On gece uykusuz kaldım, soluk karanlığın koynunda
aynayla konuştum durdum, aynayla
günü bile ikiye bölemeyen gözlerimin kasvetiyle.

İlk gece, ilahlardan ilah emredildi
tükenişim birden fazla kutsalı kaldıramayacak
öyle kolay olmadı
hınca hınç bir düştü, orda dişli bir dişi gibi kalacak.

İkinci gece her şey suretin, sureti iken
ve kendi ellerimle oymuşken kendimi
yerde olanın, suda gezenin ve gökte kaçanın
körlüğüyle kör ettiler.

Üçüncü gece dilim nasıl sancılı ve kavruk bırakılmış ki
eski gönül geçmelerimden,
kelimelerimi tarayamıyorum ağzımda
Nöbette her daim bir bekçi

dördüncü gece, gelecek altı güne lanet ettim
madem büyük bir kaynakta kaybolacağım
mürekkepleri tek tek içtim, kağıtları yaktım
takdis etmek için hatrıma bağışladığın bütün karartıları

beşince gece, üçüncü kitapta babacan tavrınla endam ederken
yirmi üçüncü yaşımda, öğrendim:
“bak baba dedim, uzattım tırnaklarımı
bunlar benim gençliğim, hadi kemir onları.”

altıncı gece, bir cinayet işlendi öksürük sesinin arkasında
tabiat kırgın ve savruk
tam da burada, şehirde dikili ucubeler arasında
rahlelerden boş kovanlar taşıyor

yedinci gece, elmaya uzandı elim
kemirilmiş, kurtlu ve bayat
ama çok güzel bütün o bozuk şeyler gibi

sekizinci gece, bir intihar gerçekleşti
işte o zaman kayboldu gözümde yasa
adamın göğsünün altında sekiz el sarjör boşaldı
bunu o istemedi, karşısında kumral bir tasa.

Dokuzunca gece, apartman boşluklarında ağladık
her birimiz ayrı yerlerde ağladık, anladık
her birimiz bu çuha
kadehinden bir şeyler damlatacak mutlaka.

Onuncu gece, yoksunluktan yoksulluğa yol aldık
ama inkar etmedik bizim olmayan tayfayı
kaptansız ve evsiz
tamam ettik, içimizdeki hiçi.

Şair

Eskişehir'de bir köşede yaşiyor. Sakallarini kaşıyarak bir şeyler olmasını bekliyor.