Kendi Kaybettiğimiz Şarkılarımız

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları yedi yıllık bir emek yolculuğunun son durağında Anadolu halkının evladını bastığı sinesinden Ünen’ in kamerasına yansıyan bir “ biz” olma hali diye düşünüyorum. Ünen yaptığı 121 ayrı mekândaki 133 performans arasından bir Anadolu biçimlendirmiş. Birçok elemeden geçmiş bu belli ama özü olabildiğine ekranda. Gerçekleştirilen performansların hiçbirinde prova veya müdahale bulunmuyor. Bu yüzdendir ki kurgu ve montajı dört yıl sürmüştür. Birbirinden bağımsız ama aynı zamanda aynı kökten beslenen yüzyıllardır süregelen kültürün saklı zenginliklerini anlamlı bir bütün halinde bir de seyrine doyum olmaz bir şekilde sunması emek isteyen bir süreç. Ve bunu filmden çıktığınızda iliklerinize kadar saz, cümbüş, tulum ve kemençe seslerini hissettiğinizde anlıyorsunuz.
İlk olarak filme dair söylemek istediğim şey Ünen’ in büyük bir farkındalıkla bu yola çıktığının çok açık olduğu. İzlerken filmi siz kendinize doğru bir yola çıkıyorsunuz desem yeridir sanırım. Müzik her zaman insan hayatında bir mihenk taşıdır. Niç’e insan müziksiz eksik kalır der. Sevdasından tut savaşına varana kadar sestir, tınıdır ve nefestir, müziğin var olma hali. Alevi dedesinin semahındaki nefesiyle Urfa’ da zurnaya üflenen nefes aynı acı çekmişliğin, yokluk bilmişliğin bir garip halde vücut bulmasıdır. Anadolu tarih boyunca birçok uygarlığın gün ışığını gördüğü yer haliyle, insanı da bu çok kültürlü yapı gereği zengin bir kaynaktan beslemiştir. Dersim de çalan sazından Edirne‘ de güreşlerde vuran davuluna kadar hepsi binlerce yıllık toprağın filizlenmiş bir seste can bulmuş halidir.

anadolunun-kayip-sarkilari-mus-dengbejAyrıca filmi izledikten sonra durup rahat bir nefes aldım, perdeye yansımış Anadolu insanı tanıdığınız bir insanla konuşmuş hissi yaratıyor. Bu sadece türkü dinleyenlerin ya da özgün diye tabir edilen daha çok halk müziği tadındaki müziğe ilgi duyanların yaşayabileceği bir duyguymuş gibi algılanmasını istemem. Yönetmen bir tat alıp bir tını duyup da onun ardı sıra düşmemiş bu yola, anlaşılıyor ki, harmanını yaparken her çiçeğin özünü katmaya çalışmış bu Anadolu aşına hem Ayder yaylasından bir yel tutturmuş hem de Konya ovasında seherle karşılamış o yeli. Filmin sonunda unutulmuşluk adına duyumsadığımız tek şey kendi yüreğimizdeki kendi toprağımızın sesine olan sağırlığımız oluyor.

Yönetmen olarak ilk filmi olmasına rağmen uzun ve verimli bir müzik hayatının ardından Nezih Ünen üniversite hayatından sonra verdiği kararın; hayatını müziğe adamışlığın büyük eserini çok ustaca sundu izleyicisine. En çok dikkatimi çeken noktalardan biri de yönetmen olarak yeteri kadar geride kalmayı bilmiş. Şimdi diyeceksiniz ki yönetmen zaten geride olacaktı. Filmi izlerken bir yerden kurgunun filtresine takılmış, montajda üzerine makyaj yapılmış, ayıbı örtülmüş bir sahne göremiyorsunuz. Şehrin modern yapıları ve kargaşasının yansıtıldığı bölümleri bir kenara koyalım yani eğreti duran bir yama gibi olan, sese veya duruşa rastlamıyorsunuz. Geride kalma işini “ öz” e dokunmadan yapmasını bilmiş, demiri tavında dövmüş.

fft99_mf548125Ünen belli ki müziğe yasladığı omzunu ve o omuzda gördüğü rüyaları gerçekleştirme yolunda duraklarını yerli yerinde seçmiş. Köklerine kadar uzatmış ellerini ama o köklerin toprağını hoyratça eşelememiş, aksine gizlerini anlayıp can suyunu vermiş yeni filizlere gark etmiş onu. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları bizim kendi özümüzün derin bir nefesi gibi hem de öyle derinden alınmış ki içinde hem zılgıtların, “ah” ların hem “oh” ların yer aldığı “hayde” lerin unutulmadığı, bizim akşamlarımızın şafağa dönen vakitleri gibi çok tanıdık, pek bir alı beyazı karışmış.

Mevlana’ nın engin tasavvuf anlayışı, hoşgörünün evrenin hamurunda olduğunu ve biz canlar teni geçip bir olmadıkça huzura ve barışa kavuşamayacağımızı vurgular. Semaha dönen eller toprağın bereketini yaratanın şefaati ile birleştirip kula iletiyor. Bu doğal, bir o kadar da insan ruhunu temizleyen devinim, Anadolu’nun zengin hoşgörüsüyle çoğu akılların farkına varamadığı birlik anlayışını, bir saz üstadının tele dokunması gibi ince, naif ama bir o kadar da incinmiş bir edayla işliyor yüreklere. Durup bu günlerin kana sulanmış zihinlerine dokunmak adına belki çok yabanıl çok ilkel bir var oluşsal sezgi ile yaklaşıyorumdur ama insanlığın geldiği yolu gördükten sonra inanın geriye dönmekten başka bir yol olmadığını da düşündürüyor bu metal sancılarımız.

31Şu günlerde nedendir bilinmez, bizim olan ne varsa bir inkâr etme furyasına kendimizi kaptırmış gidiyoruz. Taşan derelerin sularına emanet ediyoruz köklerimizden tüm miras kalanları. Sormuyoruz kendimize köksüz bağsız kalınca kültür denilen, paylaşılmışlığa dayanan nice toplumların sahip olmadığı ya da sahip çıkamadığından insanlık tarihinin dehlizlerine itelenmiş varlığı nasıl yeniden inşa edeceğiz. Dünyanın global bir yapı kazanmasının doğal sonucu olarak kültürler arası ilişkiler artıyor. Keskin hatlarla belli olan farklar silikleşiyor fakat bunun getirdiği sonuç kendi öz kültürüne balta vurup onu budamak olmamalıdır. Yapılması gereken, asıl takdiri hak eden yenilikleri yama gibi bir uca eklemek değildir de aradaki ton farkını kaybetmektir. Benimsemek olmalıdır, senin olanın sen olduğunun farkına varmak. Onu hem ilerleyen dünya düzenine karşı gardını almış vaziyette savunmak hem de evrenin temposuna ayak diretmeden onun kendi hızını kazanmasına yardımcı olmak lazım gelir ki bir an durup soluk alırken bizim dediğimiz ne varsa, arığından akan suyundan sırtını yasladığın dağına kadar hepsi senin olmaya devam etsin. Bahsettiğim bu sahiplenme ise siyasi ve coğrafi sınırları yok sayan ve sesin tanımadığı ve her türlü çokluğu ve çoklu var olma halini içinde barındıran bir hal. Günümüzün kendi bahçemin dışındaki kıyamet benim değildir anlayışı bizim insan olma halimizi sonlandıracaktır, o sebeple bizler dediğimiz tekli ve kimlik hükümranlığı olmamalı. Eskiden, 1960 ve 70’li yıllarda yazlık sinemalarda; filmi kulakla dinlemek diye bir deyim dolaşırmış. Çünkü insanlar öncelikle yandaki çay bahçesine girer, ailesi ile filmi dinlermiş eğer anlaşılıyor ve her bireye de hitap ediyorsa, bilet alır izlerlermiş. Bu belgeseli de biraz gözü kapalı dinlemenizde fayda var, zira göz biraz faşist bir uzuvdur hele ki zihniyet emrindeyse. Gözlerimizi kirletmeden izlemek adına başlayalım renkleri olduğu gibi tınıları da ayrı tutup bir duymayı; senfoni toplumlar olmaktan geçiyor selamet, barış ve aydınlık.

2eTNDgwGeçenlerde gazetede bir haber okumuştum; Almanya’ da okula etekle gitmek isteyen oğlunun okulda karşılaştığı olumsuz tavrı engellemek ve oğlunun özgüvenini kazanması için etek giyip okula giden bir babadan bahsediyordu. Belki diyeceksiniz nerden geldin bu konuya ama babası oğlunun benliğini düşündüğü için ve o yaştaki karar verme mekanizmasını düşünmeden oğlunun seçimlerine destek olma cesaretini gösterebiliyorken biz nasıl olur da bir kültür erozyonuna uğrayıp türküyü, sazı, deyişi ve âşık atışmasını top yekûn bir sahipsizlik girdabına atıveriyoruz. Ve yahut bencileyin top yekün bu toprakların kadim halklarını bir milletin kimliğine sıkıştırmanın acizliğine ve indirgemeci yaklaşımına ses etmiyoruz. Ünen’in belgeseli bu noktada serbest bir sözlük çalışması gibi kabul edilebilir aynı zamanda. Sırası ve kategorisi olmayıp ideoloji potasında eritilmeden var olanın sunulduğu bir alan olarak sinemayı seçmiş ver sunuş; bir kültür resital.

7Belgesel olması dolayısıyla birkaç değinmek istediğim yönü de yok değil. Çalışmanın geneline baktığımızda müziğe yedirilmeye çalışılmış bir olay örgüsü ya da her hangi bir alt mesaj görmüyoruz. Bu ya yönetmenin filmi çok kendi başına buyruk izleyicisiyle baş başa bırakma isteğinden geliyor ya da ortada nasıl dizilmesine karar verilmemiş bir olaylar bütünü var. Olaylar bütününden kastım sergilenen performanslar. Görüntüler arası diyalog ya da bağlantı kurmak gibi küçük detaylar çok daha verimli bir sonuç ortaya çıkarırdı diye düşünüyorum. Bunu söylemekteki amacım bizim bu toprakların az ya da çok suyunu içmişliğimiz aşını yemişliğimiz var; ama Anadolu kültürüne uzak ya da tanımaya bu filmden başlayan birisi için belli başlı noktaların havada kalabilme potansiyeli var. Kültürde ya da müzikte netlik olur mu demeyin bu sözlerime, eğer ki bir amaç uğruna gözünüzü budaktan sakınmayıp bir kültür harmanlamaya çıkmışsanız yola, devamını getirip bu amacı sekteye uğratmayacaksınız. Deneysel yönü ağır basan bir işten konuşuyoruz. Öyle ki, galada Ünen’ e yöneltilen sorulara verdiği cevaplardan anlıyoruz ki derdini kendi susup, Anadolu’yu dinleyerek anlatmayı seçmiş bir yönetmen var karşımızda. Yapılması gereken; emeğe verilen değer ve aynı zaman da biraz olsun özlemini duyduğunuz ‘el değmemişlik’ hissi için bile gidip görmek.

3553333651_e8f9431d8cSöylenecek sözlerin hep arkasından söylenmiş olmasından muzdarip olduğum merhum Neşet ustanın bozlakları, derin dolmuş göz pınarlarımızdan keskin oklar indiriyor. Artvin’de horon halkasına dolanıp, Dersim’de Bektaşi nefesinden çıkan bu nefes bizim. Ve Nezih Ünen gişe korkusuyla sinema dünyasının girdiği kriz döneminin yükünü filmin sırtına yüklememiş, ben tüccar gözüyle yansıtılmış bir kare bile görmedim bu çalışmada.

Anadolu kahvelerinde, matem dolu evlerde, meydan düğünlerinde, gelin evlerinde atan yüreklere bir ülkeyi katmayı başardığınızı görebilirsiniz bu belgeselde ancak kendinizi ve siz olmayanları aynı ölçüde sevip kabul ettiğinizde.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful