Kütürt

[In solis sis tibi turba locis / Issız yerlerde kendin için bir evren ol.]

Çocukken bumerangımı çaldılar. Bunu yaptılar gerçekten, biliyor musun? Bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum. Çocukken bumerangımı çaldılar ve benim suçum yoktu bunda, tamamen salaklıktan. Tam da bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum, tamamen salaklıktan. Ve şimdi ne zaman, bir yerlerde bir park görsem, çabucak kaçmam bundan.
Sanırım doksanların başıydı. Nedense o günleri hep gri hatırlıyorum. Körfez savaşı yüzünden camlarımızı naylon örtülerle kapladığımız yıllar. Turgut Özal’ın öldüğü ve tutulan yasa anlam veremediğim yıllar. Yaser Arafat’ın kafasına puşi taktığı, Mihail Gorbaçov’un emekli olup yazlığına yerleştiği yıllar. Bulgarların Lada’larıyla geldikleri yıllar. O eski mahalledeki turuncu apartmanda oturduğumuz yıllar. İşte ne bileyim, gri hatırladığım yıllar.
Bir gün kısa ve kızıl saçlı bir kadın, bizim apartmanın karşısında yıllarca bomboş ve tozlu beklemiş dükkânın kepenklerini açıyordu. Terzi demişlerdi. Öyleydi de keza.
Bizim o sokak nedense terzilerle doluydu. Dükkân kapılarından dikiş makinesi sesleri yükselirdi. Onun dışında birkaç çocuk sesi. Araba çok geçmezdi zaten. Çok sonra gördüm. Bizim apartmanı yıkıp otopark yapmışlar. Terziler yok. Cami duruyor.
Kadın kepengi kaldırdı. Pirüpak yaptı ortalığı birkaç gün içinde. Sonra durmadan bir şeyler diktiğini gördüm balkondan. Durmadan. Bir oğlu vardı. Raif. Evet, adı sanırım Raif’ti. Benim yaşlarımda. Sarışın bir çocuk… İyiydi ama. Çok severdim. Şimdi uzun uzun hatırlayamayacağım ama iyiydi işte. Güzel futbol oynardı. Güzel futbol oynardı ama kimsenin canını acıtmazdı. Canı acıyınca susardı. Ağlamazdı pek. Dudaklarını kanatırdı.
Bir de Bilâl vardı aslında. Küçükken, Hasan Varol ilkokulunun orada oturuyorduk. Bizim alttaki badem bıyıklı terzinin oğluydu Bilâl. O da iyiydi aslında. Akıllı bir çocuktu. Karateye gidiyordu. Her daim burnunun sol deliğinden sarkan haki yeşil renkli sümüğü vardı oracıkta ama iyiydi. Anlam veremediğim bir biçimde avuç içlerini yalardı. Güçlenmek ve öküz gibi olmak için sürekli limon yiyordu. Çünkü karate hocası öyle istemişti. Kısalmış ortaokul pantolonu gibi duran şortlar giyiyordu. Şort desem değil. Pantolon desem hiç değil. Haftada birkaç kez, ter kokan koltuk altlarına yerleştirdiği dini kitaplarla yüz metre ilerideki caminin kapısından girerken gördüğüm biri haline dönüştü sonra. Avuç içlerini yalıyordu hâlâ.
Gelgelelim; Raif, Bilâl ve ben o ilkbahar oyunlar oynadık. Ne bileyim işte saklambaç, saçma sapan futbol maçları falan filan. Hemen bizim apartmanın karşısında kalan boş arsada üstelik. Bir gün Raif’i gördüm. Şakaklarından kanlar sızıyordu. “Saklambaç oynuyorduk ve düştüm” demişti. Neden sonra anladım, Bilal yardım etmemişti. Hatta tuhaf bir gülümsemeyle uzaklaştığını anımsıyorum. Raif’i aldım. Annesine götürdüm.
“Şrank!” tokat Raif’in suratında patladı. Hem Raif hem de kadın ağladılar oracıkta. Çok ağladı hem de. Birkaç gün Raif görünmedi ortalıkta. Kadın perdesini çekti dikiş dikerken. Ağlıyordur diye düşünmüştüm o vakit ben de.
Sonra yaz tatili oldu. Ben köye gittim. Ninemin yanına. Oralar çok güzeldi eskiden. Bilemezsiniz.
Tatilden sonra, yani o sonbahar Bilâl’le aşağıda karşılaştık. Şortunun boyu uzamış, benimki hala 70li yıllar basketçileri gibi kısacıktı. 7-8 yaşlarındaydım. Bilâl avuç içlerini yalıyordu.
Ona sordum “Tatilde ne yaptın?” dedim “Biz köye gittik.”
Bilal cevapladı “Kurana gittim ben.” dedi, sol kaşını kaldırdı “Sen gitmemişsin.”
O günden sonra nedense çok zaman benimle konuşmadı. Böyle işte! Hahah. Şaka yaptım. Bilal akıllı değildi. Yaz tatilinden önce de geri zekâlıydı.
Çocukken bumerangımı çaldılar. Bunu yaptılar gerçekten, biliyor musun? Bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum. Çocukken bumerangımı çaldılar ve benim suçum yoktu bunda, tamamen salaklıktan. Tam da bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum, tamamen salaklıktan. Ve şimdi ne zaman, bir yerlerde bir park görsem, çabucak kaçmam bundan.
Aylar geçti sonra. Mart ya da Nisan ayıydı sanırım. Babamı dolandıran müteahhidin karısı henüz kanser olmamıştı ama müteahhit, kooperatifin paralarını tam da o sıra alıp kaçmıştı. Bizimkiler bir evimiz olsun demişler. Oldu gerçi. Ama müteahhit sitedeki dört apartmanın her dairesini üçer kişiye daha satmış sonradan. Mahkemeler sonuçlanana kadar tam on beş yıl geçti. Ve bizim evi satın alan diğer üç kişinin müteahhide verdikleri paraları bizzat babam ödedi. Babam da benim gibi. Ya da ben de babam gibi. Aman her neyse…
Bizim turuncu apartmandan taşındığımız gün, işte tam da o gün, yeni evimize gidiyorduk. Raif’i gördüm o an. Bir Bedford kamyona “gel, gel” yapan işçiler, bir yandan da sigaralarını yudumluyorlardı. Dizel ve gümbürtülü motor, sokak arasını çınlatıyordu. Kapkara duman çıkıyordu egzozundan döküntü kamyonun. Raif koştu öksürerek. Sonra diğer çocuklar. Bilâl de geldi o ara. Suratında yine o berbat gülümseme.
“Bisikletle şu aşağıdaki parka kadar gidip geleceğiz” dedi “Gelecek misin?”
“Görmüyor musun?” dedim “Gidiyoruz biz, ama gelirim buraya sonra. Yeni ev çok uzak değil.”
“Yapma ya” dedi bozuk aksanıyla “Yapma ya. Biz de gideceğiz yarın”
“Nereye?” dedim “Siz de mi yeni evinize?”
“Bilmem” dedi “Annem öyle söyledi.”
Annesi. Nazmiye Hanım. Kadını anneme dantel örnekleri gösterirken görmüştüm birkaç kez. Dükkân manifatura ve naftalin kokuyordu. Kapının önündeki Lada, iyiden iyiye çürümeye başlamıştı. Fakat rengi kahverengi olunca, çok da sorun değildi. Doğal duruyordu. Kadın pek konuşmazdı. Nedendir bilmem ama konuşmazdı işte. Belki de şivesi bozuktu ve utanıyordu diye düşündüm çok sonradan.
Dar sokağın arasında bir gümbürtü koptu. Bir koli düştü işçinin elinden. Oyuncaklarım ortalığa saçıldı. Teyzemin gümrükten aldığı kumandalı kırmızı araba, annemin iş arkadaşlarının aldığı demir Rolls Royce ve diğerleri… Çocuklar koşuştular. Ben de koştum. Topladık koliyi. Bilâl anlamsız bir gülücük attı. İşçinin biri elinde tuttuğu urganı yırtık kolinin iki yanından geçirdi. Bir şeyler yaptı. Kamyon kasasındaki adama fırlattı.
Çocukken bumerangımı çaldılar. Ve oysa ben en çok onu severdim. Kuponlu gazetelerden hediyeydi. Pahalı ve hediye edilmiş oyuncaklarım vardı ama ben en çok onu severdim. Bunu yaptılar gerçekten, biliyor musun? Bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum. Çocukken bumerangımı çaldılar ve benim suçum yoktu bunda, tamamen salaklıktan. Tam da bu yüzden benden giden hiçbir şeyi geri döndüremiyorum, tamamen salaklıktan. Ve şimdi ne zaman, bir yerlerde bir park görsem, çabucak kaçmam bundan.
Yeni eve taşındıktan haftalar sonra anladım. Kolinin arasında yoktu Bumerang. Bir keresinde o karşı arsada Raif’le fırlatıp duruyorduk. Bilâl koltukaltında Kuran-ı Kerim’le camiye gidiyordu. Durup o berbat gülüşünü atmıştı. Sümüğü de oracıktaydı. Tam da o gün demişti işte: “Sen gitmemişsin.” Ve avucunu yalamıştı.
Annem anlattı çok sonra. Bilâl’in babası musallat olmuş kadına. Kocası da yok. Terk etmişler orayı o yıl. Üstelik çürümüş kahverengi bir Lada’yla. Bazı renkler bazı çürükleri göstermez bilirsiniz. Ve üstelik tüm bunlar bumerangımın çalındığı yıl gerçekleşmişti. Aynı yıl, ninem yatalak oldu. Dayım kanserden öldü çünkü. Köyün tadı kalmadı. Ve ben yine Kuran’a gitmedim.
Raif güzel futbol oynuyordu ve ben futbol sevmiyordum. Fakat hep maçları izledim sonradan. Rastladığım her maçı hem de… Sarışın bir yüz aradım. Bulamadım. Şimdi her terzinin kapısından geçerken içeri bakarım. Ya da kahverengi Lada’ları ararım caddelerde. Zaten hepsini press makinalarında parçaladılar. Raif’in şakaklarından kanlar sızıyordu, yoksa bir şey olmasın? Belki bir gün o dar ve ayrık sokaklarda ıslık çalarız.
O yıl bumerangımı çaldılar evet. 93 yılı. Ülkenin en karanlık yılı da diyorlar. Ara sıra vurup duran acılarımı ve bumerangımı çaldılar o yıl evet. Ben düztabanım. Futbol oynayamıyorum. Raif kayboldu o yıl üstelik.
Bravo hayat. Bumerangımın çalınmasıyla başlayan o süreç, bir hayli devam etti öylece. Bir sürü arkadaşım öldü. Kalanlar Erasmus’a gittiler. Ben hâlâ yerden kalkmayı öğrenmek için dış ülkelerden yardım almıyorum.
İlahi yasalar ne der bilmiyorum ama, Bravo hayat! Nazara inanmıyorum. Aferin sana! Şut ve top ağlarda gol!

İllustrasyon: Hıdır Murat Doğan

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı ve Vesait dergileri çin tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Serisi" adı altında Peron Kitap tarafından yayınlanacaktır.