“Neden Ahmet Büke Okumalıyız?” sorusunun cevabı 9 harikulade bölüm

Bizim hikayelerimizi yazıyor Ahmet Büke. Burada, bu toprağın altında yatan ve üstüne basanları. Hüzün ile gülümseme arası bir yerde duruyor. Anlatıyor ve daha çok içine çekiyor tüm kelimeleri.

Ahmet Büke bizim, bu toprağa değmiş tüm anılarımızı öykülüyor tüm anlatılarında. Belki tıpkı o kitabının adındaki gibi, bütün kitaplarında mevzular derin.

Son olarak, Çağdaş edebiyatımızın öykü anlatıcısı Ahmet Büke’nin, ON8 Blog’da yer alan “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”nde bir yıl boyunca yazdığı öykülerinden oluşan seçkisi “İnsan Kendine de İyi Gelir” çıktı.

Alınız, okuyunuz, okutunuz…

1. İzmir Postası’nın Adamları

1

Kasetin ön yüzü bitmiş. “Dünden Bugüne Hakkı Bulut”. Konuşuyorum işte. İçim beton gibidir benim. Hiç susmasam böyle keşke… Üstüme gelene şarjör boşaltır gibi konuşsam… Kırsam. Kıymık kıymık söksem. Paslanmış demirlere tutunmuş parçaları ufalasam. Boş binaları yıkarlar ya hani. Dinamitleri dizerler kolonlara. ‘üç, iki, bir, ateş..’ İskambil kağıtları gibi yıkılır katlar. İşte öyle yıksam içimi. Tozların ardından gün ışığı gelecek sanki. Kendimi bildim bileli ardından baktığım perdeler yırtılacak o zaman. Güneş batıyor, güneşle gidebilsem buralardan… Yoksa yarın Pazar, yarından sonra yine canavarın başındayım. Alıcı kuşlar gibi Remzi yine tepemde.

2- Çiğdem Külahı

2

Dünyanın en kötü şeyi böyle bir hayatı yaşamak galiba. Unutup tekrar hatırlamak. Hatırladıklarının yaşadığın zamandan daha önce ya da sonra olması. Bir türlü “şimdiki ana” ait olamamak. Daha doğrusu “yaşanan anı” anlamdıramamak. Ben buna “bir kefesi boş kalmaya mahkûm terazi dengesi” diyorum. Terazi hep dengede ama bir kefesi boş, bomboş hem de. Diğer kefede zaman akıp duruyor. Zamana başka bir ana atladıkça, dengeyi gösteren tırnaklar biraz oynuyor, kalkıp iniyor, sonra karşı karşıya duruyorlar.

İşte defter tutmamın nedeni bu karmaşanın içinde yitip gitmemek. Hem yazmak iyi geliyor galiba bana. Hep de iyi gelmiş. Sayfaları karıştırınca bunu anlıyorum. Ne zaman daralsam, yine o anlama ve kaybolma sınırlarında gezip dursam yazıya sarılmışım. Okudukça bunu anlıyorum.

Açların İsyanı!

3- Alnı Mavide

3

Güz yağmurları başladı. Soğuk damlalardan kaçan serçe sürüsü önce havuzlu çarşının yapraklarından soyunmuş yaşlı çınarlarına kondu. Kuzeyden üfüren yel yeniden havalandırdı onları. Alçak damlı dükkanların üzerinde dönüp kayboldular. Terzi Selami küçük tüpün üzerindeki çaydanlığa doğru uzandı. Kaynar suyu kuru çayın üzerine döktü. Yeni su çekti alta. Demlemeye bıraktı. Radyoda cızırtılı bir türkü çalıyordu. Islığını ritme uydurdu. Göğüs cebinden sigara çekti. Sonra vazgeçti. Kırk yıllık tezgâhının üzerine eğilip kestiği kumaşlara baktı. Kulağının ardındaki sabunu çekti, kahverengi uzun parçayı boydan boya çizdi, makas yolunu işaretledi.

Dükkân kapısı aceleyle açıldı. Postacı Reşat, mavi renkli resmi ceketinin yakalarını kaldırmış vaziyette içeriye düşer gibi girdi.

“Dinine yandığımın yağmuru. Buz yağıyor sanki.”

4- Kumrunun Gördüğü

4

Şöyle laflar duyuyorum etrafta:

“Sen bildik koşunun dışındasın. O yüzden gülümsü­ yorsun hepimize.”

Ben bunu anlamıyorum. Kimsenin ne dediğini anlamadığım gibi. Kısımlı bir ses bandı tutuyorum elimde. Parlak, keskin kenarlarından, o kadar ki başparmağımı sıyırdım kaç defa, açıyorum manyetizmayı. Boşaltma iş­ tahım o kadar taşıyor ki beni izleyen ne kadar serçe, çöpten torba, insanbeinsan varsa hepsini rahatlatacağımı düşünüyorum.

Sonra dönüp bakınca deftere hiçbirini anlamadığı­ mı görüyorum.

Peki, bu sesten, görüntüden, kısaca an dediğimiz, çoğunu bitirince unuttuğumuz kayıtları boşuna mı açı­ yorum ortalık yerde. Büyük meydanda, şimdi erik ve kiraz tezgâhlarının arasında.

Bildik koşu da ne demek kardeşlerim?

Zorla bellenen derim mi var yoksa? Hayır, diyorsunuz. O zaman neden ısrarla anlamaz ama idare eder gibi bakıyorsunuz bana. Daha tehlikeli olsam, misal evlerinize girip siz yokken elektrik sarfiyatınızı artırsam, yatak­ 26 larınızda debelensem, ilaç kutularınızın içinde öğürsem, böyle sevimli ama beş ayaklı bir köpek yavrusuna içlenir gibi bakamazsınız bana.

Yollarınıza döşediğiniz bütün asfaltlar eriyor, kemikten sıyrılan parçalar gibi dökülüyor.Alttan gelen eski taşları görüyorum ben. Kimisi kırgın, mahcup ama madem verildi bu görev, razıyız yeniden ezilmeye, diyorlar kestirmeden.

En çok ölümden korktuğunuzu sanıyorsunuz. Yanlış! Ona dokunmanız, onu elleyip anlamanız mümkün olmayacak. Asıl iç titremeniz bundan. Sonra dönüp arkamdan bu lafları etmeyin. Hepsini duyuyorum.

5- Ekmek ve Zeytin

5

Hayatın dirlik ve düzenliği için beş sabıkalı beş kelepçe marifetiyle tenekede kilitliler birbirlerine. İnsanları hapsedebilirsiniz. Bu güvenli bir yol değildir. Bütün duvarların ve demirden perdelerin bir çatlağı bulunur. Ama insanı insana kilitlemek en iyi yol. Birbirlerini boğazlayamazlar. Çünkü kimse yanında bir cesetle yürüyemez. Yaralamazlar da birbirlerini. Aksayan adım diğerini bezdirir hayattan. En iyi yol mahkûmu mahkûma bağlamak. Zamanla sayıları da yarıya iner. İki adamken tek bir soruna geri çekilir. İşte o açıkta kalan tek kişiyi de arabanın tavanındaki metal kirişe bağladılar. Böylece araba ile adam tek oldular. Bir oldular.

6- Cazibe İstasyonu

6

İçeriye girdi Ergun.

Adam eliyle otur dedi.

Oturdu.

“Hayat nasıl bir şey, biliyor musun?” dedi adam. “Mesela toprağı belledin bekliyorsun ya. Eğer hiçbir şey değişmiyorsa. Yani bahçe aynı kalıyorsa, tezek, böcek, taş aynen senin değdiğin gibi bekliyorsa o hayat işte. Ama değişiyorsa. Çiçek çıkıyor, ot büyüyor, arı geliyor, güneş çıkıyorsa o zaman olmuyor. Bir şeyler değişiyorsa o ölüm işte. Her şey değişince ölüyor insan.”

7-Mevzumuz Derin

7

Bunca yıllık sokak itiş kakışında şunu öğrendim: Kesinlikle üzülmeyeceksin. Aldırmazsan daha kötüsü gelmiyor. Bela denilen şey, sen kaçtıkça üzerine gelen kartopuna benziyor.

Yerde duran zinciri alıp cebime koydum. Tam da o sırada Nehir çıktı kapıdan. Kitaplarını iki eliyle göğsüne bastırmış. Bu masumiyetinin arka cebinde nasıl da o sustalıyı ustaca taşıyor.

Gülümsedi bana. Yine de içim ısındı. İnsan bu yüzden ölümlü işte. Ölümünü sevebiliyor.

Her kafa karışıklığının ilacı olan Kitapçı İsmet Amca’ya çevirdim yolumu.

Ama dükkân kapalıydı. Camda bir not: “Cenazedeyim”.

Kapıya çöktüm. Kitabı açtım. Mail adresi, altı iki kez çizili!

Son sayfayı çevirdim. Son cümleyi okudum: “Keşke tüm hikâyeler iyi bitse.”

8-Yüklük

8

Öykücünün kaderi biraz da bu. Söylemeden anlatmak, anlatmadan hissettirmek; sadece bir damladan deniz olmaya çalışmak…

Öykünün bir karakter olduğuna inandım artık.

Şiir için öfkeli, çok yetenekli, çok kadın, çok erkek olmak gerekiyor.

Ama öykü, çolak kolunu saklayan bir çocuk hüznünde geliyor insana. Geliyor ve şurana konuyor. Gitmiyor. Kovmaya da gönlün razı olmuyor. Çünkü senden uçup gitse, bir başka nefese çarpmadan solup düşecek. Yazılmasa yazılmamış olmayacak sadece, ait olduğu zamanı eğip bükemeyecek, fenalığı yavaşlatıp, iyi insanların, kuşların ve taşların ihtiyaç duyacağı o ferahlığı kuramayacak.

Öykünün göründüğün gibi olma hali olduğuna inanıyorum. Çünkü yazdığına inanmayınca yaşamıyor o. İçindeki cesetler yazarı zehirliyor.

Öykünün zayıflığında bir güç, zorluğunda bir kolaylık olduğunu görüyorum. Onu çok az insan önemsiyor ama belki de bu yüzden dünyayı etkiliyor hissettirmeden. Başarmak çok zor ama sadece ilk cümle ile aşılıyor hepsi.

Öykünün zamanı yazara hatırlattığının da farkındayım. Artık beni yazma, bu kadar yeter, diyen ve bunu yazarına anlatabilen belki de tek tür.

Sait Abi, bütün bunları senin yardımınla anlamaya başladım. Nasıl olduğunu bilmiyorum. Zaten nasıl öykü yazılacağını da henüz öğrenemedim.

Ama senin iyi bir yerde olduğuna eminim.

Öykü biraz da huy işte. “Denizler dalgalanmadan durulmaz.” Diyen iyimser bir anne sesi gibi.

9- İnsan Kendine de İyi Gelir

9

Fakat hayat da bir yandan sürüyor. O büyük mecburiyetimiz çünkü. Mutlaka acının ve zorluğun kayasını birileri tepeye doğru bıkmadan taşıyor.

Benim de kapım çalıyor yani.

Ne sandınız, kimse sahipsiz bırakılmaz şu hayatta.

Koşar adım merdivenleri indim. Kapıyı açtım.

Bana şöyle bir baktı.

“Mor battaniyenle kahraman olamazsın biliyor musun?” dedi Arap Hatçam Teyze.

Güldüm.

Meğer son enerjimi buna harcamışım. Bir yaprak gibi titrediğimi hatırlıyorum en son.

Gözümü açtığımda, merdivenlerin yanına serilmiş bir döşekte yatar buldum kendimi.

Hatçam Teyze, ben bayılınca koşmuş yukarıdan, yüklüğün içinden yorgan çekip indirmiş.

Bir güzel örtmüş, bürümüş beni. Sonra piknik tüp, tencere ve enginar almış, gelmiş evinden.

“Babaannenden güzel zeytinyağı kalmış sana,” dedi.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful