Büyük bir şehrin en büyük kitapçısının rafları arasında dolanan bir çift iri göz, ezberlediği kategoriler altındaki bilindik isimler üzerinde seksek oynuyordu. Tüm rafların ötesine sıralanmış birkaç kitap gördü. Fark edilmeyeni keşfetmekle meşhur elleri bu öteki kitapları aldı ve çayı ile müsveddelerine katık etti.

* * *

Yalçın Tosun, kendi öyküsüne 1977’de Ankara’da başlar. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanması sebebiyle İstanbul’a taşır kalemini, kâğıdını. İyi bir hukukçu olmasının yanı sıra iyi de bir öykücü olduğunu kanıtlar bizlere Adam Öykü, Notos, Kitap-lık, Roll ve Radikal Kitap gibi dergiler sayesinde. İstiklal Caddesi’nde çırılçıplak yürümeye cesaret edebildiği gün, ilk kitabı “Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler” zihninden kitapçı raflarına sızar. Ve hemen ardından 2011’de Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’yle taçlandırır yeni baskılı kitap kapaklarını.

Her öykücü gibi kendine edindiği dertler vardır elbette bu kitabın satırlarında, daha doğrusu satır aralarında. O olağan gelen kalemlerin aksine anlatmak istediğini direkt vermek yerine sezdirmeyi tercih eder. Çünkü ona göre öykü yara sarmaz, yara açar. Yaraları, çocuğu, çocukluğu, anneyi, babayı, aileyi, aile içindeki iletişim\iletişimsizlik hallerini, kadını, erkeği sezdirir. Hep bakılanı ama görülemeyeni, göz ardı edileni, neye benzediğinden çok nasıl hissettiğiyle savaşanı ve ötekini…

 

“Aile…” der. “Şu an olduğumuz insanla belki daha farklı olabileceğimiz diğer insan arasındaki farktır.” Diğer ölümcül şeyleri ise okurun terazisine bırakır. Andre Gide’den yaptığı şu enfes alıntı ile: “Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur.”

 

Sonrasında raflarımıza dâhil olan Peruk Gibi Hüzünlü, tematik olarak Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’in bir uzantısı gibi görünse de yazarın biçem olarak farklılıklara meylettiği bir eser olur. Edilen kavgalar hala aynıdır. Mesaj verme kaygısı taşımayan ama dertlerini de halı altına süpürmeyen bir Yalçın Tosun kalemi, hem raflara hem de okur belleğine yerleşmeye başlar. Aynı zamanda içerisinde ismiyle müsemma bir şiiri de barındıran bu kitap, 58. Sait Faik Hikâye Armağanı’na da layık görülür.

 

“ çocuklar tekinsizdir, annelerse uçurum;
olur olmaz düşülür.
bitmemiş her sevişme, paslı bir iğne gibi
doğrudan kalbe yürür.
söz bitimi gibidir, odanın her köşesi
bir kuşatma büyütür.
gece sona ermeden, peruk takan birini
öpmezsem yaram büyür. “

Her bir kitabında resmin bir parçasını önümüze fırlatan Yalçın Tosun, Dokunma Dersleri ile resmin bütününe bakmayı sağlar. Dışarıda kalanları, dokunmaya korkanları, dokunulduğu için rahatsız olanları, bir şeyler saklayanları ve düşünmek yerine kendini hayatın meşguliyetine teslim eden insanları bir bir mercek altına alır. Ve tüm bu yüreklere dört farklı hamlede dokunur. İlk hamlesinde ‘arzuyu örtüsünden’ sıyırır. Arzuya, dokunmanın bin türlü halinden en çarpıcı olanına dokunur. İkinci hamlesinde ‘tanıdık yabancılar makamı’na arz eder öykülerini. İlk kitabından bu yana izini sürdüğü aile ilişkilerini deşeler sonuna kadar. Üçüncü hamlesinde, herkes tarafından bilinen ancak hep arka cepler de saklanan gizlerle ‘bilindik sırlar makamı’na başvurur. Son hamle ise ‘küçük kesikler’ bırakır kaleminde. Kitabın tümünden farklı bir dokuya sahip olan bu bölüm, yazarın bundan sonraki istikameti hakkında bazı ipuçlarını da satır aralarında saklar.

 

* * *

Anne, baba ve diğer ölümcül şeylerden sıyrılıp; peruk gibi hüzünlü yüreklere dokunabilmek dileğiyle…

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.