Tüm raylardan git, denizin her türlü grisinin tadını çıkart

[TEZER ÖZLÜ]

İnsanı tam ortasından koparan zamanlar vardır… İnsanı tüketen vebâlar… İnsan, tüketilebilir ama geri dönüştürülemez bir varlıktır ve aslında hiç bir film mutlu sonla bitmez…

Balat merdivenli yokuşu bilir misiniz? Ben bilirim. Merdivenler zaten oldum olası ilgimi çekmiştir. Şair’in “ağır ağır çıkacaksın” diye tabir ettiklerinden sonra, yerküre üzerinde hayat tüketen belki de ilk basamaklar, o mahallenin dibinde başlar, sokağın en ucuna, bu renk cümbüşünü andıran birkaç katı geçmeyen binaların, küçülerek gözden kaybolduğu kubbesine kadar ilerler. Ölüm de böyle bir şey değil midir? Ölüm anı en tepede başlar, yere çakılırken değil…

Yusuf Tahir, kendini bir piyano resitalinden hemen önce çalınan, biçimsiz ve gereksiz bir prelüdden farksız hissediyordu. Birkaç sokak kedisinin devirdiği tenekenin yankılanan sesi ve birkaç adım ötede cızırdayan sokak lambası gecenin dinginliğini bozmaya yetmiyordu…

Gergindi. Kırışmış şakaklarından ter tanecikleri sızıyordu. Bir yandan; dişlerini gıcırdatıyor, avuç içine yerleştirdiği bira şişesinin ağzını, baş parmağıyla kapatıp açıyor; diğer yandan adımlarını hızlandırarak bu dik rampadan aşağı iniyordu. Eylül gecesi gerilim yüklüydü…

Şimdi oradaydı. Sahilde. Oradan ışıklar daha güzel görünür… Bunu ben de sevdiğim kadından öğrendim… Elinde bira şişesini sabitlemiş, öylece duruyordu… Sakalları birkaç santim uzamıştı. Karanlığın arasında yüzünü seçebildim. Yalnızdı. Bir bankın üstünde, öylece…

“İyi akşamlar…” dedim “Oturabilir miyim amirim?”

Bankın sol kenarına kaydı.

“Otur!” dedi “Bu gece hayatının en korkunç hikayesini yazacaksın…”

“Nasılsınız?” dedim. Baktı, gülümsedi:

“Daha kötüsünü de gördüm…”

Uzakta birkaç çocuk sesi duyuldu, bir ticari taksi bol süslemeli bir kadını indirip devam etti, martılardan bir kaçı karanlığı yardı… Gerisi sessizlikti… Gerisi siyah…

“Bir bina düşün şimdi…” dedi “Bir bina düşün, baştan başa pencerelerle kaplı olan…”

“Herhangi bir penceresi kırıldığında” dedi “Onu tamir etmezsen eğer, gün be gün tamamı kırılır, her biri yok olur…”

Sustum, öylece bekledim…

“Bir kaldırım düşün…” dedi “Bir kaldırım düşün… Bir gün oraya çöp bırakılmasına izin verirsen eğer, çok sürmeden, orada birikir, bir yığına dönüşür…”

Kendimin de anlam veremediğim tuhaf bir gülümseme attım.

“Bu tespit size mi ait?”

Sırıttı, bıyıklarının altındaki beyaz dişleri parıldıyordu:

“Hayır… Bu tamamen; James Q. Wilson ve George L. Kelling isimli iki sosyal bilimcinin, suç psikoloğu  Philip Zimbardo’nun ortaya attığı kuramı örneklendirmesi…”

Bekledim, öylece baktım.

“İnsan böyledir işte…” dedi “Önce bir şey kaybeder ve gerisi çorap söküğü gibi gelir…”

“Nasıl yani?” dedim “Çorap söküğü derken?”

“Yani…” dedi nefes aldı “Hep kaybedersin…”

Kısık sesle öksürüp söze giriştim:

“Haddime düşmez belki ama, buna pedagoglar Öğrenilmiş Çaresizlik ismini veriyorlar efendim…”

Dişleri sarıydı ama asla beyaz değil.

“Bir stajyer polis için, öğrenilmesi gereken bolca çaresizlik vardır belki, haklısın…”

“Özür dilerim amirim, öyle demek istemedim…”

“Boşver oğlum, sen yine de yaz; eğitimli ve eğilimlisin, bizim gibi değil…”

Kafamı sağ yanıma çevirdim, bir nefes aldım, iç cebimi yokladım, son iki Winston’u çıkarıp, birini Yusuf Tahir’e uzattım, diğerini dudaklarımın arasında kenetledim, paketi buruşturup hemen yanımdaki ağzına kadar dolu çöp kutusuna sokuşturdum.

Anlatmaya başladı… Bir daha susmayacakmış gibi anlattı, öylece ve uzun…

“Bir stajyer polis için, öğrenilmesi gereken bolca çaresizlik vardır oğlum… Bunları bir yerlere yaz…”

“Peki…” dedim “Peki, mutlak yazacağım…”

“Sanırım doksan ya da doksan birdi… Yeni bir polistim… Bir stajyer… Bir Eylül günüydü… Operasyon var diye geçildi telsizden… Ekip otosuna beni de bindirdiler… Daha gençtim anlıyor musun?”

“Anlıyorum amirim, elbette anlıyorum…”

“Bok anlıyorsun…” dedi “Kız henüz öğrenciydi ve çok güzeldi…”

Sigarayı ayağımla söndürdüm. Bir iç çektim.

“Gözlerimin önünde, okulun üçüncü katından aşağı attılar, anlıyor musun?”

Öylece sustum, bir şey demedim.

“Yapamadım. Durduramadım… Öylece sustum, bir şey demedim…”

Sanırım sarhoş olmuştu ve muhtemelen bilmem kaçıncı birasını yudumluyordu.

“Bir stajyer polis için, öğrenilmesi gereken bolca çaresizlik vardır oğlum…” dedi “Bunları bir yerlere yaz…”

“Yazacağım amirim…” dedim.

Gözlerimin içine öylece baktı, çocukça ve acizce. İnsan öyledir, içtikçe anlatır, anlattıkça içer… İçer, anlatır ve acizleşir… Bu böyledir…

“Bir vida açma sesi düşün…” dedi “Aynı vidayı ikinci kez açtığında, ilkinde duyduğun tınıyı duyamazsın… Ve kutunun içinde ne olduğunu zaten bilirsin… Bu böyledir… Bir sonraki kez daha dikkatli olursun işte, vida yalama olmasın diye…”

“Belki de yeni bir vida gerekir amirim…” dedim “Tüm korkulardan arınmak için…”

“Sen stajyer değil gerçek bir sığırsın…” dedi “Beynine matkapla delik açtılar mı hiç?”

“Daha çok kızgın demir bastılar amirim…” dedim “Meyve bıçağıyla kurşun çıkaran adamlar gördüm…”

“Kadınlar sevdim, hepsi birer birer öldüler…” dedi “Ya da ben öldürdüm…” dedi “Ne bileyim?”

“Elbet bir bildiğiniz vardır amirim…”

“Bazen bir yatılı misafir gelir… Yataklarını yapar ve eksik bir şeylerinin olup olmadığını sorarsın… Kimse senden, gece yatmadan önce yara bandı istemez mesela… Eksiklik öyle bir şey değildir… Uyumadan önce acıtan yaralar başka türlüdür… Bilemezsin…”

“Anlayabilirim amirim…”

Şişeden son yudumunu alıp, bankın sol ayağının dibine bıraktı.

“Uygarlık dediğin böyle bir şey işte: anlayabilmek…”

“Yanlış bir şey söylemedim umarım amirim…”

Diş etleri, tersane ışıklarıyla parıldadı.

“Yanlışlıkla sikmeyeyim seni evlat, amirim demeyi kes artık…”

“Afedersiniz…”

“Siz de bayım…” dedi boşlukta kaybolan bir kahkaha patlattı “Fakat o işi Tanrı’ya sormalısın bana değil…”

Bir balıkçı teknesi gurultular çıkararak önümüzden geçti. Arkasından birkaç martı karanlığı yırttı.

“İçmenin birkaç bin bahanesi vardır oğlum… Bunları bilemezsin…”

“Kadın yoksa hüzün vardır amirim…” dedim “Hüzün varsa rakı mesela…”

“Zaten en güzeli de meselalardır değil mi?” dedi “Kör topal ilerleyen zamanlar silsilesi…”

“Öyledir amirim, afedersiniz…”

“Daha kötüsünü de gördüm…” dedi “Düşünsene kafatasımdan kaybolmuş bir lahit çıkardılar…”

“Hayalperestsiniz…”

“Sana öyle geliyor oğlum… Ben ölülerimi özenle muhafaza ederim…”

Baktım.

“Peki” dedim “Peki sizin için hiç mi çare yok?”

“Var” dedi “Aslında bir kez daha var…”

“Nedir?” dedim

“Beş parasız kaldım, süründüm, polis oldum, belki pişman, yanlış zamanlarda yanlış yerlerde bulundum, mutluluğu tattım, kahve içtim, sıçtım, sabah uyandım, saçma sapan masalarda sızdım, insanlar öldürdüm, karnımda kocaman delikler açtım, sevdim…”

“Ya sonra?”

“Bir polis te insan olabilir belki… Ve bir insan için, öğrenilmesi gereken bolca çaresizlik vardır oğlum… Bunları bir yerlere yaz…”

“Ama hâlâ çaresiz olduğunuzu düşünüyorsunuz…”

“Sana öyle geliyor…” dedi “Daha kötüsünü de gördüm…”

“Peki öyleyse şimdi?” dedim.

“Şimdi ne mi olacak anlatayım?” dedi.

“Dinliyorum sizi…” dedim, gülümsedim.

“Otur!” dedi “Bu gece hayatının en korkunç hikayesini yazacaksın…”

Cebinden bir cigaralık çıkardı, gökyüzü dumana boğuldu…

“Bir kadın seviyorum…” dedi “Konu o olduğunda hiç pes etmedim…”

“Buna sevindim…” dedim.

“Sana öyle geliyor…” dedi “Şimdi gidebiliriz…”

Bir saat kadar sonra, yani uzunca bir yürüyüşün ardından, Bakırköy Deri ve Tenasül Hastalıkları Hastanesi’nin tam önünde duruyorduk. Saatine baktı. Karanlıkta akrep ve yelkovanı seçmeye çalıştı. Umursamaz bir bakış atıp, kapıdan içeri daldı. Kimliğini gösterip kapıların tümünden geçti. Tam yetki böyle bir şeydi ve stajyer bir polis için öğrenilmesi gereken bolca çaresizlik vardı…

İzole camlarla kaplı bir odanın önünde durduk. Bir kahkaha patlattı.

“Şu adamı görüyor musun?” dedi “Görmelisin…”

Baktım. Baştan aşağı sargılarla kaplanmış, ancak bir mumya filminde görülebilecek herhangi bir görüntüden başka bir şey değildi.

“Bugün otomobilinin içinde tutuştu ama meraklanma ölmedi…” dedi

“Unutma! Bir cinayet masası stajyeri için, öğrenilmesi gereken bolca cinayet tekniği vardır aynı zamanda…”

“Anlamadım…” dedim “Anlamadım amirim…”

“Bir kadın seviyorum…” dedi “Konu o olduğunda hiç pes etmedim…”

“Buna sevindim…” dedim “Fakat şu an, anlamadığım şu ki…”

“Sana öyle geliyor…” dedi “Hiçbir zaman anlamayacaksın…”

***

Bugün 3 Eylül 2013, Salı…

Elimdeki koliyi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği’ndeki yeni odamın, tozlu masasına bıraktım. Vatan Caddesi’ni gören pencerenin önünde durdum. Bozuk jaluziyi araladım, gökyüzünü gördüm.

İnsanlar yanlış zamanlarda yanlış yerlerde bulunabilirler ve bir insan için öğrenilmesi gereken bolca yaşama tekniği vardır. Bunları bilebilirim…

İç cebimden Yusuf Tahir’in gönderdiği son mektubu çıkardım… Zarfın üstünü okudum:

“Gönderen: Yusuf Tahir – Paşakapısı Cezaevi”

Zarfı açtım, okudum…

“Bir kadını gerçekten seviyorsan eğer ve ona geç kaldığını düşünüyorsan, şimdiye dek sevdiği adamları öldürmekle başla… Çünkü beni sorarsan eğer; konu o olduğunda hiç pes etmedim…”

Saçma sapan gülümsedim, mektubu çekmeceye bıraktım…

İnsanı tam ortasından koparan zamanlar vardır… İnsanı tüketen vebâlar… İnsan dediğin, tüketilebilir ama geri dönüştürülemez bir varlıktır ve aslında hiç bir film mutlu sonla bitmez…

Kendimi bir piyano resitalinden hemen önce çalınan, biçimsiz ve gereksiz bir prelüdden farksız hissediyordum. Birkaç sokak kedisinin devirdiği tenekenin yankılanan sesi ve birkaç adım ötede cızırdayan sokak lambası gecenin dinginliğini bozmaya yetmiyordu…

Bir kadını gerçekten seviyordum ve ona geç kaldığımı düşünüyordum…

Kırılan pencereler bir yenisini kırar mı bilmiyorum ama;

Bana bir ışık gösterin, gerisini ben hallederim…

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı ve Vesait dergileri çin tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Serisi" adı altında Peron Kitap tarafından yayınlanacaktır.