1- Ne eyleme geliyorsun, ne söyleme…
Bağrı yanık dostlarınız ve elalemin nazlarından tam olarak nasıl haberler almaktasınız bilmiyorum ama, buralarda bir bahar rüzgarı var…
En azından, yalnız olmadığını bilmek ne güzel şeydir bilir misiniz?
İsyan çok güzel, gelsenize…

2- Kendi kalesine gol atma sevincinin yaşandığı ilk tarih, bu tarihtir.
Buradan, ismini vermek istemediğim saçma sapan zamanların ve çeşitli duyguların üzerine, saksafonlar eşliğinde kahve ve sigara keyfi yaşıyorum… Baksanıza işte yaşıyorum, yaşamayı öğreniyorum… Her şeyi yeniden öğreniyorum… Öğreniyoruz… Yaşam son an’a kadar sürprizlerle dolu mudur bilemem ama, sondan önceki an’ları da yaşamak gerekirmiş… Öğreniyoruz…

3- Faşizm, ipin ucunu kaçırmaktır
Ama bağımlılık yapabilir. İnanın bana sevgili okuyucu, bazen bazı şeyleri birine fazla fazla verirseniz, mutlak suretle bağımlılık yapabilir.
Bizim buralarda doz aşımı diye bir şey olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Açın tarihe bakın, Fakat şu an değil!
İşimiz gücümüz var ağabeycim, işimiz var, git işine, desene bana!

4- Biz hep devrimi bekledik, o çok yanlış bir zamanda çıkageldi.
Ben hiç, bir gün çıkıp da, “Oğlum çok güzel adamlar varmış lan buralarda…” diyeceğimi düşünmemiştim… Düşündüm… Bir son dakika golü değilse ne bu?

5-Bazen, yeni bir hikaye anlatabilmek için, eskilerden kurtulmak gerekir.
İnsan hayatında, kendi ezberlerini kendi elleriyle bozabildiği pek az zaman dilimine rastlanır. Buna tıp dilinde ne denir inanın ben de bilmiyorum…
Bütün raundları kaybettiğini düşünen bir boksörün, yerden ruhi mücerret gibi fışkırdığını sadece filmlerde görmeyebilirsiniz sayın okuyucu…
Bugün bir yaşıma daha girdim belki ve belki çok yaşlandım ama, kulağımdan giren, hiç duymadığım tınılarla, kafamın içinde bir senfoni konseri yankılanıyor…
Bence her şey, daha şimdi başlıyor…

6-Yukarı tükürsem devrim, aşağı tükürsem aşk
Mevsim normallerine dönen hava durumu diye bir özdeyiş var, ve ben bunun rahatlıkla gerçekleşebilecek bir şey olduğunu şimdilerde öğrendim…
Sevebilirsiniz sevgili okuyucu, inanın bana sevebilirsiniz…
Üstünüzü başınızı silkeleyip, başınızda uçuşan anlamsız kuşları kovaladıktan sonra, uzak iklimlerin uzak ihtimallerini, mutlak suretle sizler de sevebilirsiniz…
Bazen yaz, gerçekten yaz mevsiminde yaşanır…
Öylesine güneşli, öylesine aydınlık…
Bir insanı anlamak, gerçekten yaşamaktır sevgili okuyucu…
Bazen yaz, gerçekten yaz mevsiminde yaşanır ve her şey yeniden başlar…
Kafamın üstünde havai fişekler, cebimde söylenecek söylenmemiş kelimeler…
Söylesene sevgili okuyucu;
Bir kadından daha devrimsel süreç mi var?

7- Nifak yuvası
Lisedeydim. Hani böyle bilindik okul gezileri falan vardır. Özellikle taşra kentlerinde durum vahim denilebilecek düzeydedir. Zira o şehirde, gidebileceğin az sayıda yer vardır ve muhtemelen aynı heykelin önüne konulan çelenklerle ilgili, acı dolu bin beş yüz hatıran vardır.
Bir ağaç dikme etkinliği vardı yine o gün. Hani böyle statükonun, zorlayıcı törenleri vardır. İşte tam da öyleydi. Her yıl, coğrafya öğretmenimiz, kolumuzdan tutup, kentin bilumum kel tepelerine fidanlar diktirirdi. Biliyordum ki, o ağaçlar mutlaka ama mutlaka kuruyacaktı. Çünkü biz, sembolik eylemleri seven, reklam meraklısı bir toplumduk…
Fakat biz kendi aramızda karar vermiştik, bundan böyle diktiğimiz ağaçları koruyacaktık ve onları biz büyütecektik… Herkes kendi diktiği ağaçların yerlerini tam anlamıyla ezberlemişti… Sıklıkla oraya gidip, hepsini sulayacaktık… Çünkü orası bir taşra kentiydi, bir ağacın yanına gidememek gibi herhangi bir bahanemiz olmamalıydı…
Tören dönüşü, üç kız arkadaş önde, üç erkek arkada yürüyorduk. Kentlerin mecburiyet caddeleri vardır sayın okuyucu… İşte tam da oradaydık… Öndeki arkadaşlarımıza yavaş yürümeleri için sesleniyorduk… Çünkü aramızdaki mesafe epeyce açılmıştı ama duymuyorlardı. Birkaç seslenişten sonra, biri kolumu tuttu: Türk Polisi!
“Utanmıyor musun?” dedi. “Utanmıyor musun, kızları rahatsız etmekten?”
Utanmıyordum, çünkü onlar benim arkadaşımdı… Sadece yan yana yürümek istiyordum, birbirinden ayrı, ama yan yana duran ağaçlar gibi, hepsi bu…
Öyledir sevgili okuyucu…
Romalı Şair Decimus Iunius Iuvenalis, bundan tam yirmi yüzyıl evvel şunu demişti:
“Quis custodiet ipsos custodes?”
Ne de güzel demişti aslında…
“Koruyuculardan kim koruyacak?”

8- Bâb-ı Âli merasim sever, direniş değil
İlkokulun ilk zamanlarında bir gün, öğretmen büyük bir telaşla içeri daldı…
“Müfettiş geliyor çocuklar!” dedi, “Çabuk toparlanın…”
Bir iştima hazırlığındaki hız, yerküre üzerindeki hiçbir canlının avını kovaladığı anlarda yoktur sevgili okuyucu… Bu yazıyı yazarken, henüz askere gitmediğim için, orijinalini deneyemeden size durumu özetlemekteyim…
O gün, bütün sınıf tir tir titriyordu… Herkes defterinin kenarını özenle düzeltiyor, masanın örtüsünün orantısını bozmadan yeniden seriyor, öğretmenin müfettişe korkak, öğrenciye sinirli bakışlarının arasında ders zilini bekliyordu…
Müfettiş içeri daldı… İlk defa öğretmenimizden daha yetkili bir devlet otoritesiyle karşı karşıya kalmış bir sınıftan, diş zangırdama sesleri geliyordu… Yanlış hatırlamıyorsam, altına yapan da oldu o gün orada…
“Düzgün oturur musun evladım?” dedi Müfettiş… “Bak arkadaşlarına, onlar gibi…”
Anlamadım. Çok sonra yanımdaki arkadaşım dürttü. Bacaklarım sıranın altına sığmamıştı… Mecburen bir bacağımı dışarı çıkarmıştım… Sonrasında ise teneffüste azar işitmiştim… Ağlayarak eve gittim…
Aynı yıl, hasta oldum… Birkaç hafta okula gidemedim…
Döndüğümde, ilk ders saatinde öğretmen yazılı yapıyordu… Ben yokken, bölme işlemini öğrenmişlerdi… Ve ben henüz bir şeyin nasıl bölünebileceğini bilemiyordum… Çünkü kardeşim yoktu ve paylaşım ne demektir onu dahi tahayyül edemiyordum… Yanımdaki arkadaşıma, bunların nasıl yapılabileceğini sordum… Amacım sadece işlem aşamalarını öğrenmek ve önümdeki problemleri kendim çözmekti… Öğretmen gördü ve seslendi:
“Çok ayıp…” dedi “Çok ayıp, arkadaşına bakma…”
Arkadaşıma bakmalı mıydım, yoksa bakmamalı mı henüz çözememiştim…
Yazılı kağıdının orta yerine büyük puntolarla “Bunları Bilmiyorum…” diye yazıp verdiğimi hatırlıyorum…
O gün de yine aynı kaderi yaşıyordum… Ağlayarak eve gittim…
Yıllar sonra, ilkokulun son zamanlarında sarılık oldum… Birkaç hafta okula gitmedim…
Okulda bulunmadığım o zaman diliminde, sınıfa yine müfettiş gelmiş…
Babam…
Ben hiçbir zaman evdeki otoritenin çarşıdakine uyduğunu görmedim sayın okuyucu, bunu görmedim…

9- Çok garip adamları sokağa dökmeye yarayan şeyler
Şu an okuyorsunuz ya hani, ben çok mutlu oluyorum mesela… Okunmasın diye yazan herhangi bir yazıcı yoktur yerküre üzerinde sevgili okuyucu… Hele bir de, benim gibi devrik cümlelerin arasında bir şeyler anlatmaya çabalıyorsanız, ve birkaç kişi tarafından bile olsa okunmayı başarabiliyorsanız, yazmak mutlu olmanın eş değeridir, bunu biliniz…
Bir keresinde yazmak için, insanın zihninin artık bazı şeyleri kaldıramaması gerektiğini ve bu sayede taşan kısmın altına kağıtları tutmak gerektiğini söylemiştim… Ya da şu an söylüyorum, tam olarak bilmiyorum…
Öyledir sevgili okuyucu… Bir şeyi anlatmak için, yeterince acı çekmiş olmak gerekir… Anlatılan şey dinlenebiliyorsa, o da sizin güzelliğinizdir…

10- Filozofları öldürenleri ayakta alkışlıyorum
Her insanın içinde, ruhunun derinliklerinde unuttuğu bir bilge oturur. Bir sabah, işte böyle düşler zihninden taşınca, iner kent meydanlarına, alır boyayı eline, kocaman puntolarla şunu yazar:
Henüz bir şey söylemedik…

11- Gökyüzüne bir bakışın vardı, görmeliydin.
O gün sen görmedin. Belki sadece o gün görmedin, her gün zaten görüyordun ama, arkanda kalan gün batımında, içlerinde mum yanan balonlar salındığında hani gök yüzüne, sen oradaydın, yanımda…
Bilmem kaç yüz yıl evvel fethedilmesi neyi değiştirir, sensiz olacak herhangi bir İstanbul’un? Bak işte bir vakit, tanıdık bir çerez tabağı söylemişti bana, iki yakası bir araya gelmeyen kentin tanığıydık biz…
Orada o gün kıtalar birleşiyordu, kimse duymadı, kimse görmedi belki ama, çağın biri kapanıp yenisi açılıyordu işte, tam da orada…

12- Bir şey içe doğru da büyüyebilir, bilemezsiniz
Çocukken, hani o ne çok anlattığım köy yerinde ve o köy anılarımın herhangi birinde, asma bahçelerinin arasında yürüyordum… Kırmızı toprak ayağımın altında eriyor, batıda gün batıyor, Piran dağları arkasındaki kızıllığı da yanına alıp öylece kararıyordu…
Uzakta, yani yüz metre kadar ötemde toprak evin, ikinci kat balkonundaki sarmaşığı söküp koparan dedemi gördüm… Koştum. Ne yaptığını sordum… Öylece ağladım… Çünkü biliyordum, tam orada sarmaşığın balkondan aşağı sarktığı kısımda, yaprakların arasından bakınca, öylesine düz bir doğrultuda ve simetri aralığında, boylu boyunca ağaçlar ahenksel bir uyumla öylece uzanıyordu… Arada birkaç dere, tepe, balta girmemiş diye tabir edilebilecek ağaçlıklar, elle çizilmiş bir çizgi gibi oracıktaydı… O kadar emindim ki, bu manzara yerkürenin herhangi bir yerinde varolmamıştı ve olamazdı… Açıp Mona Lisa’ya sorabilirsiniz…
Dedem, artık çok büyüdüğü için balkonun iç kısmına yani dolayısıyla evin ikinci kat sahanlığına uzanan sarmaşıkları nasıl da koparıyordu öyle?
Ben hep koparılmasın istedim hiçbir şey yerinden… Duyduğum hikayeleri doğru anladıysam eğer, bir şeyi yerinden ayırırsanız, bir başka yerde yaşayamaz çünkü…
Unutmayın sayın okuyucu, siz belki koparıp atmak istersiniz ama, bir şey içeri doğru da büyüyebilir, bilemezsiniz…

13- Çoluğun çocuğun rızkına ortak olmak
Çocukken, mahallede birkaç evi ve birkaç dükkanı bulunan bir adam vardı… Sokak aralarında, oraların tamamının sahibiymiş gibi dolaşır, sanki her şeyi bir parmak şıklatmasıyla yok edebilirmiş gibi öylece yürürdü…
Bir de Ahmet vardı… Elleri nasırlı, yüzü çizik, karartı bir çocuk… Boyacıydı… Hatırlıyorum, her gün ben ekmek almaya giderken, köşedeki taksi durağının kaldırımına oturur, aldığı en ucuz dondurmasını büyük bir sabırla ve acı bir gülümseyişle yerdi…
Zengin adamın, adını hiçbir zaman öğrenemediğim oğlu, tıpkı babası gibi, oradan geçer, karşısında durur ve dalga geçerdi… Ve yine hatırlıyorum ki, bu ritüel belki de yıllarca sürmüştü…
Sonra bir gün Ahmet ortadan kayboldu… Ne olup ne bittiğini, başına bir şeyin gelip gelmediğini uzun süre öğrenemedim…
Sonra bir gün, yani geçen yıl, ebeveyn ziyareti için o kente döndüm… Bir baktım, Ahmet… Dükkan açmış… Bir de tabela yaptırmıştı… Ayakkabı Hastanesi yazıyordu tabelada… Gülümsedim… Bilindik bir ayakkabı tamircisinin, bilindik bir dükkanıydı… Orayı satın almış, o zengin adamın herhangi bir dükkanını… Kendine iş yeri yapmıştı… İçeride rengarenk ayakkabılar, ellerinde nasır, yüzünde derin çizikler… Ama en güzeli neydi biliyor musun?
Oracıktaydı işte, öylece duruyordu, vitrinin önünde, dondurma dolabı…

14- Trake solunumuna geçiyoruz arkadaşlar!
“Devlet mi insan için olmalı, insan mı devlet için?” diye bir sorunsal var ve ben bunun cevabını henüz öğrenebilmiş değilim…
Kanun kitapları, Hammurabi’ye göre, yürürlükteki çeşitli yasaların sisteme bağlanmasını ve mantıklı bir yönteme dönüşmesini sağlamak amacıyla ortaya çıkmış ciltli şeylere denir…
Kanun kitaplarını yazanların niyetlerini tam olarak bilemiyorum ama, gördüğüm o ki, her birinin helikopterden atılan bombalardan pek de bir farkı yok…

15- Mâmafih bu tokat, bir gün size de çakabilir
İnsanın kolay kolay acıyı sevemeyeceğini düşünürdüm, bir ay kadar önce… Doğrudur… Ama işte sorun şu ki, hep dediğim gibi, doz aşımı denilen olay gerçekleştiğinde, artık hıncahınç istek duymaya başlarsın acıya karşı…
Çünkü artık acı, hayattan soyutlanır, insan hissizleşir… Bu böyledir…
Acı çekmek için şehrin meydanlarına inen kimse var mıdır bilemiyorum ama, bir gün herhangi bir mayına bastığını hissedersen eğer, ayağını çekmeden öylece gülümsemelisin…
Gülmek en çok o zaman yakışır çünkü…

16- Bir isyanın son çeyreği
“Hayatının kadınıyla devrime kadar gitmek” diye bir sözcükler bütünü var… Böyle bir şeyin doğruluk payını şu sıralar test ediyorum…
Çok güzeldir sayın okuyucu…
Bütün aşk şiirleri, gün batımlarını anlatır… Bütün romanlar, deniz kıyılarını…
Oysa bir kadının yüzü, en güzel, en sarı, yangın yerine dönüşen caddelerde parıldar, bilemezsiniz…
Çünkü, el ele tutuşmak sayın okuyucu, bir devrimin vazgeçilmez pratiğidir…

17- Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.
Bir gün, rengarenk çocuklar, dilleriyle değil gözleriyle birbirlerini anladıklarında güzel olacak, yerküre üzerindeki bütün sokak sesleri…
Bir gün, eğer marşlar duvarların yıkılmasını anlatırsa duyulacak, kozmosun bütün derinliklerinden, bunu da bilmelisiniz…

18- Bana yeni nedenlerle gelebilirsin
Bir devrimin ardından, çokça sorulan sorular vardır… Başa kim geçecektir mesela? Kim selam çakacaktır okul panolarındaki fotoğraf kadrajlarına? Yollar yine aynı şekilde mi akacaktır yoksa bütün yollar denizlere mi çıkar?
Sokaklar yanıyordu sevgilim geçen gün… Sen, bir çocuğun elinden tuttun, kaçırdın aralığından sokakların, yakamozlara bakan açıklıklara doğru…
Biliyorsun, ben daha çok sokakları denize çıkmayan kentlerden geldim… Belki de bu yüzden, kalabalıklara karışmaktan ölesiye korkarım…
Bir keresinde hiç unutmam, yani denize kafa üstü düştüğüm o yaz tatillerinin birinde, bir kayalığın üstüne oturup, kollarımdaki sargılara bakakalarak düşündüm, bir yaraya tuz değince sadece canın acır ve kurtlanır, ben o zaman öğrendim…
Ben şimdi, korkak ve terli yanımı üst başımdan çıkarıp, tuzsuz ama köpüklü bir düşün içinde atlamak için, burada, seninleyim…
Sen şimdi bakma bana, dediğini yapabilirsin; ense kökümde esebilir, ritmim, gölgesinde dinlendiğim eski bir ceviz, kentin herhangi bir yerinde herhangi bir sokağa bakan bir billboard reklamı olabilirsin, devrime koşan fotoğrafın çıkabilir her bir yansız gazete sayfasında, cüceleri iştimaya dizen bir kadın değil belki ama öylece bakakalacağım deniz manzaralarının vazgeçilmez sahibi olabilirsin…
Durma öyle, kalbimi yerinden sökebilirsin…

5 Haziran 2013 / Gezi Direnişi

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.