Kırmızı minibüs, virajların arasından çıktı. Puslu ormanlara sis grisi bulaşıyor, yuvarlak lambaları cızırdayarak ışıldıyordu. Karşı yamaçta bir ceylan koşuyor; Düzgün, ön koltukta yan dönmüş, bir eli şoför koltuğuna yaslı, diğeri kapıda, çamurlu yolları izliyordu. Yan camın buğusunu kazağının koluyla silip arkaya döndü:

“Hayırdır dayı? Bugün maaş günü mü?”

“Lo lo yok, illa paraya mı gideceğiz?”

Düzgün güldü. Dizel motor sesi, kayalıkların arasında yankılandı.

“Ben ne bilem, böyle doluşmuşsunuz arabaya.”

“Hele uzatma, dön önüne.”

Kırmızı minibüs, ovaya indi. Uzakta Munzur Dağları’nın tepelerini bulutlar bir örtü gibi kaplıyor, sabahın beşinde ilçe merkezinde bir kaç karga sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.

Aynı akşam, o kırmızı minibüs Zimek’te Baba Zülfü’nün evinin önünde duruyor; kapıları sonuna kadar açık, kalabalığın ortasında öylece çalışıyordu.

“Yav nasıl gelmediler?”

“Sabah bindiler tamam, akşam bekledim dönmediler.”

“Daha bekleyemedin mi?”

“Yav yoklar ha, Pülümür dediğin üç beş dam.”

Derviş, evin penceresine yaslanmış buğulu camdan dışarı bakan Baba Zülfü’yü gördü. Aşağıdan çağırdı:

“Baba hele gel, hele gel.”

Yaşlı adam, tahta merdivenleri gıcırdatarak ve pos bıyıklarını rüzgarda titreterek yaklaştı.

“Baba gel hele, sen söyle, beş koca adam nasıl kaybolur?”

“Ben bilmem ciğerim, ama şimdi Hakkı’ya da kızmak olmaz.”

“Niye baba, bu adam minibüsçü değil mi? Götürdüğü adamları getirmez mi insan?”

“Ne bilsin ha, koca koca adamlar. Çocuk gibi elinden tutulmaz ki tutasın.”

O akşam, köyün yaşlı delikanlıları, sabah gittikleri ilçe merkezinden geri dönmediler. Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam, Şah İsmail… O gece, beş evin uzak pencerelerinde sabaha kadar lüks lambalarının solgun ışıkları parıldadı.

Ertesi gün öğle saatleri, kırmızı minibüs, virajların arasından çıktı. Puslu ormanlara sis grisi bulaşıyor, yuvarlak lambaları cızırdayarak ışıldıyordu. Karşı yamaçta bir ceylan koşuyor; Derviş, ön koltukta yan dönmüş, bir eli şoför koltuğuna yaslı, diğeri kapıda, çamurlu yolları izliyordu. Yan camın buğusunu kazağının koluyla silip arkaya döndü:

“Baba Zülfü, hele de, senin haberin yok mudur?”

“Yoktur ciğerim, ben bilmem.”

“Niye baba, senin arkadaşların değil mi?”

Minibüsün penceresinden dışarı bakıp, hırsla bastonunu yere vurdu.

“Değil. Hiç giderken söylemez mi adam?”

Minibüsün içine doluşmuş adamlar, bir yandan, yol üzerinde her noktaya bakıyor, duruyor, bağırıyor, sonra devam ediyor, yine duruyor, ama bir an önce ilçe merkezine yetişmek için sabırsızlanıyordu.

Derviş radyoya elini attı. Hakkı yetişti. Düğmeyi çevirdi.

“Aziz Yurttaşlarım; Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak…”

Radyodaki adamın sesi, hışırtılar arasında boğuldu.

Kırmızı minibüs, ovaya indi. Uzakta Munzur Dağları’nın tepelerini bulutlar bir örtü gibi kaplıyor, öğlenin ikisinde ilçe merkezinde bir kaç karga sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.

On beş dakika sonra, kırmızı minibüs ilçe meydanında; etrafında jandarmalar silahlarını doğrultmuş, içindeki adamların şaşkın bakışlarını konuk ederek öylece bekliyordu.

“Camı aç, camı…”

“Efendim komutanım?”

“Ne dolanıyorsunuz? Yasak var duymadınız mı?”

“Ne yasağı komutanım?”

Birkaç saat sonra, tentenin altında yedi adam, dertlerini anlatamadan bindirildikleri askeri kamyonun kasasında titreyerek oturuyorlardı. Baba Zülfü, Hıdır’a döndü:

“Babanızın kemiğine sizin… Beş tane adam, babalarınıza sahip çıkamadınız…”

Sustular. Haki yeşil kamyon horuldayarak çalıştı.

Bir erin sesi duyuldu:

“Komutanım, bu adamların babaları kaybolmuş, köyden o yüzden gelmişler…”

“Nasıl yani, hepsi kardeş mi bunların?”

“Yok komutanım, kaybolan beş adam var…”

“Beş yaşlı adam nasıl kaybolur yahu?”

“Dün sabah köyden ilçeye gelmişler, geri dönmemişler komutanım…”

Üç yıl, on ay, dokuz gün sonra, kırmızı minibüs; virajların arasından çıktı. Puslu ormanlara sis grisi bulaşıyor, yuvarlak lambaları cızırdayarak ışıldıyordu. Karşı yamaçta bir ceylan koşuyor; Düzgün, ön koltukta yan dönmüş, bir eli şoför koltuğuna yaslı, diğeri kapıda, çamurlu yolları izliyordu. Yan camın buğusunu kazağının koluyla silip arkaya döndü:

“Hayırdır dayı, daha bitmedi mi?”

“Lo lo yok, ölmezsek daha çok gidip geleceğiz…”

“Define sizin neyinize dayı?”

Birkaç hafta sonra; Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam, Şah İsmail; “Çıkar amaçlı örgüt kurmak…” Bu beş adamın beş oğlu, minibüs şoförü Hakkı ve Baba Zülfü “Örgüte yardım ve yataklık…” suçlarından yargılandıkları davalardan berâat ettiler.

Aynı akşam, o kırmızı minibüs Zimek’te Baba Zülfü’nün evinin önünde duruyor; kapıları sonuna kadar açık, kalabalığın ortasında öylece çalışıyordu.

Köy meydanında, define haritasını hep birlikte yaktılar.

Baba Zülfü, define aramaya giderken kendisini yanlarında götürmeyen Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam, ve Şah İsmail’le o günden sonra, bir daha konuşmadı…

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.