Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Son zamanların en çok ses getiren filmlerinden biri olan “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” ilk bakışta sıradan, kırık bir aşk hikâyesi gibi durabilir. Ancak yazarın hassasiyetlerini biraz fark etmeye çalıştığınızda bu algıyı yıkacak onlarca şey göze çarpıyor filmde. Aslında filmi  üzerine bir şeyler karalarım fikriyle izlemedim. Doğrusunu isterseniz filmi izleyeli üç gün oldu. Gelgelelim, kafamın içinde gezdirdiğim diyaloglardan bir türlü kurtulamadım bu süre zarfında. Üçüncü günün sonunda filmi tekrar açıp izleme ihtiyacı hissettim. İzledikten sonra da bir şeyler karalama ihtiyacı… Filmin hikâyesi ve sinematogafisi ile ilgili çok az şey söyleyeceğim çünkü değinmek istediğim bambaşka noktalar var. Bu sayede izlemeyenlere de fazla “ipucu” vermemiş olacağım sanırım. Ama yine de filmi izlemeden yazıyı okumanızı tavsiye etmem.

Renkler, görüntünün doygunluğu, Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları’nın kırk yıllık partnermişçesine gösterdikleri uyum, edebi yönü kuvvetli bir sürü replik ve diyaloğun oyuncular tarafından asla -insan burada bunu söylemez yahu- dedirtmeden, naif, ve hayatın doğal akışı içinde oldukları hissinin her an canlı tutularak izleyiciye sunulması gibi fiziksel faktörler filmin izlenilebilirliğine hayli katkı yapmış.  Bir de bilinmesi gereken önemli bir nokta, filmdeki Müzeyyen karakterinin kitaptakinden biraz uzak olması. Müziklerinin özensiz olduğunu ve filmin ruhuna uyum sağlamadığını söylemeden geçmeyeyim. Fakat bir roman uyarlaması olan filmin metni o derece kuvvetli ki, bunu görmezden gelmek o kadar da zor olmuyor.

“Hayat böyle bir şey işte! Belki de ayrılıklarla az acılı bir ölüm provası yapıyoruz. Ne kadar çok ayrılık, o kadar hazırsın ölüm acısına.”

Filmin bir çok yerinde ilişkiler üzerine kafa yormuş bir yazarın bu çarpıcı tespitlerine rastlıyorsunuz. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’yu da sıradan bir aşk filmi olmaktan çıkaran yegane sebeplerden birisi bu yazar. Yani Arif karakteri. Doğrusunu isteseniz benim -artık çoğu kimse tarafından kısa sayılmayan- hayatım boyunca izlediğim filmler arasında ilişkilere bir erkeğin gözünden bakmış tek film. Ve bu filmi bir kadın yönetmenin çekmiş olmasını hiç ironik bulmuyorum. Sanıyorum, bu bana ve hepimize insanın ne kendini, ne de bir hemcinsini gerçekten tanıyabilmesinin mümkün olmadığına dair bir ipucu da veriyor.

arif ve müzeyyen

arif ve müzeyyen

Arif romanını bitiremez, romandaki kadının karakterini bir türlü oturtamamıştır kafasında. Kadın, adamı terk etmiştir etmesine ama yazar bunun için bir sebep sunmayı bir türlü becerememiştir. Ve bu sorunun cevabını arar durur film boyunca. Neden gitti? 

Bu sorunun cevabını (ki yazar, hikâye boyunca bu sorunun bir cevabı olduğuna ya da olmadığına dair belirgin bir sonuca varmamış gibi görünüyor) avucunda tutan kadın Müzeyyen’dir. Müzeyyen karakterinde vücut bulmuş; sınırları belirsiz, oldukça zeki, ruhunda biraz fahişelik ve huzursuzluk olan ama gözlerindeki dinginlik hiç bitmeyecekmiş hissi veren güçlü kadın, bu tutunamamış ama iyi yazarın limanına dönüşür kısa sürede. Filmin başlarında Arif Müzeyyen’e aşık oldukça kafasında biriken, erkeğin dünyasına ait sorular öyle doğru tespit edilmiş ve yazıya dökülmüş ki; filmi izlerken yazarın kalemini yansıtan dış sesleri geriye alıp tekrar tekrar dinlemek ihtiyacı hissedebilirsiniz. Fakat Arif naif bir adamdır. Bu soruları -bir kadının aksine- Müzeyyen’e sormaktansa kendi kendine cevaplamaya çalışır. Onların peşinden koşar. Doğanın kendisine biçtiği kaba ve eril tavrı aşmış/reddetmiş bir erkeğin dünyasına ait davranış biçimlerinin bu kadar iyi yansıtıldığını başka bir filmde gördüğümü hatırlamıyorum.

492291087_1280x720

“Gitmek mi zor kalmak mı zor? O sabahı gel bana sor.”

Yadırgayabileceğiniz ya da üzerine konuşulması şart olan iki sahne var filmde. Bir tanesi: Arifin gördüğü çarpıcı bir rüya. Müzeyyen’in masada oturan dört adamdan birinin “güvenli” kolları yerine, bir pervane böceğine dönüşüp ışığa doğru uçtuğu bir rüya bu. Müzeyyen bu rüya’yı duyduğunda sadece uçmaya dair kısmı onu cezbeder. Yazar bu cevapla Müzeyyen’in karakterine ve geçmişine dair çok önemli sonuçlar çıkarmamızı sağlıyor.

tumblr_nlm929CAbW1sr8mjao1_500

İkincisi ise Arif’in kahvehanedeki arkadaşlarıyla ilişkiler ve kadınlar üzerine konuştuğu sahneler. Bu sahnelerde kahvehanedeki adamların fikirlerini ifade ediş biçimleri son derece naif, fakat söyledikleri çok sıradan ve dümdüz. Burada Arif ve diğer erkekler arasındaki kadınlara bakışın farkını ortaya çıkarmak için kurulmuş bir mizansen görüyoruz. İlk bakışta biraz göz tırmalasa da oyunculukların doğallıktan uzaklaşmaması sebebiyle kesinlikle rahatsızlık vermiyor. Özellikle bu kahvehane sahnelerinde yazarın Müzeyyen karakterini Arif’e olan tavrıyla ilgili dolaylı olarak yargıladığını söyleyebiliriz. Hatta hayatına giren diğer erkekleri de tüketerek kendine yaşam enerjisi sağladığını düşünmüş olmalı ki; yazar Müzeyyen karakterini yaratırken O’na bir nefret ve kin duygusuyla yaklaşıyor. Bunu O’nu filmin sonunda yalnız bırakmasından da anlayabiliyoruz.

“Gitmezse roman olmaz.”

Yazar bu sözü filmin yan karakterlerinden olan popülist bir yazarın ağzından sunuyor bize. Müzeyyen’in eski kocası Burak Tanrıverdi’nin ağzından. Karakterleri kavuşamayan o ünlü romanların hepsine birden bir nazire yaparcasına… Ya da bu anafikrin aslında çok satan bir klişe olup olmadığına dair düşündürmek istiyor hepimizi bilmiyorum.

Burak Tanrıver’di ile Arif’in yalnız kalıp Müzeyyen’i konuştukları sahneden bahsetmek istiyorum. Burada geçen diyaloglarda iki adam -aynı kadından- bahsederken birbirlerine o kadar zıt tavırlar sergiliyorlar ki; film, aşık olan ve olmayan iki erkek arasındaki farkı biraz da nobran bir tavırla yüzümüze vuruyor.

Fakat-Müzeyyen-1

“Hayat bizi yalancı çıkarana dek, bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.”

Son olarak filmin bir erkek ve bir kadın üzerinde çok farklı etkiler bırakacağı kanaatindeyim. Bir de, uyarlandığı aynı adlı romanın, yazarın hayatından incelikli kesintiler taşıdığı hissine kapılmamak elde değil diye düşünüyorum. Filmin gerçeğe bu denli yaklaşabilmiş olmasını buradan, her şeye rağmen naifliğini koruyabilmiş olmasını ise yine İlhami Algör’ün kaleminden bilmek gerek. Çiğdem Vitrinel ise getirip bunu bir kadının kadrajının önüne koymuş. Bir erkeğin kaleminden çıkmış bu kitap, bir kadın yönetmenin ellerinde adeta ete kemiğe bürünmüş.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful