Ermenistan Sınırı

Ödülü Avrupa Seyahati olan bir yarışmada yirmi dört kazanandan biri olmuştu. Yüreğine sığdıramadığı sınırlara, ayakları da ulaşacaktı artık. Rüyalarında gezdiği şehirlere gidecek, düş yolculukları gerçeğe dönecekti. Bunun için bir öykü yazmıştı; içine coşkusunu ve hayallerine koştuğu bir öyküyü… Gecesini sabaha kattığı, tüten sobada anasının inlemeleri eşliğinde yazdığı bir öyküyü… Köyünün çok uzağına; bir zarf, bir vesikalık fotoğrafı eşliğinde yolculuk eden bir öyküyü. Seçici kurulun binlerce öykü içinden seçtiği, yirmi dört öyküden biri olan öyküyü.

Şehirlerin, yolların ve dağların ardında kalmış bir sınır köyünü ancak haritalar anardı, ancak haritalar anlardı. Hasta anasıyla yaşlı babasının özlem ve gurur denizine dönmüş gözyaşları eşliğinde ülkenin başkentine, kazanan diğer genç yazarlarında olduğu ödül gecesine katılmak için son bir vedayla baktı, dağ eteklerine karışmış kayalıklara. Mağrur bir sevinç kapladı içini, sonra alaycı bir utanma. Sonra ilk yolculuk, yolculuk, yolculuk…
Ülkenin başkentinde ışık kalabalığının işgal ettiği büyükçe bir salon, kravatlı ve papyonlu adamlar, makyajlı kızlar ve O, büyük seyahat öncesi verilen ödül töreninde anlaşılmaz dinginlikte çalan hafif müziğin içinde yüzmektelerdi sanki. Kazanan yirmi dört genç yazar, yan yana sıraya girmiş, geceye ve ödüllere dair yapılan konuşmaları dinlemekteydiler.

Tek tek genç yazarlar tanıtılmıştı salondaki davetlilere. Bir tek O idi uzak diyarlardan gelen, bir tek O idi sınır köyünden başkente süzülen. Diğer genç yazarlar büyük şehirlerin, paralı üniversitelerin, sıfır model arabaların ve şehir ışıklarının kuşattığı yerlerden geliyordu. Ne önemi vardı ki tüm bunların, şimdi onlarla yan yana idi ve büyük seyahate birlikte gideceklerdi.

Papyonlu adamların, yüzü boyalı kadınların konuşmaları bitmişti. Sıra genç yazarlarla sohbete gelmişti. Daha önce Avrupa’ya gidip gitmedikleri soruldu. Her biri gittiği ülkelerden, şehirlerden bahsetti. Hayran duyduğu uzak şehir hikayelerini anlatmaya koyuldu. Her biri ne çok yer gezmişlerdi, ne çok yer görmüşlerdi; New York, Paris, Londra, Roma, Madrid, Münih… Dünyanın en gözde en büyük şehirlerine, ülkelerine gitmişlerdi. Şimdi konuşma hakkı ondaydı. Aynı soruya onun cevap vermesi gerekiyordu. Duraksadı önce –bu duraksama utandığı ya da kendini kötü hissettiği için değil, gerçekten düşünmek için yapılan bir duraksama idi-, meraklı gözlerle onu süzen bakışlara yöneldi. Her bir çift göze bir bir ve kısa kısa bakışlar attı. “bende bir kez Ermenistan’a gittim.” dedi. Herkesin beklediğinden farklı bir yerdi Ermenistan. Papyonlu adam büyük ülkelerden, şehirlerden bir yer beklediğinden olacak ki şaşkınlığını gizleyemeden “Ermenistan demek, peki anlatır mısın bize bu seyahatini, nasıl gittin, nereleri gezdin.”. hiçbir mahcubiyet, hiçbir söz, hiçbir aldanmışlık masumiyetin önüne geçemezdi. “Bizim köy”dedi. “bizim köy Ermenistan sınırında. Arkadaşlarla Aras nehri’nde yüzmekteydik, fark etmeden Ermenistan sınırına geçmişiz. Yüzdükçe yüzüyorduk ki sınırda bekleyen Ermeni askerlerin sesleriyle durduk, meğer epey bir geçmişiz sınırı. Yaklaşık yirmi dakika kadar da Ermenistan ı gezmiş olduk. İşte ilk yurt dışı seyahatim böyle.”

Salondakilerin alaycı gülüşlerine anlam verememişti o an. İyi niyetinin zemheri fırtınasıyla susuşturdu kalbinde büyüyen köy şarkılarını. Bir aya yakın çoğu yerini gezdi Avrupa’nın. Ülke ülke, şehir şehir dolaştı. Köyünde alkışlarla karşılandı. Hasta anasına, yaşlı babasına dağ gibi sarıldı. Aras Nehri’nin görkemli suyunda yaşadıklarını anımsadı ve kalbinin toprak evlerine, ilk yurt dışı seyahatinin Ermenistan olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Kasım 2014 Kars

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful