Yo siempre me había imaginado el paraíso bajo la especie de una biblioteca.
Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak tahayyül ettim.
[Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo]

“Sen düşten anlıyor musun sayın bayan?”

“Bilmem, belki biraz…”

Seksen beşini devirmişti. Yaşlı ve emekli bir yarış atından farksızdı. Dizginlenemez ruhunu, bedeninin yorgunluğu bastırıyordu. Bilirsiniz, normal şartlar altında, atlar yaşlandığında; ya yılkıya bırakılır, ya da vurulurlar. Bu böyledir.

Şakaklarından, geçmiş zamanın bütün hatıraları süzülüyor, ağzının kenarında toplanıyor, orada köpükleşerek donuyordu. Udların ve santurların, sıra sıra bir tentenin altında dizildiği dükkanların, soğuktan donmuş ışıklı vitrinlerinin önünden geçti. Ayağının altında buruk bir ses bırakan kar yığınlarının üzerine dikkatle adım atıyor, şapkasını deri eldivenleriyle düzeltiyor, yüz çizgilerini, sabit ve hissiz tutuyordu. Bu cadde bu gün, yalnızlığa dair herhangi bir minimalist film için kurulan bir platodan farksızdı.

Librairie de Pera’ya vardığında, camekandaki kapıyı itmeden hemen önce, şapkasını ve eldivenlerini çıkardı. Şapkayı bir kitap gibi sol eline tutturdu, eldivenleri paltosunun sağ cebine, birbirine paralel duracak biçimde yerleştirdi.

Burayı tanıyordu. Yirmilerden kalma, eski bir sahaftı bu… Yunanistan İç Savaşı’nda Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELAS) saflarına katılmadan hemen önce gelmiş, birkaç kitap almış ve sırt çantasının içine yerleştirmişti. Tozlu raflarını hatırladığı bu dükkan, o günden bu güne epeyce değişmişti. Zaten defalarca el değiştirdikten sonra, mutlaka bir yerlerinde bir şeylerle oynanmış olmalıydı. Tüm bunlara rağmen, Nomidis’lerden kalan hatıratlar vitrinin kapıya bakan yanında hala sergileniyordu.

Yarıya kadar indirilmiş kepenklerin altından geçip, kapı kolunu çevirdi. Cızırtılı ampüller ve asma tavanlara yansıyan sarı ışık gözbebeklerine vurdu. Beyaz sakallarının arasında kendi kendine gülümsedi. Bastonunu kapının hemen sağında kalan duvar köşesine yasladı.

“Bir gün, bir kitap rafında karşılaşırız belki demiştim sayın bayan…”

“Bakınız, öyle de oldu…” dedi Bayan Echo Konitopoulos.

Mora gibi yarım bir gülümsemeyle seğirtti. Yanlarından çeşitli tüylü aksesuarlar sarkan yaka kenarlıklarını düzeltti. Başındaki şapkanın uç kenarında kalan beyaz lale figürü, ışıklandırmanın altında parıldıyordu.

Cirio Abatzi yeniden doğruldu. Vurulmuş bir erin güç gösterisini sahnelemekte gibiydi.

“Gördün mü evladım?” dedi.

Elimdeki Shakespeare anlatısını rafların hemen önüne, sıra sıra dizilmiş, ancak belli ki düzenlenmemiş kitap yığınlarının üzerine bıraktım. Sokak lambaları birer birer yanmaya başlamakta, kar taneleri Galip Dede Caddesi’ne beyaz bir akşam hazırlığı için yardım etmekteydi.

Dünyaya döndüm, seslendim:

“Neyi efendim?” dedim.

“Bir kadını bazen, hiçbir sevme sanatıyla anlatamazsın…”

“Ama belki de sanatın sınırı yoktur efendim…” dedim.

“Bak…” dedi.

“Zaman, her şeyi telafi edebilir…”

Sustum, gülümsedi.

“Eğer benim gibi, takma dişlerinizi çay bardaklarına sokuşturmaya çalışıyorsanız…”

Etrafıma bakındım, sessizce eğildim. Birkaç turist karşı duvardaki rafları inceliyor, kar taneleri camekanın üzerine vurup, damla damla süzülerek aşağı iniyordu.

“Bak…” dedi yeniden.

“Bir gün çıkıp gittiğimde, otuzuma yaklaşmıştım. Geri döndüm, doksana yakınım… Hayat dediğin, öyle saçma sapan bir şeydir ki, bir bekleyeninin var olduğunu düşleyebilirsin… Bir başka kentte bir anne, bir balkonda sarmaşık, bir kanepenin üstünde kedi… Ben hepsini tükettim sanırım, artık ölebilirim…”

Öylece baktım.

“Hemen korkma, burda değil…”

Bir an önce, bu gerilim yüklü, anlamsız sohbetin ana fikre bağlanıp son bulmasını, Eminönü’ne geçip, oradan da evin yolunu tutmayı planlıyordum. Nezih bir haftasonu yalnızlığı ve vazgeçilmez teorilerimi hayata geçirmek için, silahın ucunda tetiğin dokunmasını bekleyen herhangi bir kurşun gibi öylece duruyordum.

“Bir gün savaşta vuruldum…” dedi. “Bir yarayı taşımak, ne kadar sürer bilmiyorum…”

“Bu yaranın genişliği ve derinliğine bağlı efendim…”

“Efendim?” dedi gülümsedi, arkalarda kalan altın dişi parıldadı.

“Bana efendim demeyi kes artık… Ben hükmünü kaybetmiş herhangi bir kanun kitabından başka bir şey değilim…”

Durdu, bir şeyler düşünüp devam etti:

“Bir yarayı taşımak, ne kadar sürer bilmiyorum, çünkü hafızamı yitirmiştim…”

Öylece susmaya devam ediyordum ve Bay Cirio’nun cümleleri, kısık tonlar ve vurucu nakaratlarla raf aralıklarından yankılanıyordu:

“Peki şimdi?” dedim “Bir şeyleri hatırlıyor musunuz?”

“Bazılarını…” dedi. “Bunlar gereksiz ayrıntılar…”

Ağzımda saçma sapan gurultular çıkararak dinledim.

“1950 yılında, Batı Trakya’da, herhangi bir köyde, yeniden gözlerimi açtığımda, kafamın sol yanında bir mermi izi vardı. Hâla buradadır… O gün, yeni doğmuş bir bebekten farksızdım evladım…”

Aksanı titriyor, dökük kaşları solmaya devam ediyordu.

“Çoğunlukla insanlar…” dedi “Acı dolu hatıralarını unutmak için, çaba sarfeder…”

Gülümsedi.

“Ben hatırlamak için… Bazen, bu gereklidir…”

Devam etti:

“Üzülme evladım…” dedi. “Öğrenmenin yaşı yok. Artık balkondaki saksılara işememem gerektiğini bana uzun uzun anlatan bir hemşirem var…”

“Hah!” diye bir ses çıkarıp gülümsedi, Rum aksanını köşedeki rafa bırakmıştı:

“Adı batasıca Reyhan!”

“Buna sevindim, yalnız değilsiniz…”

“Daha değil…” dedi “Her kadında mutlaka bir gitme potansiyeli vardır…”

“Mağripli bir askerdim. Zekiydim. Ve Venedik’te yaşıyordum. Desdemona diye, olağanüstü güzellikte bir kadınla evlendim. Kıbrıs’a, Osmanlı ile yapılacak olan şavaşta görev almaya gittim. Emir erim Iago, hırslı ve mevki düşkünüydü. Onun yüzünden, Desdemona’yı boğarak öldürmek zorunda kaldım…”

Gerildim. Öylece tutuk baktım. Öksürdüm.

“Öyle mi efendim?”

“Othello…”

“Nasıl?”

“Shakespeare okumalısın evladım… Bu Othello’nun özeti, benim değil…”

Adam tiradı önümde sergilemeye başlamıştı, ellerini yukarı aşağı oynatmakta ve göz altları torbaları titreşmekteydi.

“Ne var, neler oluyor? Tüm bu dehşetli çığlıkların sebebi nedir? Sinyor, ailenizin hepsi evde mi? Kapılarınız kilitli mi? Neden? Ne diye soruyorsunuz bütün bunları?”

Derin bir kahkaha patlattım, bunun nedenini kendim de anlamıyordum. Cevapladım:

“Parayı Lidya’lılar değil bizim üst kat komşusu Şahabettin bey buldu. Merkez Bankası’nda şefti ve bir hırsız korosunu yönetiyordu…”

Bazen öyle gerekir, yaşadığımız her an, anlam yüklemek için gerekli şartlara erişmemiş olabilir.

“Çiçero teorisi, cemiyetin yapısını anlatır evladım… Birincisi, fakir çalışır… İkincisi, zengin birincisini yer… Üçe göre asker, her ikisini de korur… Dördüncü mükellef üçü için öder… Beşinci serseri, dördünün adına istirahat eder… Altıncı ayyaş, beşi için içer… Yedinci bankacı ilk altıyı dolandırır… Sekizinci avukat, ilk yediyi aldatır… Dokuzuncu hekim, sekizini de öldürür… Onuncu mezarcı, dokuzunu da gömer… On birinci politikacı da, tüm bu on kişinin sayesinde yaşar…”

“Bu tam olarak, büyük balık küçük balık teorisi bayım…”

“Tam olarak değil evladım… On ikincisi şu ki, bunlar hiç bir zaman değişmez…”

“Peki tüm bu anlatı nereye gidiyor öyleyse?”

“Mezara…” altın diş yerindeydi “Eğer yaşadığımı anlayabildiysem, değişmeyen bir sürü şeyi bize tarih kitaplarıyla yutturduklarını sana söyleyebilirim…”

“Peki, siz…” dedim “Hala bir şeyler öğrenebiliyor musunuz?”

“Elbette…” dedi. “Delirmenin yaşı yoktur…”

“Mutlaka…” dedim.

“Bu benim hikayem, iyi dinle…” dedi.

“Bir çocuk…” dedi “İkinci Dünya Savaşı başladığında, bisikletini ağaca astı ve bir daha geri dönmedi…”

“Siz misiniz o?” dedim.

“Hayır…” dedi. “Bir gün, herkesin hayatının ortasında bir Dünya Savaşı patlar evladım… Bu her zaman böyledir…”

“Bu kadar kötü müdür gerçekten her zaman?”

“Öyledir…” dedi. “Henüz çok gençsin…”

“Savaş sonrası nevrozları vardır… Sürekli tekrarlanan davranışlar ve istemsiz uzuv hareketleri…”

“Bunun hakkında bir makale okumuştum…” dedim.

“İşte durum budur… Bir savaştan çıkan bir adam, sürekli tekrarlanan hatalı davranışlarda bulunur…”

“Peki…” dedim “Eskiye dönmek mümkün değil midir?”

“Hayır…” dedi “Henüz çok gençsin…”

Sonrasında hırıltılar çıkaran boğazını temizleyip ekledi:

“Astığı bisiklet, mutlaka ağacın gövdesinin arasında kaybolur…”

“Yeni bir bisiklet önerisinde bulunamaz mıyız?”

“Hayır…” dedi “Artık çok yaşlıyım…”

“Her yaşta yeni bir şeyler öğrenilebileceğini bana siz söylediniz…”

“Her yaşta delirebilirsin de aynı zamanda, bunu da ben söylüyorum…”

“Peki…” dedim. “Bunu beynime kazıyacağım…”

“Kazımalısın… Çünkü eğer bir nevroz yaşayacaksan, bunun bir anlamı olmalı…”

“Nasıl?” dedim, ekledim: “Nasıl bir anlam?”

“Çünkü ancak bir gün ölürsen, bir şeyleri unutabilirsin… Çünkü ölmek, bir asker için mesela, savaşın sonudur aynı zamanda… Çünkü Azrail temiz çalışır… ”

Altı yıl sonra, Pierre Loti kahvesinin korkuluklarından herhangi birine yaslanmış, çay bardağımın içinde söndürdüğüm sigara izmaritini küllüğe bastırmaya uğraşıyordum. Mayıs güneşi, Haliç’ten yansıyor, küçük gemiler günlük ritüellerini tekrar ediyorlardı…

“Seni öldürdüm…” dedim. “Gurur, lahitlerde adı geçen eski bir kağıttır bayan…”

“Çayın da tadı kalmadı artık…” dedi “Kargalar içine pislemiyor…”

“Gazetede okudum” dedim “Uzay Şube Müdürlüğü’nde E.T’ye işkence yapmışlar…”

Öylece baktı, devam ettim…

“Yaşadığımız cehennem, herhangi bir manevra hatırasıyla ödüllendirilmeli öyleyse…” dedim, yüzüme baktı:

“Ölümüm elinden olur, kalksam iyi olacak…”

“Dur…” dedim “Sancıların başladıysa, bir süre görüşmeyelim…”

Bir yerlerden, eski bir radyo hışırtısının arasına, spikerin sesi karıştı:

“İstanbul’dan M.D. bugün yeni bir zaman zarfı keşfetti: Vurdumsamak!”

“Zararlı alışkanlıklar listesine erkekleri de ekleseler ya keşke…” dedi.

Masa örtüsü titreşiyor, kadının gözbebekleri odaktan uzaklaşıyor, vapur düdükleri uzak bir senfoni orkestrası gibi inliyor ve Mayıs yağmuru yeni başlıyordu… Sol yanımızda kalan ağacın üstüne, çivilerle tutturulmuş tabelayı okudum:

“İtinayla incir ağacı dikilir, ocak söndürülür, sermaye kediye bindirilir…”

“Üzerimize lanet yağmadan bir tentenin altına sığın öyleyse…” dedi.

“Sen yağmura dua et…” dedim. “Sen Mayıs’a dua et…”

“Ben o kompozisyonda gizli özneydim…” dedi.

“Bunca kötüyü anneler doğurdu ama sen yine de, güldüğümde annemi ara…” dedim.

Her şey zamanla normalmiş gibi geliyordu insana. Her şey öylece dingin.

“Bir gün, bir kitap rafında karşılaşırız belki…” dedim.

“Kalbini kırarım!” dedi.

“Çok kadın güldürdüm… Çok güzel gülen kadınları güldürdüm daha çok…” dedim “Korktuğumda annemi ara…”

“Artık gitmeliyim…” dedi “Bu kadar yeter…”

Kolundan tuttum, seslendim:

“Sen düşten anlıyor musun sayın bayan?”

“Bilmem, belki biraz…” dedi.

“Bir gün bir kitap rafında karşılaşırız belki demiştim sana…”

“Belki…” dedi.

Gitti. Haliç’te gemiler çarpıştı, Galata’ya meteor düştü ve Üçüncü Dünya Savaşı, Marmara’da patlak verdi.

O an, yanımdaki kahve sandalyesinin demir ayakları gıcırdadı. Cirio Abatzi tepemde dikildi:

“Siz misiniz?” dedim.

“Hayır…” dedi. “Bir gün, herkesin hayatının ortasında bir Dünya Savaşı patlar… Bu her zaman böyledir…”

“Bu kadar kötü müdür gerçekten her zaman?”

“Öyledir…” dedi. “Henüz çok gençsin…”

“Savaş sonrası nevrozları vardır… Sürekli tekrarlanan davranışlar ve istemsiz uzuv hareketleri…”

“Bunun hakkında bir makale okumuştum…” dedim.

“İşte durum tam da budur… Bir savaştan çıkan bir adam, sürekli tekrarlanan hatalı davranışlarda bulunur…”

“Peki…” dedim “Eskiye dönmek mümkün değil midir?”

“Hayır…” dedi “Henüz çok gençsin…”

Sonrasında hırıltılar çıkaran boğazını temizleyip ekledi:

“Astığı bisiklet, mutlaka ağacın gövdesinin arasında kaybolur…”

“Yeni bir bisiklet önerisinde bulunamaz mıyız?”

“Hayır…” dedi “Artık çok yaşlıyım…”

“Her yaşta yeni bir şeyler öğrenilebileceğini bana siz söylediniz…”

“Her yaşta delirebilirsin de aynı zamanda, bunu da ben söylüyorum…”

“Peki…” dedim. “Bunu beynime kazıyacağım…”

“Kazımalısın… Çünkü eğer bir nevroz yaşayacaksan, bunun bir anlamı olmalı…”

“Nasıl?” dedim, ekledim: “Nasıl bir anlam?”

“Çünkü ancak bir gün ölürsen, bir şeyleri unutabilirsin… Çünkü ölmek, bir asker için mesela, savaşın sonudur aynı zamanda…”

“Peki…” dedim “Peki neden geldiniz?”

“Buraya sana bir öneride bulunmaya geldim…”

“Nasıl bir öneri?” dedim.

“Şimdi, burada her şeyi unuturmuş gibi yapmanı öneriyorum…”

“Neden?” dedim “Neden unutayım?”

“Çünkü…” dedi, altın diş parıldadı:

“Çünkü Azrail temiz çalışır…”

TabutMag 2. Sayıda yayınlanmıştır.

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.