Gündüzleri İmha Operasyonu

Kadının göz bebekleri, ıssız bir bozkırın tam ortasına düşmüş bir yakamozu, kundağa sarıp dağ eteklerine taşıyan herhangi bir tanrının avuç içleri gibi parıldıyordu. Karanlık odada, arkasındaki duvara yansıyan, cızırtılı mum ışığına inat, ters bir akımla hareleniyor, sonra yeniden karanlığı yırtmak için yerden yükseliyordu… Meryem eğer yaşasaydı, muhtemelen güzelliğinin yanından bile geçemezdi… Ve İsa son yemeğini, yer sofrasında yiyordu…

Adam, geniş pencerenin iç pervazına yaşlanmış, aşağıda Tünel girişi, Galip Dede ve İstiklal’in birleştiği noktayı gözetliyordu. Kızıllaşan sokak lambaları, toz bulutunun arasından sıyrılmaya çalışıyordu.

Tüm bu karanlığı bölen renk cümbüşünün arasından, sırt çantaları ve maskeleriyle iki çocuk hızla geçtiler. Birkaç küfür, sokağın duvarlarına çarptı. Yukarı tepeleri, bağırtılar inletiyordu.

“Görebiliyor musun?” dedi kadın.
“Görebiliyorum, her şey sarı…”
“Sarı mı, renk körü müsün sen?”
“Yaşa bağlı Maküla Dejenerasyonu diyelim…”
“Maküla mı?” dedi. “O nedir?”
“Maküla; sarı nokta da denilen ve keskin görmeden sorumlu retina tabakasının ortasında çok küçük bir alanı kapsar ve bu noktanın hasara uğramasıyla oluşan yeni durum, Maküla Dejenerasyonu’dur…”
“Yaşa bağlı dedin, yaşlanıyor musun?”
“Daha çok tecrübe diyelim…”
“Tecrübe mi?”
“Göz bebeği, yaşantının ağır sarsıntılarını kaydeden herhangi bir video kayıt cihazıdır, sarı lekeler bölümlerinden her biri…”
“Bu gece kayıtta mısın?”
“Elbette…” dedi adam “Biliyorsun Mobese’ler kapalı…”
“Böyle deme…” dedi kadın “Henüz çok gençsin…”
“Daha çok geç diyelim…”
“Herkes geç kalır üzülme…”
“Yeniden üzülmek için, herkesten daha dirayetliyim…”

Karşı duvarın dibinde, sakallarını sıvazlayarak mum ışığında oturan tanımadığı çocuk, sırt çantasından çıkardığı “Doğu Yakası”nı okuyor; diğer yanda, iki adam ve bir kadın günün değerlendirmesini sessizce yapıyorlardı. Kapıcının karısının, içeriye sığındıklarını gördüğü için getirdiği kek, duvar dibinde, beton bir kalıba dönüşmek üzereydi…

Kadın ayağa kalktı, perdeyi araladı. Fırtına yeni başlıyordu.

“Yeniden üzülmemek dediğin, bir tecrübe meselesi midir?” dedi kadın…
“Ben daha çok kaybetmeler ustasıyım, öyle diyelim…”
“Şüphesiz ki, veteranlar çok maç kaybedip, her seferinde yeniden başlayan göbekli adamlardır…”
“Yalnızken insan, açık unutulmuş bir hesap makinesinden farksızdır…” dedi adam, kadına bakamazken…

“Ekranında sıfır yazıyorsa, sadece pil ziyanından başka bir şey değildir öyleyse hayat…”
“Öyle…”
“Sıfırdan, bir başka yere taşınmak istemez misin?”
“Bir gün Ankara’da; Dikimevi’yle Kurtuluş arasında Tren bozuldu… Bana kalsa tamir olana kadar, orada bekleyebilirdim…”

“Gece uyurken salyalarını tutamayan çocuklar gibisin…” dedi kadın…
“Sevgililer Günü Katliamı’nı duymadın mı hiç?”
“Biliyorsun, artık katliam tarihlerini aklımızda tutamıyoruz, öylesine çok…”
“Öyleyse dinle!” dedi adam.
“Peki…” dedi kadın “Peki, dinleyeyim…”

“Al Capone’un Bugs Moran’ı öldürmek için planladığı ve eyleme koyduğu hadisedir bu… Çalınmış bir polis arabası ve polis üniformaları ile Bugs Moran’ın mekanına gelen Capone’un, siyah giyimli adamları içeridekileri duvarın önüne dizip, teker teker ates açmıştı… Sadece içeride bulunanlardan biri, gerçek polisler gelene kadar yaşayabilmişti… Bir polis, onu kimin vurduğunu sorduğunda adam cevapladı sakince: kimse, kimse vurmadı…”
“Buradan çıkarmam gereken herhangi bir anafikir var mı?” dedi kadın, karanlıkta sokağın ucuna öylece baktı.
“Var… Ölen biri bazen, olayın failini bilen tek insan olabilir…”
“Nihai karar çıkana kadar beklemelisin bence…”
“Herhangi bir soyguna katılmış, herhangi bir siyah ellilik şavrolenin kaderidir bu…”
“Nasıl bir kader?”
“Terk edilmişlik…”

Bir fişek, İstiklal yönünden gelip, hızla köşedeki binanın duvarına çarptı. Sokak aydınlandı. Kıyamet kopmak üzere olmalıydı…

“Hem zaten…” dedi adam “Yoksul mahallelerinden klimalı belediye otobüsleri geçmez ve doğu toplumlarında genellikle, enişteye güven esastır…”
Gülümsedi kadın… Bir çavlanın, kayalıkların üzerinden dökülüşü gibi gülümsedi…

“Ben bir kez daha seversem eğer, gel bi halı saha yapalım…”
“Büyük bir derbinin, iptal oluşu gibi…”

Adam mağrur ve dirayetli kadının, yüz çizgilerine vuran kent ışıklarını izledi. En son bu yıldızları, eski bir köy yangınında görmüştü. Öylesine cesur, öylesine tutsak… İçinde korkak bir peygamber, veda busesinin son eskizlerini çıkarıyordu…

“Dedektifler bunun için var…” dedi kadın…
“Hiçbir yalan söndürmedin sen öyle mi?” dedi “Kıvrımları derin, avuç içlerinde…”

Sokak arasında marşlar söyleniyor, gece ısınıyor, bir halk ayaklanması, düşlerini orta yerinden yırtıyordu…

“Paris için akşam ezanı…” dedi. “Öylesine tuhaf…”
Kadın öylece baktı, uzağa… Zincirlerinden boşanmayı bekleyen, genç bir tay gibi öylece genç, öyle duru…

“Senin için geç değil bak, inan bana değil…”
“Ben hazırım” dedi kadın “Ben seninle delirmeye hazırım…”
“Böyle zamanlarda şiir yazmak gerekir…” dedi adam.
“Böyle zamanlardan sonra, bir roman yazmak varken?”

“Neruda şunu demişti işte…” dedi
“Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi.
Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey!”

“Bir Kadın ozansa şunu demişti…” dedi kadın
“Bombaların açtığı çukurları dolduruyoruz / Yeniden şarkılar söylüyoruz / Yeniden tohumlar ekiyoruz / hayattan ümit kesilmez çünkü…”

“Biz çaresiz yaşamaya alışmışken, bu senin yaptığın, yasaklanması gereken herhangi bir sucuk reklamıdır…” dedi adam…

“Seninle kalıp delirebilirdim…” diye yineledi kadın…
Adam baktı, öylesine baktı, boş bir bozkır yüzeyi gibi…
“Belki de kafatasımın içinde babamın spermlerini saklıyorum…”

“Kendini döven adam…” dedi kadın…
“Kendini bilen adam…”
“Belki de haklısın…” dedi kadın “Böyle zamanlarda, bir şiir yazmak gerekir…”

Bir Akrep, sokağın başında durdu. Belli ki çevreyi gözetliyordu. Kadın, sigarasının dumanını perdeye üfledi, duman sarıya bulanarak odanın içinde dağıldı… Ece Ayhan, kadının gerdanını, solgun bir halk ayaklanmasının kalbinden, gecenin devrimine taşıyordu…

“Bir idam mahkumuna son sözünü sorabilecek bir insan değilim ben…” dedi kadın…
“Robin Hood’un sonunu hiçbir zaman öğrenemedim zaten…”
“Hadi kalk!” dedi kadın “Bir devrimin romanını yazacağız…”

Adam, kibritin hışırtısını dinledi, ilk dumanı içine çekti ve korkak bir titremeyle cama yansıyan kırmızılığı gördü…
“Ben…” dedi, yudumladı…
“Ben, kimsenin hatırasını devralamam…”

Kadın çantasını sırtına geçirdi. Belki böyle zamanlarda, cesur bir kadın için, uzun ve lirik bir şiir yazmak gerekirdi ama, an dediğin herşeyden ve herkesten daha kısaydı…

Köşe başında ayrıldılar. Uzakta, Tramvay raylarının üzerinde, park lambaları yanan bir TOMA, sinsice yaklaşıyordu…

Kadın İstiklal’deki duman bulutunun arasında kayboldu. Gezi Parkı’nda, tek bir ağızdan “Yaşamak bir ağaç gibi, ağaç gibi tek ve hür…” dizeleri yankılanırken adam, apartmanın önünde yanan çöp konteynırını sokağın öbür ucuna kadar sürükledi. Bilmediği sokakların arasında, bilmediği zamanlardan birinde bulduğu bir telsizden, evrenin sonsuz boşluğuna seslendi:

“Merkez!”
“Merkez dinlemede!”

“Burada acilen kahve ve şiire ihtiyacımız var…”

3 Haziran 2013

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful