[Hayata neyle başlarsan başla, sonunda gurur ve aptallık kalıyor elinde! Oysa neler istemiştik hayattan!]
WIRGINIA WOOLF

“Lütfü bey! Lütfü bey, orda mısınız?”
Bu on beşinciydi. Bir yandan zile aralıksız dokunurken, sol göz çukurumu kapı deliğine yaslamış, içeriden gelip geçecek herhangi bir ışık değişimine neden olacak herhangi bir hareketi bekliyordum. Yıpranmış ve yaşlanmış kapıya bir tekme daha indirdim.
“Lütfü bey, açın lütfen!”
Lütfü Ahmet Haseki. Kıbrıs Barış Harekatı’nda iki Rum bombardıman uçağını tek başına havaya uçuran subaydı o. Fakat apartman onu daha çok TCG Kocatepe’den, yani 22 Temmuz 1974’te dost ateşiyle Türk uçakları tarafından yanlışlıkla batırılan ve rakamsal adıyla D-354 ismiyle anılan Gearing sınıfı Muhrip gemisinden sağ kurtulan biri olarak tanırdı. Bu söylenti mahallede öyle çok yayılmıştı ki, köşedeki bakkal, Lütfü bey için anlamsız ve nahoş laf cambazlıklarına dayanan bir isim dahi bulmuştu: Kocadipe!
Tüm bu hikayelerin dışında, Lütfü beyde bana en ilginç gelen şey, on beş kedisiyle bir arada yaşayan herhangi bir adam olmasıydı. Aslında ben kedileri gördüğümü söyleyemem. Fakat apartmanda anlatılan buydu. Adam on beş kediyle bir arada yaşıyordu ve hatta kediler sayesinde yükselen kokudan son derece rahatsız olan apartman sakinleri, birkaç defa belediyeye şikayette bulunmuşlar. Birkaç zabıta gelmiş, birkaç kedi alıp geri dönmüşler. Hatta yine birkaç sefer, kapıya dayanan belediye barınak görevlilerine beylik tabancasını doğrulttuğu söylenir. Hah. Bu muhitte bir zabıta için, evi arama izni, ölecek bir idam mahkumunun ancak son isteği olabilir.
“Lütfü bey önemli! Lütfen kapıyı açın…”
Muhtemelen dört ayrı kapı kilidi ve iki sürgü, bir ritüelin gereksiz gereklilikleri gibi, sistematik bir biçimde ve eksiksiz tıkırtılarla döndü. Son sürgü üzerindeydi. Kapı aralığından apartman boşluğuna karanlık doluştu. Lütfü beyin beyaz ve dağınık sakalları bütün siyahlığa inat öylece parıldadı.
“Ne oldu genç adam?” dedi “Yine kediler mi?”
Gülümsedim.
“Hayır!” dedim “Size güzel haberlerim var!”
Karanlık ve uzun koridorda, yüzlerini seçemediğim silüetlerin sıralandığı iki duvarın arasından, ayak uçlarımı yalayan kedi kuyruklarını hissederek geçtim. Bir yandan sırt çantamın sol kolunu çıkartırken, diğer taraftan suratımın sağ yanına takılıp kalan muhtemel bir örümcek ağı parçasının suratıma verdiği o rahatsız edici hissi yok etmeye çalışıyordum.
“İçeri geç” dedi Lütfü bey. “Çay getireceğim…”
Liseyi bitirdiğim Haziran sonrası sonbaharda geçirdiğim o elim kazadan sonra yapılan bir dizi estetik ameliyat yaşanmasaydı, bahsedilen o ağır kokuyu belki çok daha iyi alabilirdim. Fakat yine de bugün, tüm duyularımın arasında son on yıldır gitgide azalan hislerin en yoğununu yaşıyordum. Bir canlanma işareti gibi… Burun direklerim sızlıyordu… Tam hatırlamıyorum ama, bu denli yoğun kokuyu en son Üniversite birinci sınıfta, bodrum kattaki o kimya labaratuarında yaptığımız saçma sapan bir lahana deneyinde duymuştum. Çıkan sonuç asit ya da bazmıydı bilemiyorum ama, mühendis olma sürecimdeki o havlu atma eylemimin belki de ilk nedenlerinden birinin o koku olduğuna şüphe yok.
“Odaya gir genç adam…” diye yineledi “Çaylar geliyor…”
Yaşlı adamın silüeti loş ışıklı mutfak dolabından yansıdı. Ne çok yaşlanmıştı. Klişelerle edebiyat patlatmak istemem ama, belki de gerçekten insanlar yaşlandıkça kısalıyordu, bilmiyorum.
Eskiyen çamaşırları düşündüm o an. Yıkandıkça kısalan, renkleri solan, solgun ve kısa çamaşırlar… Ya insan? İnsan mı? İşte orası farklı. İnsan, öyle değildir. İnsan, çamaşır gibi değildir. Kısaldıkça kirlenir. Kirlendikçe kısalır…
Bir miyavlama ayağımın dibinden geçti. Salonun kapı aralığında belirip, sağ yanımda kayboldu. Bu an, tam da kapı kolunu tuttuğum saniyeye denk geldi.
“Kedilerden korkuyor musun?” dedi fincanları şangırdatarak. Londralı bugün de yanındaydı: Parkinson.
Evet, hatırlıyordum. Parkinson hastalığı, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı, genellikle orta yaşlarda ortaya çıkan bir sinir sistemi hastalığıydı. Adını hastalığı ilk defa 1817’de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson’dan almıştı. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalık.
“Tam olarak öyle diyemeyiz…” dedim “Çocukluktan kalan bir anı…”
İçeri daldığımda toz kokulu ve soluk aydınlatmalı bu odada dolanan dört kedi karşıladı beni. Birer birer çekildiler. Üzeri dağınık orta sehpanın sağ yanından geçip karşıdaki geniş kırmızı koltuğa yerleştim. Sırt çantamı, ayak dibimin sol yanına bıraktım.

Bu koltuklar. Hatırlıyorum. Dede evimde de bir benzeri vardı bunların. Kol dayanakları ahşap ve kıvrımlı fakat ihtişamsız figürlerle dolu, kadifemsi kumaşların zamana direnişlerinin vazgeçilmez örneklemi…
Sol yanımda duyduğum tıkırtıya doğru döndüm. Bir iran kedisi… Kopkoyu tüylerinin arasında fosforlu gözleri parıldadı. Hırıltı ve mırıldamalar çıkarırken ritimsel bir ayine ilahi yetiştirmeye çalışan stajyer bir din adamından farksızdı.
Ön ayağının biriyle tuşa dokundu. Gramafon horuldadı. Onu tanıdım. Piaf’tı bu: La vie en rose…
“Des yeux qui font baisser les miens / Un rire qui se perd sur sa bouche…”
“Bakışlarımı kaçıran gözler / Dudaklarında kaybolan gülüş…”
Plak döndü. Döndü. Döndü… Üzerindeki mekanizma sarmal bir makine düzeneğiydi. Plak, saat yönüne döndükçe çengel daralıyor, fakat bir silindir şeklinde değil, ters koni biçiminde yükseliyordu. Bu bağlantı noktası bir dişli yardımıyla uzun bir örgü şişine benzer bağlantı noktasıyla bir başka şişe ve sonra bir başkasına aktarılıyordu. Son bağlantıyı tutan kefeli terazi biçimindeki demir parçası, şişin ince ucunun sıraya dizilmiş balata bilyelerine temas etmesini ve içlerinden birinin üçlü kanepenin vitrine değen kenarında bulduğu bir oyukla, o yükseklikten aşağı inmesini sağlıyordu. Kanepenin ayak ucuna düşen bu demir top, muhtemelen hesaplanmış zemin eğiminden faydalanarak, duvardaki süpürgeliklere tutturulmuş ucu açık iki kablonun tam ortasına isabet ediyordu. Değdi. Karşı duvar aydınlandı.
“Müziğin ışığı da olmalı, değil mi genç adam?”
“Sanırım haklısınız Lütfü bey…” dedim “Hala vazgeçmemişsiniz…”
“Kimden? Gönül hanımdan mı?”
“Hayır, ben icatlarınızdan bahsediyordum…”
“Ee, boşver şimdi onu, öylesi bir meşkale…”
“Olsun…” dedim “Bu evde yalnızsınız…”
Tuhaf bir gülümseme attı. Dökük dişleri göründü.
“Bir etrafına bak. Kedim ve kadınım, hepsi buradalar…”
“Piaf’mı? Evet ben de severim, ah o naif kadın…”
“Dangalak…” dedi “Gönül hanımdan bahsediyorum…”
Çok sonra anladım. Mekanizma tüm bunları yaparak muhtemelen karşı duvardaki tahminen üç metreye iki metre siyah beyaz fotoğrafın aydınlanmasını sağlıyor, her müziğin bir ışığı oluyor ve Emekli öğretmen Gönül hanım kocaman gözleri ve gençliğinin duruluğuyla bize bakıyordu.
“Söyle şimdi!” dedi “Buraya neden geldin?”
Elimdeki fincanı, boşalmış bir kaç bira şişesinin gölgesine denk gelecek biçimde, orta sehpanın üzerine yerleştirdim. Gülümseyerek ama heyecanla söze giriştim:
“Hatırlarsınız” dedim “Benden KR330 maddesini araştırmamı istemiştiniz. Sanırım, sanırım bir kaynak buldum.”
Lütfü İsmet Haseki’nin gözleri bir anda parıldadı. Devam ettim.
“Bu maddenin 1973 yılına kadar sistematik olarak üretiminin durdurulduğu ve kullanımının yasaklandığı biliniyor. Biliyorsunuz, bu maddenin etkileşimleri çok güçlü ve…”
“Ders vermeyi kes genç adam” dedi “Sadede gel…”
Besbelli sadece KR330’la ilgileniyordu, yer küreyle değil…
“Madde yasaklandı fakat Fransa’nın bu maddeyi 1978’de, sömürgesi Cibuti’de bulunan gizli bir tesiste ürettiğine dair bulgulara rastladım. Üstelik sömürgeciliğin en berbat yanı da budur belki. Deneyebiliyorsunuz. Evet. Canınızı acıtan her şeyi tanımadığınız adamların üzerinde deneyebiliyorsunuz…”
“Kadınlar, en büyük sömürge imparatorluğudur öyleyse…” dedi “Öyle değil mi genç adam?”
“Sanırım efendim…” dedim “Sanırım öyledir…”
“Peki sadede gel, bunu bulabilecek miyiz?”
“Aslında evet…” dedim “Bir çözümü var…”
“Nasıl?” dedi “Nasıl bulacağız?”
“Bizim Omar… Omar Nasrullah… Ev arkadaşım… Bir kaç yıl önce, Afrika’dan buraya gelirken Cibuti’li bir organ kaçakçısıyla tanışmış…”
“Muhteşem… Muhteşem bir arkadaş çevresi…” dedi.
“Bahsettiğim adamın İstanbul’daki adresini biliyor… Ulaşabiliriz… Adam Suriye iç savaşının çeşitli aşamalarında, ülke içi…”
“Ben prostat hastalığının benim yaşlarımda başlayacağını zannederdim…”
“Nasıl? Anlamadım efendim…”
“Sanırım, ya ağzını tutamıyorsun ya da konuşurken zorlanıyorsun genç adam… Çok uzun sürüyor… Bu bir prostat belirtisidir…”
“Pardon… Uzatmak istememiştim…”
“Senin gibi cümlelerini uzatan bir arkadaşımı hatırlıyorum… Kliniğe yatırıldığında artık çok geçti…”
“Neyi vardı kendisinin?” dedim.
“Ölmek için sudan sebepleri vardı…” dedi, ekledi: “Baraj inşaatında boğuldu…”
“Belki şimdi olsa o kaza hiç yaşanmazdı…” dedim “Artık çok daha profosyonelce çalışılıyor…”
“Haklısın genç adam…” dedi “Ben mesela, evde kendi imkanlarımla delirdim…”
Hepimiz önümüze sunulan hayatı yaşarız. Bunu kader kavramıyla açıklamayı saçma buluyorum… Fakat sanırım, yine de evrende bir güç var! Masallara inanmayı bıraktığımda bu yaşımdaydım, yanılmayı ise kırk… Ben hep uzak mahallelerin uzak ışıklarını merak etmişimdir. Evlerdeki perdeleri, sobanın yanındaki odun parçalarını, yırtık çoraplar, kırık kapılar ve tozlu çaydanlıkları… Öyleydi… Çakışmayan yolları vardır yerkürenin, bunu bir kaç yüz yıl önce öğrendim… İnsanın ayak uçlarına değil de, kalp kapakçıklarıma düşen bir gaz bombası değilse ne bu?
Lütfü Ahmet Haseki, sol kaşının orta yerinden geçen yırtığı havaya kaldırdı:
“Beni dinlemiyor musun?”
“Dinliyorum efendim…”
“Yorgun musun? Biraz uyuyup dinlenmek ister misin?”
“Hayır…” dedim “Sadece biraz dalgınım…”
Bir el şıklatmasıyla masa lambası doksan derece açıyla bana doğru döndü. Işık hareleri göz bebeklerimde parıldadı. Lütfü Ahmet Haseki’yi görmekte zorlanıyordum. Bu ev, bu gece bir korku masalından fırlamış gibiydi.
“Titreşim…” dedi “Titreşim, bir anda her şeyi değiştirebilir…”
“Işık… Işık gözümü alıyor Lütfü bey…”
“Sen de mi karanlıkta yürümeyi seviyorsun? Haklısın! Yaralı hayvanlar, kente gündüz inemezler…”
“Anlamıyorum…” dedim “Ne demek istediniz?”
“Demek istediğim çok şey var genç adam…” dedi “Önce yaralarını temizleyeceğiz…”
“Nasıl?” dedim “Lütfü bey, neler oluyor?”
Kediler tek sıra karşı duvarın önüne dizildiler. Bir ayinin tam ortasında katledilmek için sırada beklediğimi düşündüm. Seyirciler hazırdı. Mırıldamalar arttı. Arttı. Arttı.
“Sizden çok şey öğrendim Lütfü bey, artık gitmeliyim…”
“Bir kadından öğrenmiştim…” dedi “Kimseyi eliboş göndermemeyi…”
“Dostluğunuz yeter…” dedim “Size minnettarım…”
“Al götür…” dedi “Poşete koyayım mı?”
Hareketsiz kalakaldım. Dolap kapıları birbir açılmaya, katlanmaya ışıltısız ve mat birer yüzeye dönüşmeye başladı. Üzerinde bulunduğum koltuğun vida bağlantılarının titreştiğini hissediyordum. Çelik bir kelepçe koltuk minderini yırtarak çıktı. Bir diğeri de diğer tarafımdan… Kaçacak yerim kalmadı. Edith Piaf, Acıbadem’i inletiyordu… Ses yükseldi, yükseldi ve yükseldi…
“Seni tanıyorum…” dedi “Önce yaralarını temizleyeceğiz…”
Kafama takılan o tuhaf kask, kablo yumakları ve sinyal seslerinin arasında boğuldum… Oda karardı. Işık söndü. Koluma saplanan enjektörün acısı beyin loblarımın arasında kayboldu.

Uyandım. Kapıda bir bağırtı vardı. Duyuyordum fakat anlamıyordum.
Bu on beşinciydi. Bir yandan zile aralıksız dokunurken, sol göz çukurunu kapı deliğine yaslamış, içeriden gelip geçecek herhangi bir ışık değişimine neden olacak herhangi bir hareketi bekleyen birini hayal ettim. Yıpranmış ve yaşlanmış kapıya bir tekme daha indirdi kapıdaki.
Bir bağırtı daha. Besbelli kapıyı açmamı bekleyen biri yada birileri vardı evet… Telaş içinde bekleşiyordu her kimse…
Muhtemelen dört ayrı kapı kilidi ve iki sürgü, bir ritüelin gereksiz gereklilikleri gibi, sistematik bir biçimde ve eksiksiz tıkırtılarla döndü. Son sürgü üzerindeydi. Kapı aralığından apartman boşluğuna karanlık doluştu. Uzamış saçlarım.ve dağınık sakallarım bütün siyahlığa inat öylece parıldadı. Gördüm. Kadın çok güzeldi. Karanlık toplayan göz bebekleri vardı. İç odadaki iki metreye üç metre çerçeve bomboştu…
“Ne oldu?” dedim “Yine kediler mi?”
“Hayır…” dedi, gülümsedi “Size güzel haberlerim var…”
“İçeri gir…” dedim, ekledim:
“Seni gövdemdeki şarapnellerle doyuracağım…”

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.