Hayallerim Çok Güzel Rötar Yapar

[FLUCTUAT NEC MERGİTUR / YALPALAR, AMA ASLA BATMAZ.]

PARİS ŞEHRİNİN MOTTOSU

 

O sonbahar döküntü bir Peugeot 105 kullanıyordum. Diyebilirim ki, saatte yüz kilometre hıza eriştiğinde, bir uzay mekiğinin fırlatılışı kadar çok ses ve titreşim yaratıyordu. Yenilenmeyi reddeden kapı vidaları ve çürümüş yaralarının arasında, delinmeye başlamış solgun bir bedeni vardı.

“Zaten öyle değil midir?” dedim kendi kendime “Bir kadın da” dedim “Saatte yüz kilometre hıza eriştiğinde bir uzay mekiğinin fırlatılışı kadar çok ses ve titreşim yaratır. Yenilenmeyi reddeden kapı vidaları ve çürümüş yaralarının arasında, delinmeye başlamış solgun bir bedeni vardır.”

Caddenin karşısında Karim yürüyordu. Besbelli yine el altından ot satacağı birilerini arıyordu bu herif. Her neyse şimdi konumuz bu değil.

Sonra dedim ki kendi kendime “Bir kadın” dedim “Birinden giderken” dedim “Daha da hızlanırsa yoldan çıkar, fren tutmaz” dedim “Kaybolur” dedim “Bir uçurumdan atar seni” dedim sonra “Sakat kalırsın oğlum” dedim “Hayatını siker atar lan!” dedim.

***

Orly, Paris’in ikinci büyük havalimanıydı. Charles De Gaulle’den arta kalan dünya, bu kapıdan şehrin içine boşaltılıyordu. Terminaller kentlerin sürahileridir çünkü biraz da. Havadan gelir, bardağa dolar, birkaç yudumda, hop! Öylece biter… Şehirler diyorum, büyük şehirler, yutar adamı…

İnanmayan varsa Ahmet Kaya’ya sorabilirdi belki ama, kendisi de bu kentte öldü, zaten biliyorsunuz…

Hangarların önündeki açıklığa kurulmuş otoparkta, biçimsiz park etmiş iki Renault Espace’ın arasında motoru durdurdum. Gıcırdayan kapıyı açtım. Zorlanarak indim. İçeriden sırt çantamı çekiştirip aldım. Anahtarı kapı deliğine sokup çevirdim, kilitledim, yürüdüm.

Bu kente geleli sanırım iki buçuk aydan fazla zaman olmuştu. Oldum olası ama nedensiz bir biçimde Fransa’ya karşı tuhaf bir ilgi duymuşumdur. Bir çeşit çekim gücü diyelim biz buna…

Sanki reenkarnasyon diye bir şey varmış gibi; sanki önceden de buradaymışım da, alkolik bir video tamircisiymişim, sanki bir koma sonrası hastaneye kaldırılırken yolda ölmüşüm gibi…

İstanbul’daki şirketin bir çeşit eğitim bahanesiyle beni Atatürk Havalimanı’ndan buraya sepetledikleri gün, Beylikdüzü’ndeki eve koşturup, birkaç saat içerisinde geri dönmüş, o geceki ilk Türk Hava Yolları uçuşuyla Charles De Gaulle’de inmiştim.

O gün bu gündür, zenci kovboylara umutsuzluk satan bir göç tacirini, köşe penceresinden izleyen bir işçi bloğunda oturuyor, Kırmızı plastikle kaplanmış siyah beyaz Retro bir televizyonun karşısında battaniyeye sarılıp uyuyakalıyor, tam manasıyla orijinal bir Petit Beurre bisküviyi çay bardağının içerisinde ezerek yiyor, işe gelirken kentin en uzun çevreyolunu kullanıyordum.

***

Büyük kanatlarında D-6 yazan hangarın iç içe geçmiş kapılarından küçük olanının kart okuyucusu kısmına kimliğimi okuttum. Bir kilit bırakma sesinin ardından kapı açıldı. İttim. Parlak ışıkların altında ışıldayan gıcır gıcır bir Airbus A320 Neo beni karşıladı. İçimden bir ıslık çaldım. “Vay anasını” dedim kendi kendime “Daha hızlı terk etme isteği insanoğluna neler yaptırıyor…”

***

İzmit’li bir arkadaşım vardı. Hava kuvvetlerinden Türk Hava Yolları’na uzanan bir başarı hikayesini taşıyordu çantasında. Ödüller, uçuş magazin dergisi röportajları, mil reklamı fotoğrafları falan filan…

17 Ağustos 1999 gecesi sabaha karşı tam 3’te Stuttgart-İstanbul seferinin son dakikaları için Marmara Denizi’nin üzerinde Boeing 737’si ile iniş için alçalmaya başlamış. Flaplar açık, hız frenleri hazır, iniş takımları kilitli ve İzmit körfezi’ni sarmalayan ışıklar parıldar…

O denli yüksekte uçuyorsanız eğer, kokpitin bütün camlarından, ders kitapları haritalarından gördüğünüz her yere dokunacakmış gibi hissedersiniz…

O gece bütün körfezi görmüş Ali. Ali Emin Kadiroğlu. Hava pilot yüzbaşı. Ödüller, madalyalar işte, bilirsiniz… Sizi kullanacak herkes, önce ödülünüzü verir. Bilmelisiniz…

Gözünün önünde kentin yıkılışını görmüş o gece. Annesi, babası, sevdiği kız… Hepsi…

Ali’yi ziyarete gidiyordum bazen. Kafasında bir savaş uçağı pilotu şapkası. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinde hangi ağaca sorsanız, size gösterir…

Gördünüz mü sayın okuyucu, daha hızlı terk etme isteği, insanoğluna neler yaptırıyor?

***

Hangarın içine doğru yürüdüm. Bir Boeing 777 test uçuşundan dönmüştü. Normal şartlar altında, bunlar Fransa’da çok fazla kullanılmaz. Yerli malına önem veriyor adamlar. Airbus kullanıyorlar çoğunlukla. Bir zikirmatikten daha fazlası…

Yazı karakterleri için hazırlanmış dev brandalar, uçağın iki yanındaydı. Dört ya da şu an tam hatırlamıyorum belki de beş işçi, uçağın iki yanına kurulmuş asansörler üzerinde, kuyruk bölümünü boyuyorlardı.

“Ooo, gelmişsin beyim…” dedi. Döndüm. Yadigar abi…

“Geldim” dedim “Sen de gelmişsin abi…”

“Geldim” dedi “Yine buraya yolladılar. Leş gibi kimyasal kokusundan gebereyim diye…”

Gülümsedim. Yürüdüm. Elimdeki kontrol listesine bir göz attım.

“Çocuğu ne yaptın abi?” dedim “Hastaneden çıktı mı?”

“Yok” dedi “Bugün alacağım öğleden sonra. Grev yerine bir gideyim de…”

“Daha bitmedi mi?” dedim.

“Yok” dedi “Daha çok bağıracağız ama, Fransızcam yetmiyor.”

***

Bir proleter devrim için gerekli şartlar şunlardı: Bir adet Das Kapital, Vodka ve Yadigar abi…

Bir keresinde, yani seksen sonrası, Mamak Cezaevi’nde çektirdiği bir fotoğrafı göstermişti. Stalin’in aynısı bıyıklar, aynı keskin bakışlar. Cezaevinden çıkınca bir tanıdık vasıtasıyla buraya gelmiş. Paris metrosu’nda kaybolduğu günü, hep kahkahalarla anlatır.

Aslında hikaye tam olarak şöyleydi: Doksan birde hapisten çıkınca, oturup düşünüyor. Zeki adamdır kendisi ama eski mahkum, ne yapsın? İşi gücü yok. Esasen bir boksördür aynı zamanda. Bir turnuvaya katılma bahanesiyle kendine bir karate kursu gibi bir şey buluyor. Köylüleri miymiş, neymiş. Herneyse uzatmayalım, gel zaman git zaman, bunu bir turnuva için Fransa’ya yollayacaklar. Bu ayarlıyor tabi durumu kafasında. Birkaç gün kalmış buraya gelmesine ama bir arkadaşı var. Neydi adı. Ha Lütfü. Yok hayır Zülfü. Aman ya da ne bileyim. Bu herif Yadigar abi’ye küsüyor. Meğer adam “Beni niye Fransa’ya götürmüyorsun?” demeye getiriyor. “Hani canciğer arkadaştık?” demek istiyor.

Yadigar abi’den bir şey istemeye görün. Malını mülkünü sizin üzerinize yaptırır. Ha pek bir şeyi yoktur ama, 10. Bölge’de çok güzel bir balkonu ve balkonunda fesleğenleri var. Görmelisiniz…

Yadigar abi, gidip aynı adama yalvarıp yakarıyor. “Usta” diyor “Dövüşmek istiyorum” diyor “Çünkü ne şarkı söyleyebiliyorum ne de dans edebiliyorum…” diyor. Yani bunu Rocky söylüyor aslında ama, sanırım Yadigar abi’de böyle girmiştir söze. İkna kabiliyeti yüksektir. Kabul ettiriyor sonunda. Alıp Lütfü’yü de getiriyor.

Her neyse uzatmayalım, Paris’e ayak basar basmaz turnuva ekibi bir tarafa, bizimkiler bir tarafa… Günlerce Metro istasyonlarında yatıp kalkıyorlar. O denli büyük bir karmaşanın içine ilk kez düşen, iki adam, tünellerin arasında kayboluyor… “Bari bir gün ışığı görelim” diyorlar…

Bir köylüleri var. Elancourt’ta oturuyor hala. Götün önde gidenidir. Eski devrimci. Herkes öyle bilir ama bildiğiniz göttür kendisi. Yadigar abi ve Lütfü “Ona gidelim, bizi dışarda komaz” diyorlar…

Geceler, günler boyu arıyorlar adamı. Buluyorlar da sonunda ha! Zili çalıyorlar, adam kapıyı açıyor ama “Olmaz” diyor “Polis beni takip ediyor…”

Yadigar abi, o adamı hep küfrederek anlatır. Yadigar abi, düz bir adamdır. Zaten siz hiç boksör estetiği diye bir şey duydunuz mu? Elbette hayır!

Yadigar abi “Onun polis dediği polis değil, karısı” der durur hep. Her içişimizde bunu anlatır. Neredeyse o son bir aydır. Her gün…

Çok küfreder. Çok güzel küfreder hem de… Hiç bilmediğiniz küfürleri ondan öğrenebilirsiniz. Üstelik seri biçimde küfreder. Tam anlamıyla Fransızca konuşamaz belki ama, bir Fransız’ın anasına bacısına seri biçimde, üstelik ağdalarıyla birlikte Fransızca küfredebilir. Bunu ben de D-6’da boyadığımız o Noel baba desenli Air France uçağının kanadının üstünde çalışırken öğrendim.

***

İlkokula giderken bir gün, annemin arka odadan gelen çığlığını duymuştum. Nasıl bağırıyor ama, görmeniz lazım. Her neyse, beni evin içinde terlikle bir kovalayışı vardı anlatamam. Yani şu an anlatıyorum ama, aslında anlamazsınız. Döve döve haşat etmişti beni o gün. Hiç o kadar kızgın olduğunu hatırlamıyorum.

O gün ilk kez küfretmeyi öğrenmiştim. Öğrenmiştim ama unutmamak için de defterlerimden birinin arasına yazmıştım. Bu yüzden bir temiz dayak yedim işte…

Ben hep unutmamak için yazarım, söylemeye utandığım için. Anı dediğiniz şey bu değil midir zaten? Bir çeşit küfürdür hatıralar, bilirsiniz…

***

Yadigar abi, yani esasen Yadigar Aydoğan, Kırşehir’lidir. Çok güzel Neşet Ertaş türküleri söyler. İşin tam kaynağından. Ahmet Kaya hayranıdır aynı zamanda…

Ahmet Kaya’nın adını duyunca oturur bir güzel ağlar. Ahmet Kaya bir çeşit göz yaşartıcı bombadır çünkü böyle adamlar için…

Sürgün gitmek, ölen güzel arkadaşlar, kalan kahpe adamlar falan, bilirsiniz…

***

O akşam dördüncü dublemizi yudumluyorduk. Hani şu 10. Bölge’deki fesleğenli balkonda. Çocuk içerideydi. Çocuk kim mi? Ahmet… Yadigar abinin tek varlığı. Karısından hatıra…

Ilık bir esinti sokaktan balkona doluştu. Perde aralığından salon duvarındaki fotoğraf çerçeveleri görünüyordu.

“Öyle işte…” dedi “Fotoğraf çerçeveleri bizim gibi adamlar için bir mezarlığa çok erken dönüşür…” dedi.

“Öyle abi…” dedim “Babam da bunu diyor…”

“Düşlüyorsun öldürüyorlar, Seviyorsun öldürüyorlar… Ne yapalım lan biz? Çok güzel ölüyoruz ama…”

Dili peltekleşiyordu. Devam etti:

“Doksan birde hapisten çıktığım gün, Keskin’e döndüm. Eve girdim. Kimse yok. Tuhaf bir koku. Nasıl ama. Hani böyle küf kokar. Onun gibi. Ha öyle işte, böyle buruk, tuhaf…

Ev topraktır bizim. Ama anam temiz kadındır. ‘Bu ne koku?’ dedim o an. Yav anlatamam. Bir şey eksik. Beş altı aydır haber de alamamışım zaten kimseden. Nasılsa çıkacağım diye ben de umursamadım. Bekledim öyle. Neyse, yürüdüm arka odaya. Boğazım düğümlendi orda. Babam… Divandan aşağı düşmüş. Nasıl zayıflamış anlatamam. Nasıl bitkin. Ağlıyordu. Leş gibi kokuyordu bir de. Zaten konuşamaz. Felçli. Şimdi hiç anlatamıyordu derdini. Kaldırdım yerine yatırdım. Sarıldım bir de. Anam yok. Bakındım yine yok. E babam da cevap vermiyor. Salyaları akıyor burdan böyle… Neyse koştum. Mahallenin sonunda Muharrem’i gördüm. Babası Muharrem Ertaş’ı çok severmiş. Biz hep sevdiğimiz adamların adını koyarız çocuklarımıza. Gülfer ebe’nin oğlu bu. Koşuyordu.

‘Dur’ dedim ‘Ne oldu?’

‘Abi bi otur’ dedi Çeşmenin yanına oturttu beni.

‘Ne oldu lan?’ dedim.

‘Anan öldü abi…’ dedi.

‘Peki Zeynep? Zeynep nerde?’ dedim.

‘Abi’ dedi ‘Bi dur hele, sakin ol…’

Zeynep sevdiğim kızdı. Öğretmen olacaktı. Oldu da sonra. Ama beni bekledi. Bekledi lan. On bir yıl. Senede bir, bilfiil ziyaretime geldi. Sevmese niye gelsin? Sevmese niye beklesin?

İstanbul’da buldum onu. Köyle ilişkisini kesmiş o yıl. Nişanlanmış. Utandı besbelli. İnsanın umudunu tüketen de budur. İnsanın canını acıtan şey, bir daha kuramayacağı düşlerdir…”

Öyleydi. Yadigar abi haklıydı. İnsanın canını acıtan şey, bir daha kuramayacağı düşlerdi. Öyle sanki anadan üryan, eksik…

Yadigar abi, sonra kendini buraya atmış. Belki öyle aşık olmamış ama, yine çok sevmiş, saygı duymuş, evlenmiş…

Ahmet down sendromluydu. Eşi Ahmet’i doğururken ölmüş. Bir acı silsilesi değilse ne bu?

***

Yadigar abi’yi sevmek Lenin’e şirk koşmak gibi bir şeydi aslında. Kafasında onca şey olmasa, Türkiye’de devrim olmuştu eminim. Hatta bununla da yetinmemişti, kendini “Sürekli Devrim”e adamıştı.

Zeynep’e çok kahretmişti Yadigar abi. Tam her şey yoluna girecekken bu terk ediliş, hiç olmayacak şeydi vesselam.

***

“Lisede bir arkadaşım, yalnızlıktan kalorifer peteğinin üzerinde buz tuttu” dedim konuyu değiştirmek için. Gülümsedi.

İkimiz de iliklerine kadar yalnız adamlardık. İkimiz de öyle… Oysa ben o zaman, düşlerim var zannediyordum. Ne kadar da yanılmışım…

***

Sekiz ay on üç gün sonra, Kadıköy iskelesinin demir korkuluklarına yaslanmış sigaramı içiyordum. Sonbahar soğuğu kendini iyiden iyiye hissettiriyor, lodos boğazdan buraya doluşuyor, kapıdaki kışın gelişini haber veriyordu. Anlamsız ve yersiz bir titreyişe tutulmuştum.

Daha dün, Paris’ten dönmüş, neredeyse o gün on iki on üç saat uyumuştum. Evde yenilecek hiçbir şey yoktu. Dışarı çıktım. Halit abi’nin büfesine gittim. Bir çay içtim. İki simit yedim.

Kente yabancılaşmıştım sanki. Nasıl yabancılaşmayayım? Ama seviyordum İstanbul’u… Deli gibi seviyordum. Çünkü, bu kentte aşık olmuştum. Gerçi kızın haberi yoktu bundan ama, olsun, bırakın işte, düş kuruyorum…

Öğleden sonra iki civarı bizim şirketin Maslak’taki ofisine geçtim. Burası genel merkezdi aslında. Bilgisayar gurultuları, yazıcı cıvıltıları falan filan… Buradan nefret ediyordum. Daha çok, alanda çalışmak mutlu ediyordu beni, ferahlıyordum…

***

Esasen pilot olmak istemiştim ben çok önceleri. Annem bırakmadı ama. “Uçak düşer, ölürsün” diyordu çünkü. Kahkahalarla ona dönüp “Anne, uçağı düşürürsem, öleyim zaten…” demiştim fakat, yemedi.

Sonra bir sürü saçma sapan işe girip çıktım. Burası olunca da, hiç düşünmeden kabul ettim. Uçak boyaması yapıyoruz biz. Hani şu reklam tırıvırı işleri. Bu işi kabul ettim çünkü o makinelere hiç beklemediğim kadar yakın olacaktım.

Orada gördüm onu. Öyle güzel gülüyordu ki, durdurmaya kıyamazdınız. Ne bileyim. İnsanın içinde bu kız hep bir kahkaha atsın isteği…

Esasen şirket beni Paris’e yolladığında hiç düşünmeden “Hayır!” dedim. Burada kalırsam eğer, o eşsiz gülümsemeye hiç beklemediğim kadar yakın olacaktım.

Öyledir sevgili okuyucu. Kadınlar bir uçak gibidir. Sizi kanatlandırabilirler fakat düşürüp parçalarınıza da ayırabilirler.

Kapıdan içeri girdim. Beni Veysel karşıladı. Şu stajyer çocuk. Hani her gün burnunda sivilce çıkanlarından, tanımazsınız… Koşturuyordu.

“Hayırdır lan? Nereye? Ne oldu?” dedim.

“Ooo, abi hoş gelmişsin…” dedi.

“Hoşbulduk, hoşbulduk” dedim “Ne bu acelen?”

“Abi bugün ofisi erken kapatıyoruz…” dedi “Haberin yok mu? Akşam Nurgül hanımın düğünü var, bilmiyor musun?”

“Hangi Nurgül lan?” dedim “Nurgül kim oğlum?” dedim “Ha siktir!” dedim sonra “O kadar oldu mu lan?”

“Ne oldu mu abi?” dedi.

“Siktir et, yok bir şey…” dedim “Ne asacaksınız?”

Yadigar abi’yi düşledim o an. O beni duymadı belki ama, ben ona bir selam çaktım. “Oradan ben de geçtim abi…” dedim.

***

Sahnedeki müzik grubu, “Güvercin Uçuverdi” türküsünü çalıyordu. Koca koca adamlar, alınlarına yapıştırılmış beş liralık banknotları sallayarak geçişiyorlardı. Zaten düğün sanatçılarının repertuarlarını da oldum olası saçma sapan bulmuşumdur.

Nurgül oradaydı. Koluna buradan buraya bilezik takmışlardı.

İçmiştim.

“Bu kız entel değil miydi lan?” dedim kendi kendime, Veysel:

“Efendim abi?” dedi.

“Abinin…” dedim.

Her şey tuz buzdu işte. Hatta o an, göz göze de geldik Nurgül’le… Kibar kibar parmaklarını şıklatıyordu. Kocası olacak herif saçlarını gergedana yalatmış olmalıydı, ceketinin yakasından bir banknot dizisi fazla açılmış tuvalet kağıdı gibi sallanıyordu.

“O ceketi çıkarsana lan!” dedim “Terden sığır gibi kokacaksın…”

Veysel yine araya girdi.

“Abi seni tuvalete götüreyim mi? İyi misin?”

“Çok güzel gülüyor lan” dedim Veysel’e sarılırken. Göğüs kafesimin ikiye bölündüğünü hissedebiliyordum.

Ben de Nurgül’e gülümsedim. Selamladım. İçimden seslendim:

“Senin nezninde bütün küt saçlı kadınlardan tiksiniyorum…”

***

Taksici suskun ve donuktu. Elimdeki Miller’ın kapağına daha çok yapışmıştım. Bacaklarımın arasındaki siyah poşette birkaç tane daha vardı. Birkaç yudumda içtim.

“Nereye abi?” dedi.

“Atatürk Havalimanı’na” dedim.

“Bekledi lan.” dedim “On bir ay. Ayda bir, bilfiil aradı. Sevmese niye arasın? Sevmese niye beklesin?”

Taksici bakmadı.

“Nişanlanmış” dedim sonra “Utandı besbelli. İnsanın umudunu tüketen de budur. İnsanın canını acıtan şey, bir daha kuramayacağı düşlerdir…” dedim.

Sonra dedim ki taksiciye dönüp “Bir kadın” dedim “Birinden giderken” dedim “Daha da hızlanırsa yoldan çıkar, fren tutmaz” dedim “Kaybolur” dedim “Bir uçurumdan atar seni” dedim sonra “Sakat kalırsın oğlum” dedim “Hayatını siker atar lan!” dedim.

“Sesini açsana lan!” dedim “Ahmet Kaya çalıyor radyoda” dedim “Niye kısıyorsun pezevenk!” dedim.

Sesini açtı. Şarkıya eşlik ettim. “Kendine iyi bak” dedim “Beni düşünme!” dedim. “Allah belanı versin Nurgül…” dedim.

Adam suskundu hala. Ama sarhoş olduğumun farkındaydı. Muhatap olmuyordu herhalde. Biradan bir yudum daha aldım:

“Vay anasını” dedim kendi kendime “Daha hızlı terk etme isteği insanoğluna neler yaptırıyor…”

Taksici sordu.

“Yolculuk nereye abi?” dedi.

 

“Paris’e” dedim “İkinci köprüden gidelim, hem daha hızlı terk ederiz…”

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful