltılı keşmekeşliğini. İki metrelik sınırsızlığıyla devrilmez artık saltanatım, soğuk ve rahatsız taş tahtımdan indiremez kimse beni; öldürüyorum çünkü ruhumda hak iddia eden canlarımı.

Ağacın tepesindeki meyve misali ya düşüp işe yarayacaktım ya makus kaderime razı gelip zirvede çürüyecektim. Gölgesi görülen ama cismi tanımlanamayan bir eşya gibiyim bundan böyle. Sahte kahkahalar ve abartılı iyi niyet gösterileriyle çevremi saran insanlar, daha kısa ama daha hızlı mutlu olabilmek için günlerimi heba ettiğim kaliteperest ahbaplarım, kendilerini oligopol yaşam pazarının en cevval girişimcileri zanneden hodbin ortaklarım ve gözlerinde annemi aradığım katışıksız kadınlarım; tanrıça uyruklu karşılıksız sevgililerim, Afrodit’zyak kabilinde açıkgöz sevicilerim…Neredeler şimdi? Burada, bu rutubetli yeraltı dünyasında hiçbirine yer yok, kalıntıları çoktan süpürülmüş. Hatıralarımdaki bazı isimler bir anda öyle uzağa sürükleniyor ki özlemeye üşeniyorum. Oysa başlarda böyle değildi; ne ben ne kimse. Hayatlarımıza insanlar girerdi, dudaklarına meyleder gülüşlerinden öperdik. Bir başkayım artık; düşlerimdeki gün doğumlarıyla sevişiyor, mazinin sapsarı gün batımlarında erdişisel figürlerle dans ediyorum. Gayem belli: Kendimden alıkonarak devşirildiğim profesyonel burjuvayı öldürmek ve hayatıma esaslı bir ekstremofil olarak devam etmek.

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.