Masalların Kadınından Kadınların Masalı: Cadı

Kıyıya yuvarlanmış bir kaya parçasının üzerinden ayak bileklerini suya daldırmış bir kız çocuğu. Az ileride pullarını gün ışığında parlatan balıklara babaannesinden duyduğu masalları anlatıyor. Omuzlarına düşmüş saçlarını hayatı bir masal gibi yaşayan anneannesinin elleri taramış. Annesinin ütülediği etek pilelerinden hayatının bir masal olduğunu kavramış, yamacına dizdiği çam kozalaklarını sırayla Ada’dan ışıklı karşı yakaya yolculuyor.
Masalların kadını, kadınların masalını anlatıyor.

***

Cadı, Oylum Yılmaz’ın etrafında dolandığı edebiyatın kapısını aralayış hikâyesi; hayatı güzel hikâyeler okumak olan bir çift gözün minnetini bundan sonra hikâyeler yazarak gösterme biçimidir.

Kitabın başkahramanı Büyükada(Prinkipo); Ada’nın başkahramanı ise Ümran’dır. Anlatıcının etrafına bakarken bakakaldığı yerde gördüğü kahramandır Ümran. Kadınlık dediğin şeyin en gösterişlisi, en saldırganı, bir tuhaf temsilidir Ümran. Anlatıcısına; “Güç, ne erkeksi ayak oyunlarıyla kazanılır hayatta ne de kadınsı sözde uyanıklıklarla, aldanma bunlara. Bayramlarda pembeler, nişanlarda allar, düğünlerde beyazlar giydirilir de başköşelerde oturturlar seni, önden bayanlar misali yani. Daha büyük aldatmaca var mı şu hayatta, güzel güzel otur da kal bakayım sen bir kenarda.” diye nasihat edebilen, kendi kadınlığını yine kendi biçip dikendir Ümran. Çocukluğundan bu yana diğer kızlara, kadınlara benzeyememiş, onların olağanlığına ayak uyduramamıştır. Ada’nın meltemine, kozalağına, ağaç diplerine karışmış; Eskiler’den el almıştır. Eskiler ise; Ümran’ı daha genç kızlığında fark eden, Adalılardan daha Adalı olan cinler, tarihi ağaçların dipleri, binlerce yıl önce yaşamış Bizans İmparatoriçesi İren ve pagan Kocakarı’dır.

Daha romanın başında okuru dehlizine çeken bir kadın eli vardır. Tırnakları kırmızı ojeli, saçları kabarık, ayakkabıları topuklu, Ada sakinleri tarafından cadı sayılan ama özünde cadının güzellik emaresini taşıyan bir kadının eli. Karadan ayrılıp dört tarafına su çevreleyecek cesareti gösteren bir kara parçasında; toplumun değirmeninden geçmeyip kendi doğasını sakınmadan etrafa saçan bir kadının eli.

“Oylum Yılmaz, usta kalemiyle bir romandan ötesini yaratmış, Ümran’ı merkezine koyduğu romanında kadınlığın arkeolojisini yapmıştır. Yazar, toplumsal normlara uymayan arkaik davranışları ile ötekileştirilen Ümran’ın, binlerce yıllık ayak izlerini bulabilmek için Prinkipo’nun bütün ağaçlarının altına, taşlarının dibine bakmıştır. Tarihin derinliklerinden gelen kitonyen sesi takip etmek ve zamanı geri alabilmek için herkesten farklı hatta gerisin geri yürüyen kadın kahramanının izini süren Oylum Yılmaz, kadın ve doğa arasındaki ilişkiye vurgu yapmış, tarih öncesi kadın karakterini günümüze kadar takip etmeyi başarmıştır.”
(İsmail Gezgin, Cadı’nın Tarihsel Yolculuğu, Edebiyat Haber)

Anlatıcısını elinden tutup iskeleye getiren Ümran ona genç kızlık yıllarından başlayıp sırra kadem bastığı güne kadar her şeyi anlatır; kulağına fısıldananları, bu fısıltılar dinsin diye gidilen hocaları, ilk aşkı Kenan’ı yüreğinden fırlatıp attığı o köşkün bahçesini, kokusuna kanan İbrahim’i istetmeye getirişini, başka hikâyelerin eksik kısımlarını gördüğü fincan diplerini, düştüğü yerden saç teline bulanan Ferman’ı, Ada’dan kaçışını ve yine Ada’ya dönüp kökleri ile dalları arasında çıkan savaşta teslimiyetini köklerine vermesini.

Ada’nın en güzel kızıdır. Aşkı Kenan’ı bir nefeste geride bırakıp İbrahim’i kendine koca kılmıştır. Onu ihya etmiş, kalfalıktan eczane sahipliğine yüceltmiş, köşkü yuva etmiş, kucağına bir erkek evlat vermiştir. Ancak İbrahim mutsuzdur. Her sabah yastığının, yol üstündeki esnafların, kahve içtiği kaymakamın arkasından acıyacağı kadar mutsuzdur. Ümran’ın gözlerine baktığı ilk andan itibaren beliren siyah lekeler, tansiyonu düştüğü için gördüğünü sandığı siyah lekeler, gitmemiştir. Onlarla beraber evliliklerinin içine yerleşmiştir. Uykularına, uyanmalarına, Ümran’ın kaybolmalarına, İbrahim’in karıştığı fısıltılara karışmıştır. Delirmenin işten olmadığı her günün gecesinde bir ilmek daha kopmuştur İbrahim’in umuda, aşka sıkı sıkıya bağlandığı urganından. Ümran, İbrahim’i elinden tutup kuyusuna atmıştır. Verdikleri karşısında bir karanlık kuyuya…

Kimi gün pürüzlü gövdesine sarılmıştır ağaçların kimi gün ise aynı gövdeleri yumruklamıştır Ümran. Başlarda ürperdiği köklerde sonraları İren’i bulmuştur. Ona önden gitmeyi öğreten, Bizans’ın büyücü kraliçesidir İren, düşmüş imparatoriçesi. Ardından Kocakarı gelmiştir; İren’in annesi. İren; ağaçların diplerini kazımıştır, köklerini bilmiştir; Kocakarı ise köklerden de diplerden de öncesini. Böylece Metamorfoz Kilisesi’nin ve Manastırı’nın bahçesindeki çamların arasında üç kadın belirmiştir. Adanın diğer kadınlarını kendine çeken üç kadın: Ümran, İren ve Kocakarı.

İren karakterinin Atinalı İrini’ye gönderme olduğu var sayılabilir. İrini, tam yetkili imparatorluk gücü ile 797-803 döneminde hüküm süren Bizans İmparatorluğu’nun imparatoriçesidir. Kocası Leo imparatorluk yapmakta iken karısı olarak imparatoriçe unvanı taşımış ve genç oğlu VI. Konstantin imparator olarak hüküm sürerken taht naipliği yapmıştır. Tahtan indirildikten sonra Büyükada’da bulunan manastıra başrahibe olarak kapatılmıştır. Bundan sonra Midilli adasındaki manastıra sürgüne gönderilmiştir. Orada hayata gözlerini yummuştur. Cesedi İstanbul’a getirilerek Büyükada’da bulunan manastırına gömülmüştür.

Geniş düzlemde bakıldığı zaman İren ile Ümran’ın birden çok ortak özelliği vardır. Kocalarının iktidarsızlığı, oğulları ile bir yere ulaşma çabaları, eril düzenin içinde kadınlığı ile gaipten güç elde eden yönleri ve Ada’dan sürülen köklerinin yine son nefeslerinde Ada’ya geri dönmesi bu ortaklıklar içinde en dikkat çekenleridir.

“Eril kültürün baskılamaya çalıştığı kadın ruhunun kendince kimi underground yöntemlerle bedenden bedene yaşamayı nasıl başardığının hikâyesi, Cadı başlığı ile bu kitapta edebiyata intikal etmiştir. Oylum Yılmaz’ın Ümran’ı, Asya steplerinin derinliklerinden gelen bir şamandır ve kutsal şaman ruhunu geçici, kendisinden öncekilerin yaptığı gibi, bir süre taşıyacak ve başkasına aktaracak bir bedenden teşekküldür. Asya kültürü ile özdeşleşmiş şamanların iki ruhları bulunmaktadır: Birincisi ölümsüz kutsal şaman ruhu, ikincisi ise fani ruhtur. Şamanlık ruhun isteği üzerine kuşaktan kuşağa aktarılır. Kendisini taşıyan ihtiyar bedenin öteki dünyaya göçmesi üzerine arayışa giren ölümsüz şaman ruhu, kendisine uygun genç bir beden bulduğunda ona askıntı olur, bedenin sahibi olan gençten, kendisini içeri almasını ve şaman olmasını ister. Genç ne kadar dirense de sonunda pes eder ve şaman ruhunu bedeninden içeri kabul etmek zorunda kalır. Bu andan itibaren ölümsüz şaman ruhunun hizmetine giren genç tecrübeli bir şamanın yanında derslere başlar. Ölümsüz şaman ruhunun en belirgin özelliği istediği zaman bedenden ayrılıp dünyalar arasında yolculuk yapabilmesidir. Zaman, mekân ve ölüm onun sınırlarını belirleyemez. Onun bedenden bedene yaptığı yolculuk onu hakikate ulaştıracaktır. Tüm bu özellikler Cadı’nın kadın kahramanlarında mevcuttur. Pagan, her türlü işkenceye direnen Kocakarı, ondan yüzlerce yıl sonra yaşamış Bizans tahtına oturma başarısı göstererek eril iktidarla varoluşsal bir mücadele sonucunda yolu Büyükada’ya düşmüş İren ve kitonyen kadın ruhunun son taşıyıcısı Ümran…”
(İsmail Gezgin, Cadı’nın Tarihsel Yolculuğu, Edebiyat Haber)

Ümran, İren ve Kocakarı ile girdiği efsunlu yolda bir yerden sonra yol kenarına atılacağını anlamıştır. Kaçmak ister; başkalarının fincan diplerinde gördüğü geçmiş ve geleceklerinden. Kocası İbrahim’i ve o zamana kadar sayısı üçe ulaşmış çocuklarını alıp şehre yerleşir. Kiliseyi, manastırı, İren’i, Kocakarı’yı, ağaçları, falları unutur bir süre. Kocasına yardım eder, çocukları ile ilgilenir, ailesi ile ilişkilerini güçlendirir. Bu aniden gelen aile saadeti aynı anilik ile terk eden Ümran’ın benliğini. Yine çığlıklarla uyanılan uykular, uzaklardan gelen zil sesleri sarar evlerinin içini. Bir sabah kocasını işe, çocuklarını okula yolculayan Ümran terk eder şehirde kurduğu iyi aile hayalini. Kendini şehrin kalabalığına bırakır ve kaybettirir izini. Sonra lüks bir apartman dairesinde bir adamla sarmaş dolaş görünür bir ara, bir meyhanede rakı masasında, ardından da bir mahallede muhtar adayı olarak. Ama nereye bakarsa baksın anlatıcı bir daha bulamaz o gördüğü anların izlerini. Ümran silmiştir şehirdeki ayak izlerini, adaya dönmek için geri.

“Gözlerimin önünden silindikçe silinen izler. Kasvetime Ümran’ın derinden gelen kıkırdamaları eşlik ediyor, üzerinde durmuyorum artık, omuz silkip yüreğim gibi bakışlarımı da adaya çeviriyorum. Metamorfoz Manastırı’nda dört kadın ilk defa bir araya geliyoruz şimdi. Ümran, ben, o Kocakarı ve büyücü İren. Ümran’ın adaya dönüşüne hep beraber yeniden bakıyoruz.”
(Oylum Yılmaz, Cadı)

Ümran, sessizce döner adaya. Sessizce terk ettiğini sandığı şehirden tüm olan biteni ondan önce adaya taşımıştır, haberdar etmiştir Ada halkını dalgalar. Kimse bilmez Ümran’ın o gün son vapurdan iskeleye atlayacağını İren’den başka. İren içten kıkırdaması ile alır Ümran’ı iskeleden ve çamlıklara götürür.

“Döndün dedi, döndüm dedim. Sezgilerin, sanrıların ve tüm o sözde tanrıların işe yaradığı tek yere, dedi, susup iç çektim ve devam etti: Ağaçlara ihanetin affedilmeyecek, bir daha hiç yatamayacaksın ne kovuklarında ne diplerinde, yaprakların sözleri kapandı sana, ağaçları kaybettin, şimdi bir tek geceler verilecek ellerine, gecelerde insanların o ipsiz, soysuz geleceklerini göreceksin hep, göreceksin ve artık bir bunu söyleyebileceksin.”
(Oylum Yılmaz, Cadı)

Böylece terzi Ümran Hanım, falcı Ümran olmuştur artık, kimilerine göreyse deli Ümran. İren’in bıraktığı yerden onu bir erkek eli kaldırmıştır. Ağaçların diplerinde, yaprakların içlerinde bilmediği tanrılara affedilmek için yakarırken bir el dokunmuştur omzuna; Ferman. Ada kadınlarınca korkulan, evini, kocasını, çocuğunu boşlayan kadınlara musallat olan, her kadına ayrı bir yakıcılıkla yaklaşan, Ada’nın yeşilini bedeninde karaya çalan Ferman. Önceden beri var olan Ferman, Ümran için hep kaçtığı, kendini sakındığı, direndiği esas adamdır. Ama tanrıçalıktan çam diplerine çakıldığı zaman bu mesafeyi iyiden iyiye aradan kaldırmıştır Ferman ve düştüğü yerden el vermiştir Ümran’a.

Gizlendiği kovuklardan alıp adanın meydanına atmıştır Ümran’ı. İren ile Kocakarı’nın yarım bıraktığı işi Ferman tamama erdirmiştir. Ümran’a başka hayatların hatırlanmak istenmeyen parçalarını anlatmıştır geceleri. Yüreğe ağır gelen parçaları… Kaçmak istediği zaman ise saçlarından sürüyüp yeniden insanların içine, meydana atmıştır Ümran’ı.

Okur ilk cümleden itibaren Ümran’ın ayak izlerine göz diktiğini sanırken romanın ortalarına doğru, Ümran’ın Ada’ya dönmesiyle anlatıcının ayak izleri ile de karşılaşır. Bu izler kimi yerde sahibini açık ederken kimi yerde de kime ait olduğu noktasında zihni karıştırır.

“Kaç gecesini anlattı böyle Ferman’la geçen bana, sayısını unuttum. Niye anlattığını düşünüp düşünüp çok sonraları buldum. Ümran, şimdi benim bulduğum kayıp ruhum. Buyruk gibi yazılı geçmişime ve geleceğime ferman edilmiş olan. Ben, daha dönmeden önce bile bile yürüyen miydim ta içime içime, yazılmış bu fermanla derinlere, hem şehrin hem adanın hep birden denizlerine.”
(Oylum Yılmaz, Cadı)

Anlatıcı bu itirafı yaptıktan sonra bir vapurun camında almıştır soluğunu, adaya varmıştır. İskeleye ayak basar basmaz Ferman’ın ivedi adımları ile karşılaşır. Gecenin siyahıyla dolan sokaklarda onu takip eder ve Ümran’a ulaşır. Adaya ayak basar basmaz ulaştığı Ümran’ı aynı hızla da kaybeder. Düş ile gerçek arasında sıkışır. Arşınlamaya başlar Ada’nın sokaklarını. Artık ne anlatıcı sesi vardır kulaklarında ne de Ümran ile Ferman’ın sesleri. Yalnız kendi sesi… Durgun sayılabilecek bir öğle vaktinde karşılaşır İren ve Kocakarı ile. Saklanayım derken düşer ellerine. Başka bir günün bir vaktinde ensesinde hisseder Ferman’ın nefesini. Ensesinden bel kemiğine saplanan ve tüm bedenine buz kestiren nefesini… Vazgeçmez Ümran’ı aramaktan. Kızına vardırır yollarını, geçtiği yollardan geçer, adımı attığı her mekânın bekçisi olur; bulamaz. Beklemeye başlar Ada’ya yazın gelişini, mimozaların açmasını. Evvelden Ümran’ın yerleştiği eve yerleşir. Onun gibi sofra kurmayı öğrenir. Kocakarı ile tohumlar diker bahçesine, İren’den kadınlığı öğrenir. Ferman’la tek vücut olur. Bekler ama yine gelmez Ümran.

Ümran’ı aramaktan yorulduğu bir sabah kendini manastırın bahçesinde İren ile beraber bulur. Gözlerinde biriken yılgınlığı yaşlarıyla akıtırken İren’in onun içindeki ağlayan kadın olduğunu anlar. İki kadın tek göz olup ağlarlar. Ada’yı sel alır. Kendini, yaşının seline bırakan anlatıcı gözyaşları kuruduğu vakit yanı başında üç tohum bulur: bir çam kozalağı, bir zeytin çekirdeği ve bir meşe palamudu.

Bahar geçer, yaz biter, sonbahar gelir, Ada boşalır ve anlatıcı elinde kalakalan tohumları bahçesinde Ferman’a kazdırdığı çukurlara gömer. Aramanın da başka yollarının olduğunu ve yola çıkmanın bulmanın tek şartı olduğunu öğreten Kocakarı’yı yâd edip evden çıkar bir sabah. Kendi sonunun başlangıcı için bir kuaföre atar kendini. Kuaförden çıktığında saçları kabartılmış, tırnaklarına kırmızı ojeler sürülmüş, bedenine beli iyice oturan lacivert bir elbise geçirilmiş, burnunun üzerine geniş çerçeveli bir gözlük iliştirilmiş, elinde bir buket çiçek, ayakkabıları topuklu, bir faytondan inerken bulur kendini. Bir mezarlığın girişinde bir faytondan inerken… Birazdan elindeki buketi Ümran’ın mezarına dizmiş faytona geri dönerken. Faytoncuya aceleyle iskeleye sürmesini söylerken… Ve ilk vapura atlamış Ada’yı ardında bırakırken.

Adayı sırtına alıp şehre gözünü diktiği vakit artık bu yeni yolda laneti bozulmuş bir büyücü olarak yürüyeceğini anlar anlatıcı. Büyücü bir öykü anlatıcısı olarak, büyülü öyküler anlatarak, kelimeleri sürdüreceğini.

Oylum Yılmaz, Cadı ile Prinkipo’da büyülü bir arayışın peşine düşerken aslında kendi kaleminden sızan ilk edebi eserinin yaratılış telaşına davet etmiştir okuru. Kendi adasını anlatmıştır. Kendi adasındaki kadınları, erkekleri, şiirini, masalını, dilini… Kadını ehlileştirmek isteyen kültüre inat içgüdüsel doğasını bastırmak yerine eteklerinden dökülen kadınları anlatmıştır. Baştan sona okunan romanı, sonuna gelindiği zaman sondan başa da okumak istenecek bir dille yazmıştır. Bu dil yer yer büyülü bir hal alırken yer yer de dizine yatılan annenin gündelik sıcaklığına bulanmıştır. Hikâyenin kadın tarafından konuşmuştur. Masallarla büyüyen bizlerin artık unutmaya yüz tuttuğu masallara bir vefa borcudur Cadı.

“Kutsal şaman ruhunun, Asya steplerinde içine girip yaşam yolculuğunu sürdüreceği bir beden arayışında olması gibi; fikirlerin, düşüncelerin ve dilin de söze gelmek için bir yazar aradıklarını ileri sürmek mümkündür; tıpkı Cadı romanında kendi taşıdığı kimliğin köklerini arayan anlatıcı gibi.

Prinkipo’lu “deli kadın ruhu” unutulmaya yüz tutmuş kendi öyküsünü anlatmak için, kendisine en uygun Cadı’yı, kendi topraklarına yüz sürmüş, nemli ve tuzlu deniz rüzgârlarında saçlarını savurmuş Oylum Yılmaz’ı seçmiştir. Anlaşılan odur ki, bundan öncekiler gibi isabetli bir seçim yapmıştır.”
(İsmail Gezgin, Cadı’nın Tarihsel Yolculuğu, Edebiyat Haber)

Yararlanılan Kaynaklar:
 Oylum Yılmaz; Cadı, Sel Yayıncılık; 2012
 Oylum Yılmaz; Kadınlar için masallardan kurtulmanın yolu: Masal yazmak; K24 Dosya; 2015
 İsmail Gezgin; Cadı’nın Tarihsel Yolculuğu; Edebiyat Haber; 2012
 Ceren Ünlü Ulutunçel; Zekâsı, Güzelliği, Tekinsizliği, Falları, Cinleri, Perileriyle Şahane Bir Cadı; Egoist Okur; 2012
 Melisa Kesmez; Yetişkinlere Cadı Masalı; Radikal Kitap; 2012
 Hülya Ulupınar; Edebiyat sahnesinde yürekli bir kalem: Oylum Yılmaz; Sabitfikir Söyleşisi; 2012
 Gülengül Altıntaş; Bembeyaz Bir Kahkaha; Bianet; 2012

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful