Sizde durum nedir bilmem bayım, ama bir kadının bir diğer kadını okuması, ne okunası bir şeydir!

Hiçbir kadının hayatına doğrudan girmez bir başka kadın. Bir kitapçı rafında, yan masada, arka koltukta ya da karşı dairede olması lazım. Bazen bir adamın gidişiyle girer bir kadın, bazen de bir kadının gelişiyle.

Bugün bir kadın bir şeyler yazmak için sancılandı. Birkaç raf gezdi gözleri ve sonra O’na takıldı. Kuraklığı, dudaklarını yarmış her kadın gibi, o da bir yağmur duasındaydı. Onda birleşti elleri ve okumaya başladı.

Bugün bir kadın bir şeyler yazmak için sancılandı. Bundan sonraki satırlarını O’na adadı.

24 Temmuz 2011

***

Didem Madak, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan; şiirlerini, ütüsüz ve buruşuk gezdirdiği ruhunun diyeti sayan şair. 41 yıllık ömrünü; özlem duyduğu bir anneyle, rutubetli mektuplar gönderdiği bir kız kardeşle, sevdiği bir adamla, kızdığı bir babayla, belki de her baktığında annesini anımsatsın diye doğurduğu kızıyla ve öznesinin kendisi olduğu kitaplarıyla doldurmuş bir kadın.
“Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu… Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.” diyen Madak, geride hayatını özetleyen üç kitap bıraktı.

Diğer tüm kadınların onu tanıdığı ilk kitap, Grapon Kâğıtları, kardeşi Işıl’a armağan ettiği mısralarla karşılar okurları. O mısralarda kendi küçük masallarının büyük kahramanları oluverir bu iki kardeş. Işıl, Didem’e gülümser, Didem ise Işıl’ı sarmalar. Yamacında kalsın, gitmesin ister.

“Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda / Ben Işıl’ın yelkenini üflememiştim / Bensiz uzaklara gitmesin diye.”

Sayfalar ilerledikçe Didem, Işıl’ı saran ellerini annesinden emanet aldığını döker mısralara. Bazen annesine sitem eder; daha on iki yaşındayken onu yalnız bıraktı diye, bazen de babasına kızar; annesinin hayatının ortasına güller yığan bir adam olamadı diye. Ve hiç törpülemeden hıçkırır içindeki çocuğu Maviş Annesi’ne:

“İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim, biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?
Dünyaya bile bir dünya anne lazım.

Şefkate söyle o da gelsin.
Özledim onu, o da gelsin saçlarıma dokunsun
Bilir misin büyüler bile ninniyle büyür
Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası…
Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
Bilir misin maviş anne?
Ben çekildiğim her fotoğrafta
Defolu bir kelebek gibi çıkarım.
Mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı
Kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı
Sanırım ben assolist oldum maviş anne
Şimdi mutluyum
Geçmişini mi yok ettin kızım diye soran
Bir babadan kurtuluşumu kutluyorum
Babama söyle o gelmesin maviş anne”

Gidişiyle burulsa da yüreği, onu edebiyatla tanıştırdığı için minnettardır annesine Didem. Mutluluk dendiğinde hatırlayacak anları olsun diye birçok güzel çocuk romanı okuması da bu yüzdendir. Ve bu yüzdendir kendini o pembe boyalı kütüphanede memure olarak düşlemesi. Evet, belki dünya; artık bir daha hiç, bir okul çıkışı gibi kokmayacaktır onun için, ama hep yazacaktır. Işıl’a, güvercinlere, yağmur kadar İzmir’e, kedilere, gevreğe, boyozculara, hukuk fakültesini terk ettiği yıllara, bodrum katındaki buhranlı günlerine, oyuncak ayısı Işıldak’a, bir tezgâhtar parçasıyım dediği haline… Hep yazacaktır ve yazar.

Tüm bu, içinde büyüyenleri dünyaya getirme vakti geldiğinde bir olağanüstü hal şairine dönüşür. Bir anda yatağın üzerinde bağdaş kurup, salya sümük karalamaya başlar kâğıtlarını. Bazen o halde uyuyakalır o yatakta ve sabah gözünü açtığında dört bir yanını sarar karalamaları. Derhal temize çekip dergilere gönderir şiirlerini, kaybolmasın diye. Kim bilir, ‘New European Poets’ adlı antolojide Türkiye’yi temsil ettiği ‘Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!’ şiirinin mısraları da böyle çıkmıştır, belki de.

” Yıllardır kendini bulutlarda saklayan
İllegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan d
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım! “
. . .
On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri.
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da “orgazm gıcırtıları” oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum.”

İşte tüm bu dizeler ve daha fazlasıyla donattığı Grapon Kâğıtları 2000 yılında İnkılâp Kitabevi Şiir Ödülü’nü getirir ona. O ise çiçekli şiirlerine derin ahlarını da ekler sonra. Tüm ahlarını toplar ve sesinin tonuna emanet ettiği ahlat ağacına asar hepsini. Birer çaput edip ahlarını, ahlat ağacının dallarına tek tek asar. Sonra da oturup Ah’lar Ağacı’nı yazar.

“Ah… ünl. 1-Sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme gibi duyguları anlatır.”
TDK Türkçe Sözlük

Bütün birikmiş ahlarını, söylediklerini ve söyleyemediklerini ‘Ah’lar Ağacı’nın altına gömer. Bu yüzden ‘Ah’lar Ağacı’ ağıtlar filizlendirir. Nelere ah etmez ki? Başlayamadığı şiirlerine, karnabahar kızartmayan başrol kadınlarına, isteyip de kaybolamadığı dakikalara, öfkesine, çocukluğuna, fötr şapkalı amcayla üç ayda bir buluştukları maaş kuyruğuna, çokomel kaplarına, iç sesine ve annesine…
“…
İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama ısınır sanki biraz.
İç ses!Bu bahsi kapa!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,Ah!”

Tüm ahlarını döktükten sonra hızla sona ilerlediğini fark eder Didem. Kendini durdurması gerekiyordur. İnsan ya ölerek ya da yaşamaya karar vererek kendini durdurabilir, o da yaşamaya karar verir. Ancak ahları gibi kelimelerini de tüketmiştir. Konuşacak kimsesi yoktur, çaresizdir. Bir ses arar, bulamaz. Ve onu silkeleyen ele döner yüzünü, ona anlatır.

“…
Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tespih tanelerim vardı
Tespih tanelerim bitse gözyaşlarım…
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.

Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.”

Yeniden anlatmaya başlar Didem. Şiir yazmak için oturup mektup yazar bazen, bazen de roman yazmak için oturup şiir. Yazdıklarını Işıl’a gönderir yine. Işıl beğenmelidir. Çünkü o, sadece öğrencilerinin değil ablasının da edebiyat öğretmenidir. Teyzesiyle konuşmalıdır yine, Müjde’yle dertleşmelidir. Sonra aklına birden Polyanna gelir. Yazmamıştır ne zamandır ona. Hemen bir kâğıt, kalem alır eline ve “Aşk mektupları elbette yakılmalı, geçmiş en soylu yakacaktır.” diye bir not düşer Nabokov’dan, sağ üst köşeye. Artık hazırdır, son mektubu da karalamaya başlar.

“Ben sevgilisi çile olan bir gelindim Pollyanna

Çiçekli bir düğün davetiyesi gibi otururdum balkonda
Yıldızlar ürkerdi, titrerdi davetimden
Ayın etrafında beyaz bir hale dönerdi.
Bileklerimi uzatırdım çıplak, beyaz ve ince
Işıktan bir kelepçe istedim yüz görümlüğü olarak Pollyanna.
Secde eden alnımı,
Şarap içen dudağımla öpmek istedim.
Dizlerimde ve dirseklerimde nasır tutan arayışımı
Beyaz bir merhemle ovmak istedim.
Beyaz bir günahtır aramak kimi zaman Pollyanna…

İtiraf etmek gerekirse
Domates-biber biçiminde tuzluklar aldım pazardan
Kalp şeklinde kültablaları
Kalbimde söndürülmüş birkaç sigaradan kalan kül
Yetmezdi yeniden doğmaya.
Orhan Gencebay dinledim itiraf etmek gerekirse
Bedelini ödedim ama Pollyanna
İtiraf artık tedavülden kalkmış bir kâğıt para.

Kâğıtlarla, ahlarla, çaputlarla, ağaçlarla döşediği yolunda ilerlerken iki yana açar kollarını Didem. Bir elinden annesi Füsun tutar, diğer elinden de kızı Füsun. Beraberce girerler Pulbiber Mahallesi’ne. Didem annesinin dizine yatar, kızı da Didem’in dizine. Ve anlatmaya başlar Didem. Ekmeğini salatanın suyuna banmaktan vazgeçer, büyür birden. Bu kez rahminde kızı ile beraber büyüttüğü öykülerini doğurur dizeleriyle.

“ Kelimeler dişliyor kollarımı
Diş izlerinden bir saatle takip ediyorum zamanı
İsminden ismimle doğduğuma inanıyorum Füsun
Bu inanç hiç bitmiyor.”

Anlatacak çok şeyi vardır Didem’in. Hepsini bir mahallenin içine sığdırır. İstanbul’u, modern olanı/olamayanı, kedileri, büyüyü, büyümeyi, kızını, annesini, kardeşini, kocasını, dostlarını ve ölümü… Çok ah etmiştir ölüme, daha on iki yaşındayken kanser ile annesini kendisinden aldı diye. Şimdi kendi kızı mı tanışacaktır ölümle, yine bir kanser vesilesiyle. Kız evlatların annelerinin kaderini yaşadığı coğrafyanın kadını olduğunu anımsar Didem. Son bir doğum için genişler rahmi ve yarılır karnı. 128 dikiş atar karnına, 128 Dikişli Şiir, sonra usulca gözlerini kapattı.

“İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.
Haç şeklinde 128 dikişle.
Galiba ahbap artık sana ulaşacağım.
Yeteneğim geri geldi,göreceksin artık kutsal dizeler yazacağım.…
Hey ahbap ben arada bir fikir buluyorum
Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz
Böylece yağmurda ıslanmazlar
Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler
Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler
Şiirin içine girerken

Bana bazı şarkılar lazım ahbap
Hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
Çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
Bir gün onları kaybederler
Böyle bir şey yani ahbap
Çok acıyor.
Saçlar zaman zaman…
Bir mutfak cadısıyım şu sıralar
Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere karıştırmak
Ve seni düşünmek, mırıldanmak
Bazı büyülü yemekler yapmak
Bazı şifalı yemekler yapmak
Ve kalmak istemek ahbap…

Füsunun yeşil ela gözleri var
Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
Ve bana anne deyişi var
Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
Bu kahveleri seviyorum ahbap
İçimi pembe bulutlar kaplıyor
Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum.

Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar…
Şeker donup yapışıp kalıyor bir kâğıda

Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
Patlak gözlü bir kurbağa tarifsiz çirkin ve kel.…
Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi
Öyle kendiliğinden ya da tanrı istediğinden
Yüzüklerim yok takmıyorum
Kolyelerim yok istemiyorum

Doğdum, doğurdum
Bir insan nasıl büyüyor gördüm
Hayatta kalmak için
Ve hayatta kalmanın yanında
İnandım şiir bir gevezelikti
Şimdi 128 harfli bir şiir var karnımda
Satırlar artık bomboş
Karnımda hissiz bir şiir var
İçimde durmadan bölünen şiirler
Birlikte yok olacağımız şiirler
Birlikte unutulacağımız şiirler
Hiç borcu olmamış şiirler
Ve bu yüzden çok acıyan şiirler

Acı aniden diner yağmurun dindiği gibi
Bazen sadece tanrı öyle istediğinden
Sadece bir mağarada resim çizerim belki
Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkede
Üstümden kaldırılmış bir ölü var
Ahbap senin istediğin o mu? “

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.