Kitapsız Kalmış Metinler-Sait Faik

K24‘ten Tuncay Birkan’ın sunuşuyla, Sait Faik’in hiçbir kitabına girmemiş iki hikâyesi“Sokaktan Geçen Kadın” ve “Mesut Kimdir?”

Kitapsız kalmış metinler için genel sunuş

5-6 yıldır Refik Halid etrafında Türkiye tarihinin belli bir dönemindeki edebiyat-basın-siyaset ilişkilerini ele alacak bir kitap projesinin peşinde muhtelif kütüphanelerin gazete ve dergi koleksiyonlarına dadandım. Çeşitli yazarlarımızın dönemlerinin siyasi ortamına nasıl dahil ve müdahil olduklarını gösterecek bazı yazılar bulacağımı, ama bulduğum yazıların çoğunun zaten kitaplara girmiş olacağını düşünerek dikkatli çalışmak gerektiğini düşünüyordum.

Başta Refik Halid’inkiler olmak üzere hiç abartısız binlerce yazı çıktı karşıma (zaten o yüzden hiç hesapta yokken Refik Halid’in yazılarını belli temalar etrafında derleme projesi benim kendi mütevazı kitap projeme galebe çaldı. Bu metinleri İnkılap Yayınları’yla birlikte “Memleket Yazıları” adı altında yayımlamaya başladık 2014 başından beri, şimdilik 11 cilt çıktı). Dehşetle gördüm ki bu yazıların çok ama çok büyük bir kısmı hiç kitaplaşmadan, gazete ve dergilerde unutuluşa terk edilmişti. Sadece Refik Halid’in değil, Reşat Nuri, Halide Edib, Nahid Sırrı, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, hatta Peyami Safa gibi artık Türk edebiyatı kanonunun parçası olduklarında herkesin hemfikir olduğu yazarların da yüzlerce yazısı, ilgilenmeye değer bulunup da kitaplaştırılmamıştı (Sermet Muhtar, Vâ-Nû, Şevket Rado, Ulunay, Ercümend Ekrem, Haluk Şehsuvaroğlu, Reşad Ekrem, Adnan Adıvar, Hikmet Feridun, Naci Sadullah, Suat Derviş, Mahmut Yesari, Malik Aksel, Fikret Ürgüp vs. gibi artık tamamen unutulmuş veya unutulmak üzere olan değerli yazarlarımıza hiç girmiyorum). Refik Halid’in yazıları kadar sistemli bir araştırmaya konu etmesem de bu saydığım yazarların da bulabildiğim yazılarını bir kenara toplamayı ihmal etmedim.

2014 yılı başlarında Bilal Kolbüken benden Ankara’da çıkaracağı Kuzgun’a düzenli yazı katkısı isteme inceliğinde bulunduğunda kendisine bu biriktirdiğim yazılardan birer-ikişer yayımlasak daha hayırlı bir iş yapmış olacağımızı söyledim, o da kabul edince beş sayı boyunca sırasıyla Refik Halid, Nahid Sırrı, Nurullah Ataç, Reşat Nuri ve Peyami Safa’dan kitaplaşmamış çeşitli metinlerini kısa tutmaya çalışıp da pek beceremediğim sunuş yazılarıyla yayınladım. Bir noktada kitabıma odaklanmak için bir ara verdiğimde Kuzgun dergisi de başka sebeplerle yayınına son verdi. Ben de orada başladığım işi tekrar devam ettirebilecek hale geldiğimde aklıma en iyi mecra olarak K24 geldi. Kendilerine başvurunca nezaket göstererek bu seriye burada devam etmemi kabul ettiler. Bundan böyle her ay bir yazı vermeye çalışacağım.

Memleketin sürekli tekerrür etme eğiliminde olan yüzlerce siyasi, kültürel, ideolojik vs. meselesine bir dönemin yazarlarının nasıl baktığını öğrenmekten, dergi veya gazete köşelerinde kaybolmuş hikâyelerini okumaktan benim gibi sizlerin de keyif alacağınızı umuyorum.

***

Sait Faik, Popüler Dergiler ve Geçim Sıkıntısı

Sait Faik hakkında yazılan övgü yazılarının çoğunda bir tür romantik serseri, alttan alta yergi tınısı olanlarda ise boş gezenin boş kalfası imgesi öne çıkarılır: Balıkçılar, hamallar, orospular vb. gibi alt sınıflardan veya görece yeni tabirle sınıf-altı insanları, “küçük adamları” sevecen bir dikkatle izlemeye yoğunlaştığı için hiçbir işte dikiş tutturamamış, zaten pek tutturmak da istememiş, geçinebilmek için önce tacir babasının, sonra da annesinin eline bakmış, hiç hesap yapmamış, hesabını bilememiş, huysuz ama aslında tatlı bir adam, anakronik tabirle, bir tür erken “aylak adam” veya “tutunamayan” imgesidir bu.

Halbuki , Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay romanlarında anlatılan kişilerde olduğu gibi, herhangi bir elitist yönelimi , tepeden bakma tavrı olmadığı halde, isteyerek veya istemeyerek toplumdışı kalma, sıradan insanlarla arasında oluşuvermiş uçurumu anlamlandırma meselesi değildir daha Sait Faik’inki. Meşhur “Muharrir Neden Yetişmiyor” anketine verdiği cevaplarda (baştan sona müthiştir orada söyledikleri) biz eskiler gibi kendimizi “halktan üstün ve halktan uzak görmüyoruz” der. “Bugün eskiler diye adlandırılan yaşlı muharrirler, hayata, cemiyete yukardan bakarlardı. Hâlâ da öyledirler. Hayata karışmıyorlar. Yalnız tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındalar. Bize gelince cemiyeti düzeltmek hususunda hiçbir iddiamız yok. Biz cemiyette insanlarımızla birlikte aynı hayatı yaşamak istiyoruz. Yeni edebiyatın yerle beraber olmasını, hatta çamura bulanmasını istiyoruz. Ben mahdut bir zümre için değil büyük kütle için yazıyorum… Bu kitlenin içine hakikaten girdiğimiz gün ortada ne hürriyetsizlikten ne de insanlar arasındaki korkunç uçurumlardan eser kalacaktır. Bugünkü edebiyatçının vazifesi, halkı anlatmaktır. Bu bazılarının zannettiği gibi siyaset değildir. Hatta siyasetle alakalı bile değildir” (Hikâyecinin Kaderi, YKY, 2007, s. 399-400. Aksi belirtilmedikçe bütün alıntılar bu kitaptan yapılacak).

Hikâyelerini okuyan herkes, bu konudaki hazır reçetelere (toplumcu gerçekçilik vs.) pek uymasa da, gerçekten de halkı anlattığını teyit edecektir. Peki “halkla aynı hayatı” yaşama kısmı? Herkes geçinebilmek için canla başla çalışırken onun çalışmadan seyredip kaydetmekle yetindiğini ima eden o “romantik serseri” imgesi bunu pek doğrulamayacaktır. Zaten ben de tam bu yüzden itiraz etmek istiyorum bu imgeye. Sait Faik de, hikâyelerine, röportajlarına konu ettiği insanlar gibi hep kendi işini yaparak geçinebilme uğraşıyla geçirmiştir ömrünü çünkü bana kalırsa. Ama işte onun “yazıcılık” adını verdiği bu iş de, anlattığı insanların yaptıkları işler gibi doğru dürüst para kazandırmaz kendisine (zaten resmi makamların da yazarlığı “iş”ten saymayıp vesika istediğini ve o vesikayı güvendiği iki yerden de alamayınca meslek hanesine Türkçe “yok”, Fransızca “sans profession” yazıldığında ne kadar ne kadar bozulduğunu yarı şaka yarı ciddi anlatır “Yazıcılığın Yirminci Senesinde” adlı metninde -s. 326-7). Tam da devletten uzak durup (birazdan geleceğim buna) halkla aynı hayatı yaşamayı tercih ettiği içindir ki tıpkı bu halkın büyük bir kısmı gibi, geçim sıkıntısı çektiğini, hep hesap kitapla uğraştığını görürüz hikaye-dışı birçok metninde ve birçok röportajında. Birkaç örnek:

“Yaşasın Edebiyat” yazısında, kendisinden 1950 yılı için neler planladığını soran bir mektuba “projelerinden” filan bahsederek cevap vermenin içinden gelmediğini söyleyerek başka şeyler anlatır: “Hikâyelerimi kitaplarda toplamak hoşuma gidiyor, hem de elime beş on para geçiyor. Evet devede kulak bile değil, ama ne olsa on formalık bir hikâye kitabına 100 lira kadar veriyorlar. 100 lira bu. Az para mı?” Bir şekilde kitabı yayıncıya ilettikten sonra hiç ses gelmeyince maişet derdi ağır basar ve yine kapıyı çalar: “İki ay sonra uğrarsınız. Okumamışlardır. Sizi seven ve sevmeyenlerle dolu bir heyeti edebiyesi vardır kitapçının. Meçhul, esrarengiz insanlardır. Kimlerdir? Bilinmez. İki ay sonra tekrar uğrarsınız. Şimdi kitap çıkarmanın zamanı değildir. Ne verirse kabul edeceksiniz artık. Ah, bir 50 liralık verse… Verir mi dersin? Ama 50 ’den aşağı vallahi vermem. 100 lira isterim önce. Nasıl istersin birader 100? Değer mi, dersin kendi kendine. Hem verir mi? 80 isteyeyim, 50’ye razı olayım dersin.“ (s. 322-3) Sait Faik’in edebiyata hiç de romantik bakmadığı, aksine bu konudaki romantik klişelerle elinden geldiğince alay ettiği bu müthiş metin böyle tek metni de değildir.

Olduk olmadık yerde rakam vermeyi, paranın hülya-bozucu etkisini kullanmayı sever Sait Faik: “Vaktiyle bir yerde [Yedigün dergisinde-T.B.] hikâyeler yazar, röportajlar yapardım. Röportajlarıma on, hikâyelerime beş papel alırdım. Valde sağ olsun, evde babadan kalmalarla ocağı tüttürüp aşı kotarıyor. Söylediğim yerden de haftada beş on papel alıyor, kahveye çıkabiliyor, hayatımdan hoşnut geçinip gidiyordum” dediği o “Yazıcılık” metni şöyle biter: “Bereket Yeditepe para vermiyor yazıcısına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim. Beş papeli alınca da acaba zavallı Hüsam ’ı ne diye kandırdım, bu yazı beş papel eder miydi, diye içimi yerdim” (s. 325-7).

Bir röportajında iyi hikâyecilerin gazetelere yaz(a)madığını söylediği için kendisine içerleyen İlhan Tarus’a cevap olarak yazdığı “Hikâyecinin Kaderi” yazısının başlarında hemen hesaba dalar: “Kendi söylediğine bakılırsa gazetelerden, mecmualardan aldığı paranın on mislini alıyormuş. Olabilir. Yalan söyleyecek değil ya! Bir dergide hikâyesi okunabilen bir yazıcı, on liradan aşağı para almadığına göre, şöyle bir yüz papeli, İlhan gazetelerden doğrultuyor demek bir hikâye bedeli olarak. İyi para! İlhan da hakkını alıyor demektir. Allah mübarek etsin! Gözüm yok” (s. 335). Hatta metnin sonunda bir hikâye yazmanın kendisine kaça mal olduğunu bile hesap eder: “Ben de bir zamanlar, senin aldığını iddia ettiğin paranın tam yirmi misli aşağısını gazetelerden aldım. İhtiyacım vardı. O zamanlar adada oturmuyordum. Şimdi adada on kuruşa bir kahve buldum. Köylü cigarası da yirmi beş. Geçen gün bir hikâye yazdım. Şu hikâyeye ne sarf ettim, diye düşündüm: 14 lira harcamışım.” (s. 337)

Benzer bir hesabı Vatan gazetesinin “Sanat Yaprağı” köşesinin düzenlediği “Bizde Yazar Ne Yer, Ne İçer?” anketine verdiği cevapta da yapar: “Bu problemler karşısında kendi durumunuzdan memnun musunuz? Hayatını kalemiyle kazanmak isteyen gençlere vereceğiniz bir öğüt var mı? — Bu işi bizim valde hallediyor. Otuz kuruş, Birinci nevi sigara. Üç kahve 25 ’ten 75, iki yemek asgari 4 lira, giyim kuşam babadan ve anadan olmak şartıyla, yılın altı ayında sigarasız ve kahvesiz kalmak isteyen yazsın.” (s. 410)

Demin bahsi geçen “Muharrir Neden Yetişmiyor” anketinde de “maddi” terimlerle, rakamlarla konuşan tek yazar Sait Faik’tir (Bu anketin tamamı birkaç ay önce kitap olarak yayınlandı: Sadettin Gökçepınar, Muharrir Neden Yetişmiyor?, Cümle, 2015): “Medarı Maişet isimli bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken iki bin lira mahkeme masrafı ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu! Güçlükler bundan ibaret değildir. Patronlardan gelenler de var. Bir zamanlar Varlık ’ta muntazaman hikâyeler yazıyordum. Mevzularım hoşlarına gitmedi. Başka şeyler yazmamı söylediler. Ismarlama şeyler yazamıyorum, ayrıldım. Zaten verdikleri ne? Bir hikâyeye beş, yedi buçuk, haydi bilemediniz on lira. Ayda dört hikâye yazacaksınız da bu zamanda kazancınızla geçineceksiniz! Mamafih daha fazla para verenler oldu, oldu ama bu sefer başka şeyler çıktı. Aile mecmuasına yazdığını hikâyelere 25 lira veriyorlardı. Bir gün Vedat Nedim Tör, kendinizi aşacak hikâyeler getirin, dedi. Bu da bir başka türlü sipariş. Oradan da vazgeçtim” (s. 398).

Bütün bunlardan Sait Faik’in geçimini (en azından gündelik ihtiyaçlarını görme) yazdıklarıyla kazanma, kendisini cemiyet içinde “yazıcılık” mesleğini icra eden bir fert olarak kurma konusunda inat ve mümkün olabildiğince sebat ettiği anlaşılıyor. Bu sebatının kırıldığı dönemler olduğunu çeşitli hikâyelerinden de biliriz. Mesela birçok okur ve yazarın pek sevdiği “yazmasam deli olacaktım” cümlesinin geçtiği “Haritada Bir Nokta”, yazmayı bırakıp hayatını sıradan bir balıkçı olarak sürdürme kararını tutamayışının öyküsüdür. (Ben o hikâyeden en çok Sait Faik’in dayanışmacı dünya görüşünün program niteliğinde ifadesi denebilecek şu kısmı severim: “sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için; keskin aklın daha kör, daha mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini; çorbanın çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten… bir düşünce”. Son Kuşlar, YKY, s. 56) Kendisi için uygun bir geçim yolu olmadığını çeşitli defalar deneyip anlasa da balıkçılıkla hep özel bir ilişkisi olacaktır. Akla Marx’ı getiren şu sözleri hatırlatayım: “Bir balıkçı düğümü atmanın o kadar mühim bir şey olmadığını sananlara acırım. Hayat insanı yazıcılıktan balıkçılığa, balıkçılıktan yazıcılığa getirip götürdüğü zaman manasını alır.” (s. 307) Yine de sonuçta şunda kararlıdır Sait Faik: kalemiyle geçinecek, bu uğurda da her türlü mihneti göze alacaktır.

Bu kararın arka planında, birkaç istisna dışında geçimlerini, hatta epeyce bir kısmı dünyalıklarını devletle, siyasi çevrelerle yakın temas içinde olmak sayesinde, en azından devlet memurluğu yaparak kazanmış ve Sait Faik’in çoğunu “meselesiz ve fikirsiz” bulduğu eski yazar kuşağının tersine, devletle mümkün olduğunca ilişki kurmama iradesi vardır bana kalırsa. İradeden bahsediyorum, çünkü Sait Faik’in bütün yazarlık kimliği bu son derece bilinçli, anarşizan denebilecek tavırla kurulur: Hür olmak isteyen yazar, devletle ilişki kurmamalıdır. “Maarif nazırının sofrasında yemekler, dahiliye müsteşarıyla rakı içmeler, selamı şahaneler… Bugünün edebiyatçısının yarına anlatacağı bu nevi şeyleri olmaması ne iyi!” der bir yerde (s. 307). Millet demagojisine karnı toktur: “Bana kalırsa yazıcılık işinde, insanın yazıları pek ahım şahım olmasa da zararı yok pek. Elverir ki, namuslu olalım: Kalemimizi ne devlete, ne patrona, ne de hatta millete (demagoji yapmayı, efkârı umumiye denilen mikrobu kasdederek söylüyorum) satalım” diye başlar yirminci senesine girmiş yazıcılığını tanımlamaya (s. 325). Tarihe kalmak filan umurunda değildir: CHF Genel Sekreterliği de yapmış Memduh Şevket’i “Ondan bize güzel bir roman, güzel hikâyeler kaldı çocuklar. Mebusluklar, siyaset oyunları günü, hali doldurur, oyalandırır belki. Böbürlendirir insanı. Ama ölünce tarihe, hiç sevmediğim tarihe bile mal olmazlar“ diyerek anar (“Ölen İyi Hikayeciye”, s. 387). Sanatçının üzerinde devletin de sermayenin de gölgesini görmek istemez; Vatan’ın “devlet veya hususi müesseseler yazara daha fazla yardım etmeli midir?” sorusuna kısa ve tok bir cevap verir: “Etmemeli. Ederse veriştirmesine katlanmalı” (s. 410).

Devletlû çevreye alerjisini bir noktadan sonra gazetelere karşı da genişletir Sait Faik. Bu konuda açıkça formüle ettiği bir cümlesine rastlamış değilsem de gazetelerin de büyük harfli İktidar’ın ayrılmaz bir parçası olduğunu gittikçe daha çok hissetmesine bağlıyorum ben bunu. Muzaffer Uyguner’in hazırladığı epey eksik “Sait Faik’in Süreli Yayınlardaki Yazıları Listesi”ne baktığımızda görürüz ki 1930’lu yılların sonlarında ve 1940’ların başlarında yazı ve röportajlarını gazetelere (özellikle de sonradan Vakit adına dönecek Kurun’a ve yine aynı sermaye grubunun Haber Akşam Postası’na) verirken, 40’lı yılların ikinci yarısında daha çok Sedat Simavi’nin 1933’den beri çıkardığı Yedigün dergisi gibi, yeni kurulan Yapı-Kredi bankasının çıkardığı Aile gibi, karikatürist Ramiz Gökçe’nin çıkardığı Salon gibi magazin dergilerine yazar. Ama yukarıda alıntıladığımız cümlelerde de görüldüğü gibi bunların da mevzu beğenmemelerinden rahatsız olarak 1950’li yıllar başında onlardan da ayrılıp son yıllarında Varlık gibi, Yenilik gibi salt edebiyata yer veren dergilere yazmaya başlar. (“Mevzularım hoşuna gitmedi” dediği dergi Varlık gibi görünse de aslında Salon’dur. Sait Faik’le yaptığı röportajı 11 Kasım 1949’da yayınlayan Akşam gazetesi, 22 Kasım’da bu konuda bir düzeltme yayınlamıştır. Bundan sonraki yayınlarda daha önce gözden kaçmış bu düzeltmenin dikkate alınması gerek elbette. Böylesine şikayet ettiği bir dergiye daha sonra neden bunca hikâye versin ki zaten?)

Benim mutlu tesadüflerle bulduğum, kitaplarına girmemiş bu iki güzel hikâye de işte bu popüler dergilere yazdığı döneme ait. “Sokaktan Geçen Kadın” Salon dergisinin 1 Şubat 1949 tarihli 31 nolu sayısında yayınlanmış. Sait Faik, yine bu dergide yayınladığı diğer üç hikâyeyi (“Karanfiller ve Domates Suyu”, “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı” ve “Sinağrit Baba”yı), 1950’de çıkan Mahalle Kahvesi kitabına almış ama nedense bunu almamış. Belki bu metni ileride çıkacak bir kitabına daha çok yakıştırmıştır (bunu sık sık yapmış, 50’lerde çıkardığı kitaplarda 40’lı yıllarda yazdığı birçok metne yer vermiştir çünkü), belki de sadece unutmuştur. Muhteşem bir finali olan ikinci hikâye “Mes’ut Kimdir?” ise biraz daha önce, 12 Haziran 1948’de Yedigün’de (sene 16, No 13) yayınlanmış. Bu dönemde yazdığı başka metinleri de başka araştırmacılar bulursa hiç şaşmam. Zira o sıralarda zaten hep belli bir geleneği olmuş bu tür “edebiyatlı magazin” dergilerinde (bunu özel bir tür adı olarak teklif etmek isterim) bir tür patlama yaşanmıştı ve her daim para ihtiyacı duyan Sait Faik de araştırmacıların bakmayı akıl edemediği ama rekabet aşkıyla daha çok para verebilecek bu cins dergilerde de yazmış olabilir. Ben şahsen, başka birçok önemli yazarımızın kitaplaşmamış birçok metnini gördüm, görüyorum bu tür dergilerde.

***

Sokaktan Geçen Kadın

Soluk, güzel yüzlü bir kadındı. Sarı denecek kadar açık, berrak gözlerinin kenarlarında dost, arkadaş, ahbap bir ifade vardı. Her hoşuma giden yüze gözlerimi açarak bakarım. Gözlerimdeki bozukluğu doktora göstermiş değilim. Kadını geçtikten sonra bile düşünmeme sebep bana acır gibi bakması oldu. “Ah bu gözlerim,” dedim… Gözlerime daha bir takım ağır lâflar edeceğimi sanıyordum. Birdenbire kafamda başka düğmeler çevrildi. Başka ışıklar yandı. Gerilere doğru sürüklendiğimi hissettim. Hızla çevriliyor(d)um. Gençliğimin bir kısmını geçirdiğim bir kasaba gözümde canlanıverdi:

Kasabanın belli başlı âilelerinden birinin oğlu iyi arkadaşımdı. Uzun seneler ecnebi mekteplerde okumuş, lisan, giyinmek, yaşamak, konuşmak öğrenmiş, şimdi kasabaya dönmüş, kömür pazarındaki dükkânına kapanmıştı. Önce – daha doğrusu benimle ahbaplığı ilerlettiği sıralar – içinde bir ihtilâl havası esmiş, âile denen ipi bir sıçrayışta aşmak arzusu içinde çırpınmış, yapamamıştı. İki sene hitamında yazıhanesinde şişmanlamış, uyuşmuş kalmıştı. Çuvallar da gelip gitmese hali nice olurdu bilmem… Aile; günen güne ağırlaşan, günden güne içine kapanıp kararan ve şişmanlayan genci harekete getirmek için ne edeceklerini bilemiyorlardı. Çuvallar İstanbul’a gidiyor, İstanbul’dan sandıklar geliyor, kasa para doluyordu. Amma genç adam para ile ne yapılabileceğini bile unutmuştu. Haftada bir gün içtiği dört kadeh rakının bile onu derin uykusundan uyandırmadığını sezen tüccar peder gece rüyasında mı gördü, yoksa hekimlere mi danıştı. Yoksa âile bir araya toplanarak birbirlerine fikir mi eklediler, burası meçhul, çünkü bu ailede bu fikri tek başına bulacak adam yoktu. O evde düşünülmez, yenilir, içilir, hesap yapılır ve uyunurdu. Bu fikir oğlanı evlendirmekti.

Bir yazıhane düşünün: Camları tozlu, defterlerini sinekler kirletmiş olsun. Kasa defterinin kenarındaki mürekkep tam dört seneliktir. Takvim yedi buçuk aydır kopmamıştır… Her şey; kasa üstündeki kalın siyah cildler, onun yanı başındaki pres, mektup kopyasının ince yapraklı kalın defteri yaz öğlesinin veya tepeleme doldurulmuş mangalın uykusuna teslim olmuştur. Sandalyelerin oturacak yerindeki soluk minderler, mihveri etrafında dönmeye dönmeye döner olduğu unutulmuş koltuk. Her şey, yahut hiçbir şey, hattâ evlenme fikri bile bizim minderleşmiş ve koltuklaşmış arkadaşı uykusundan uyandırmamıştı. Bir defa düşünmüş, fikir kendisine yabancı gelmemiş, çabucak bir yatak kokusu, bir kadın hayali, bir terlik, bir pijama, bir pudra ve lâvanta kokusu duymuş, içi öylesine ezilmişti ki ben evlenirsem ne ederim diye düşünüp kalmıştı. Düşünüp kalmıştı dediğime bakıp da düşünme denilen şeyin hareketi, yırtıcılığı hatırınıza gelmesin. Evlenirsem ne yaparım? demiş uyuya kalmıştı. Onu bu uykusundan o zamana kadar bir yazıhaneye girmemiş bir böcek uyandırdı. Bu bir eşek arısı idi. Küçük yazıhanenin içinde büyük bir tayyare gürültüsü duymuştu. Çıkacak delik arayan arı deliler gibi idi. Daha doğrusu deli tayyareciler gibi idi. Onu mahmur gözlerile takipten yorulan bizimki, arıdan iki milyon beş yüz yetmiş bin defa büyük olduğu halde elini bile oynatamayışını hayra yormadı. Hemen evlenirsem ne yaparım fikri tekrar kafasına çömeliverdi. Tam yirmi sekiz gün düşündü. Yirmi dokuzuncu gün işin içinden düşünmekle çıkamayacağını anlamıştı. Evlenince ne yapacağını tecrübeye koyuldu. Netice kötü çıktı. Evlenince terliklerini bile giyemeyeceğini anlamıştı. Şişman vücudundaki yağlı sular iki ayda eriyip gitmiştiler. Tam on yedi kilo kaybetmişti. Üzüntüsünü kasabanın her zengin evine baba dostu alark da sokulan bir doktora açtı…

Nihayet İstanbul’a kapağı attı. Tedavi şehri İstanbul’du. Barlara, meyhanelere, lokantalara, plâjlara, muayenehanesinde garip garip elektrik cihazları bulunan doktorlara gitti. Hayır, evlenince terliklerini giyemeyecekti. Bu kararı doktorlardan evvel kendisi vermişti. Fazla üzülmedi. Yalnız eskisi gibi yemek yiyememekle kendini gösteren bu üzüntü bir ay sonra müthiş iştiha ile sona erdi. Yeniden şişmanladı. Şişmanlayınca üzüntü rovelveri de dolmuştu. İçine herkes gibi olamamak utancı doldu. Kafasında bir ihtilâldir başladı. Bu ihtilâli şarap, rakı, kumar ve uykusuzlukla bastırmağa çalışmak ne demektir bilirsiniz. Yangına körükle gitmek, ateşe benzin sıkmak.

Dünyalar kadar para harcadı. Derdini önüne gelene döktü. Utanmadı, sıkılmadı. Doktorlarla kahpe kadınlar canına okudular oğlanın. Faydasız.

Bir akşam barların birinde Lâmia’ya rastlamıştı. Demin sokakta gördüğüm o Lâmia idi işte. Derdini ona da döktü. Ona bol para harcamak istedi. Lâmia, sükûnetten harekete, hareketten sükûnete, zayıflıktan şişmanlığa ve şişmanlıktan zayıflığa gidip gelirken üzüntülü ve mahzun bir yüz bağlamış olan bizim oğlanı seviverdi. Para bile harcatmadı. Arkadaşım bu dertten kurtulursa kendisiyle evleneceğini Lâmia’ya yemin billâhlarla vadetti. Lâmia bu vaitlere bir taraftan “Boş ver!” derken öte taraftan hafifçe inandı. Bir buçuk sene beraber yaşadılar. Arkadaşım kaçıncı ayın hitamında terliklerini giydi bilmiyorum. Fakat bir buçuk sene sonra herkes gibi bir erkek olmuştu. Harbin ilk senesinde 1940 senesinin şubat ayında Park Otel’de … kasabası eşrafından … beyin mahdumu … beyle Doktor … beyin kızının nikâhları kıyıldı. İşte biraz evvel görüp tanıyamadığım Lâmia da yüz üstü bırakıldı.

Şimdi Lâmia’ya sırtı sıra hergün rastlıyorum. Uzun boyunu arkadan seyre dalıyor, bazı aile saadetlerinin banisi olduğunu düşünüyor, şimdi bizim kasabanın milyonluk bir adamı olan eski arkadaşımın, büyük balkonlu evinin önüne bir bronz Lâmia heykeli neden dikmediğini kendi kendime soruyorum.

Salon, No. 31, 1 Şubat 1949

Mesut Kimdir?

Sokağa tasasız, genç, renkli, sıhhatli, neş’eli bir yüz görürüm diye çıktı. Böyle bir insan yüzüne rastlamakla kendi tasası, ihtiyarlığı, sarılığı, hastalığı ve neş’esizliği geçecek değildi. Belki büsbütün ye’ise, umutsuzluğa düşecekti. Amma istiyordu. Hem de bulamayacağını umarak dolaşıyordu. Kararı, kitabı açmadan kitap hakkında hükmünü vermiş münekkit fikri idi. Hiçbir münekkit elleri titriyerek, zevkten bayılırcasına bir kitap açamaz. Bu zevk yalnız okuyucu kalanlarda vardır. İşte o sokağa çıkarken sokak kütüphanesinin her kitabında bir kusur bulacağını biliyordu. Hiçbir genç insan bir yaşında bir tay gibi güzel olamaz, bir yaşında bir tay gibi kişneyemez, hiçbir tasasız sahibini görmüş bir köpek gibi sevinemezdi dünya yüzünde. Bu kaytan bıyıklı, saçları pırıl pırıl, üstü başı tertemiz, cebinde kendine âşık yedi kız resmi gezdiren Üniversitelinin bir tasası vardı. İnanamıyordu. Ne sağa, sola, ne şarka, garba, ne imana, imansızlığa, ne sulha, ne harbe… Tasaların en büyüğü onda idi.

Şoför Hasan’a rastladı.

– Dün akşam hiç uyumadım, dedi, kafam kazan gibi. Radyoyu açmağa canım çekmiyor. Günde 15, 20 kazanıyorum. Su gibi gidiyor. İçmeden edemiyorum.

Bir sokak çocuğu çiklet satıyordu. Neşeliydi arkadaşiyle. Hafiye ile hırsızın Alkazar sinemasındaki döğüş sahnesini arkadaşına anlatırken gözünün altı seğriyordu. Mavi ve kırmızı gözlerinin altında bir düziye uykusuzluk çırpınıyordu.

Şu güzel kadın aldatılmış, bu yakışıklı adam parasızdı. Bu zengin böbreklerinden hasta idi. Bu kocası zengin, her şeysi tamam kadının içine bir koca aldatmak deliliği düşmüştü. Bunu yapamıyordu da…

Kahvede oturmuş, insanlara neş’esizlikler, tasalar uydururken yanındaki masadan birisi arkadaşına:

– Şu adamı görüyor musun? dedi.

– Hangisi.

– Şu başı açık. Sinemanın önünde. Şimdi önümüzde olacak.

– E ne var!.

– Bir milyonu var.

– Vay enayi vay. Otomobilsiz geziyor.

– Var, otomobili de var.

– Kimbilir ne dertsizdir.

– Var birader, onun da bir derdi vardır elbet.

– Ne derdi olacak yahu? Genç, yakışıklı…

Öteki sıraladı:

– Güzel bir karısı var. Rus metresi var, şeker mi şeker, sıhhatli, nüfuzlu…

– E?…

– Ama bir derdi var.

– Nedir?

– Ben, benim gibi birkaç kişi.

– Amma yaptın ha?

– Elbet, cemaziyülevvelini biliriz. Bizi görünce end bend olur.

– Bak şu herife dünya umurunda değil.

Onu da ben tanıyordum. Gülüp güldüren bir sahne artistiydi. Hem de çok iyi bir artistti. Verem ciğerlerini kemiriyordu ama yine şendi. Para ve zaman kazanmıştı. Onun derdi de arkadaşlarıydı. Kıskanırlardı. Kulağına gidecek, onu küçük düşürecek lâflar ederlerdi. Çok hassastı. Bu sözler ciğerine veremden çok işlerdi.

Öğle yemeğini neş’e içinde yedim. Bugün insanlar dertli idi Dertsize öğleden sonra rastladım.

Bu genç bir şairdi. Bir şiiri metelik etmezdi. Kendine Allaha inanan bir mümin gibi inanmıştı. Günde 700 mısra yazıyordu. Meteliksizdi. Muhayyel sevgilileri vardı. Muhayyel saraylarda otururdu. Muhayyel sofralarda yemek yerdi.

– Nasılsın büyük şair? dedim.

Koluma girdi. Ezberden yetmiş mısra okudu. Bir tek beytinde bir tek şiir kıvılcımı yoktu.

– Mesutsun şair, dedim.

Bana bakarken gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Birden ona acır gibi oldum. Sonra o ilâve etti:

– Bir de, dedi, şu siyatiğim olmasa…

O zaman anladım ki hepimiz, Üniversiteli, şoför, garson, milyoner, çikletçi, müteahhit, yazıcı, iyi şair, kötü şair hepimiz içimizde bir kötü mesut şair taşıyorduk. Muhayyel sofralarda muhayyel şaraplar, muhayyel topraklarda muhayyel çiftlikler, hep muhayyel şıkır şıkır altınlarla hepimiz, hepimiz mesuttuk.

Yedigün, Sene 16, No. 13, 12 Haziran 1948
Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful