İstanbul’un iki yakasına mevzilenmiş balıkçılar zarif kolyeleri andıran zikzaklı bir desen oluşturur. Gün ağarmadan önce balığın bol bulunduğu yerlere dizilir, takımlarını çıkarır, ağlarını kontrol eder, tükenmiş ama sefihliklerinden vazgeçmemiş kimselere özgü bir huzurla şehrin cana kavuşmasını izleyip katıklarını atıştırırlar. Biri çaparisini hazırlarken diğeri Kıbrıs oltasını bağlar, pek azı da lüfere niyet ettiğinden akşam yemlisi için bekler de bekler.

Üsküdar’dan Beykoz’a uzanan kıvrımlı sahil şeridi boyunca bu görüntüyle karşılaşmak mümkündür. Sihrine inandığı için onlarca yıldır aynı yere gelenine de rastlanır, macera peşinde durmadan yer değiştiren veletlere de, taburesinde saatlerce oturup boş kovayla geri gidenine de. Toplumun her sınıfından insan, gerek rızık peşinde koştuğundan gerekse monden tantananın parçaladığı ruhlarını bütünlemek bahanesiyle, boğazın manevi gücünün boyunduruğuna girmekte ısrarcı gibidir.

Bu semtler içinde küçük balıkçılığın en yoğun yapıldığı yer olan Beykoz’da, Belediye’ye ait eski vapur iskelesinin kenarında çakıllardan bir yükselti oluşmuştur. Üç beş ihtiyarın anca sığabileceği bu kuytu mekan, has balıkçılarca taşlık ağzı ismiyle anılmaktadır. Boğaz’da şubatın ilk kırgınında balıklar buraya vurur, cürüm kepçesini suya daldıran kilo kilo istavriti kapar gider. Taşlık ağzında bir aylık dönem bu sebeple sakin, sessiz ve boş geçer. Boğazın sakinleri için dinlenme vesilesi olan şubat ayının bu verimliliğine sabır hasadı gözüyle bakanlar mesleki inzivalarına çekilir, hobi olarak avlananlar da niyetlerinin keskinleşmesi için şehir hayatının debdebesiyle ruhlarını bilerler. Sahil Park’ı sakinlerinin eşsiz boğaz manzarası karşısında gizleyemediği şaşkınlık nidaları, banklarda yakınlaşan aşıkların işveli mırıltıları, köpek ve kedilerin lisanlarınca şamatası düşsel bir durgunluğun çöktüğü taşlık ağzında yankılanır.

Kayrak taşı döşeli parkın deniz yönüne büküldüğü eğimde kültivar ağaçlardan oluşmuş bir koruluk, bu koruluğu ikiye ayıran, görünmez bir de patika vardır. Birkaç adım ilerlenildiğinde gözler İstinye Koyu’nun ayartıcı güzelliğiyle kamaşır. Bu güzelliği sabah akşam görmeye nail olan tek kişi ise taşlık ağzının parka sırt vermiş girintisinde bir barakada yaşayan, oralara nereden, ne zaman geldiği bilinmeyen, kül rengi sakalı kısa, bıyığı gür, suratı kırışık Zallâm Reis’tir.

9 Şubat 1985 günü, İstanbulluların iliğini kemiğini donduran lapa lapa bir soğuk şehri vurduğunda uyanmış, dönem belediye başkanının hayatı felç eden kar yağışı hakkındaki “I am sorry” açıklamasını radyodan dinliyordu şiltesinde battaniyelere sarılı halde uzanan Zallâm Reis. Altmış üç yaşındaki ihtiyar, vücudunu titreten iklime aldırış etmeden yattığı yerden kalkıp soğuk suyla elini yüzünü yıkadı, çay demledi, çaydanlığın buharında ekmeğini yumuşatıp biraz peynirle atıştırdı. Öğlene kadar diğer işlerini halletti; oltasını yağladı, misinaları ve ağları kontrol etti, kayığına birikmiş karları çıplak elleriyle küredi, öğleden sonra için topladığı kilo kilo balıkları ayıkladı, poşetleyip kar yığınının üzerinde beklemeye bıraktı. Saat bir civarı, iki kürek ve parçalanmış bir takanın iskeletinden söktüğü kerestelerden yaptığı merdiveni tırmanarak parka giden patikayı kat etti. Yarım saat içinde balıkları sudan ucuza satmış geri dönüyordu ki beşeri hayatın pek karşılaşılmayan, karşılaşılsa da kıymeti o an anlaşılamayan muammalı rastlantılarından biri gerçekleşti. Başını elleri arasına almış yirmili yaşlarda bir delikanlı, taşlık ağzını örten koruluğun çitlerinde oturuyor, hareketsiz gözlerle denizi seyrediyordu. Gencin yüz hatları yumuşaktı; mizacı güleç, suratı tüysüz, dudak ve göz kenarlarına yerleşmiş ince çizgilerin bıraktığı güvenilir ama sırlı intiba ilk bakışta algılanabilecek kadar belirgindi. Zallâm Reis genci oralara sık sık yolu düşen aklıevvel divanelerden sandı, bacağını korkuluktan zahmetle aşırırken mecburi bir merakla:

“Hayırdır evlat, birini mi bekliyorsun?” diye sordu.

İrkilen genç kısa süren bir endişeyle ona baktı; işte bu bakışma, ortak noktada buluştukları bu hizalı kesişme, zihinlerinde türeyen cevapsız soruların nihayete erdiğine dair bir ferahlamayla yatıştırdı ikisini. Delikanlı işaret parmağıyla dudaklarını gösterip eline konuşmayan bir gaga şekli vererek yetisizliğini ifade etti. Zallâm Reis hicapla kızardı. Bir yordamını bulup ayıbını örtmeyi düşünürken, mahcubiyeti genci rencide etmesin diye omzuna dostça fakat ölçülü bir şaplak attı; takip etmesini söyleyip patikayı kat etti.

Saat üç sularında, gocuklarını giymiş iki arkadaş barakanın önünde yaktıkları ateşte istavrit buğulayıp yediler, közde pişen kahvelerini içerlerken derin bir sessizlikle Tarabya’yı seyre koyuldular. Alçak basınçla tabakalaşan bulutlar şehri gri, melankolik bir mistisizme bürümüştü. Boğaz Köprüsü’nün altından süzülen yük gemisi pisliğini akıntıya salmış, sahtelikle öten ambulans sireni, yararsız bir korna sesi ve kargaşanın göbeğinden yükselen hırçın bir silah patlaması sükuneti yırtmıştı. Ziyan içindeki bu beton metropole İstanbul denemezdi artık; orası, unutulmuş romantiklerin gün yüzü görmemiş hikayelerinde tasvire kalkıştıkları nostalji başkenti değil, kâr oburu sermayecilerin tahripkar şantiyesiydi; ve bu şehr-i prodüksiyonun semalarında yankılanan kuş sesleri, kasvetli bir cennet zindanında sızlanan ölümlü vızıltılar kadar cansız, solgun ve desibelsizdi. Bu incitici haline ve yıkıcı hatıralarına rağmen o mübarek anın ikisi için de sihirli ve tekin olmasına sebep, saklı bir hikayenin çalacak doğru kapıyı bulmuş olmasıydı.

“Seneler önce…” diye lafa başladı Zallâm Reis. “Gecenin bir vakti, tam burada oturdum delikanlı. Mevsim yazdı; nemli havayı içime çekip semaya şöyle bir baktım; bucaksız karanlığı delen pırıl pırıl bir ay ışığı vardı. Kimse inanmadı bana, inanılacak gibi de değil zaten ama sen hele bir dinle.  Tarabya’nın şu kış bahçesini görüyorsun; oranın arkasında siyah deniz şeytanı kadar korkutucu, demir bir anıt gibi estetikten yoksun, metruk bir kumaş fabrikası var; bir de pis kokar. Etrafı kuyumcu ve sarraflarla çevrilidir. Sabah akşam altın alınıp satılır.”

“Her neyse, ayaklarımı taşlığa uzatıp İstanbul’un çılgın sakinliğini seyre koyuldum. Her yer ışıl ışıldı. Binalardan ışık fışkırıyor, insanoğlu yaşamı her koşulda sürdürebilme kabiliyetinin inceliklerini sergiliyordu. Derken tüm şehir ölmesin mi? Bir şey can damarını biçti, ağır bir hayvan leşi gibi göğün altına serildi, kıpırtısız, sessiz; izahı mümkün olmayan tılsımlı bir sır perdesi örtülüverdi her yere. Bak işte cereyan kesilip de ben bunları düşünürken iki yuvarlak halka, kumaş fabrikasının bacaları ardınca görünüverdi. Biri biraz üstte, diğeri daha altta, hafif kımıltılı ama çokça da hareketsiz, on – on beş dakika durdular. Sonra bir baktım Baltalimanı tarafına yağ gibi aktılar; ben burada oturup uçakları da seyrederim, içerideki sandıkta pek çok kitap vardır onlar hakkında, hiçbiri gördüklerim kadar hızlı kat edemez o mesafeyi. Hatta o iki ışık kat etmedi; bir anda Tarabya’da yok olup, Baltalimanı’nda var oldular resmen.”

Genç ansızın ayaklanıp barakaya daldı. Üç ayaklı formika masadan kağıdı kalemi kapıp dışarı çıktı. Keyifli bir panikle yazmaya koyuldu:

“Siz ne anlatıyorsunuz böyle? Başka yerden mi gelmişler? Ne oldu sonra?”

“Heh işte!” diye devam etti Zallâm Reis. “Parıltılar bir kanatta oradan oraya kaçışan ufak sinekler gibi müthiş bir serilikle Tarabya semalarında gezindi, izlemenin keyfine varamadan şaşkınlıkla yalpalayıp bizim kıyıdan yüz elli metre kadar açığa kafalama daldı. Ne dalga, ne bir şey; deniz taşmadı, iyice susup duruldu, akabinde kesinti son bulup İstanbul aydınlığa kavuştu.”

Genç adam gözlerini cisimlerin kaybolduğu mavilikte; Tarabya,İstinye ve Balta Limanı sahillerinde hayretle gezdirdi. Aklına gelen bir şeyi unutmadan kağıda kaydetti:

“Ben altı yaşımdayken konuşmayı unuttum; o günden beri yazarak derdimi anlatıyorum. Bu ihtiyaç önce alışkanlığa sonra tutkuya dönüştü. On yıldır hikayeler yazarım; yıldız uyruklular, gökyüzü milletleri, galaksi tebaaları üzerine, ama hiç okuyan olmadı.”

Zallâm “Beni de pek dinleyen olmaz,” diye fısıldadı buruk bir minnettarlıkla. İki acayip arkadaş gülüştüler, kahvelerini yudumlayıp manzaraya daldılar.

Özel isimler onları taşıyanların değil, taşıyacaklara onları layık görenlerin karakterini yansıtır. Olumlu anlam içeren bir ad kişiyi olduğundan iyi yapmaz ancak iyi birine yakıştırılan olumsuz bir lakap onun hoş yönlerini dönüştürüp köreltebilir; yahut haksızlığa uğraması nedeniyle yalnızlığa itebilir. İsmi Mahir olan maharet sergileyemeyebilir, Samet olan muhtaç olabilir, Adil olan ikiyüzlü bir üçkağıtçı çıkabilir ve Zallâm diye çağrılan, beklenmedik durumlarda üstün merhamet ve empatiyle hükmedebilir.

Zallâm Reis’in asıl adı Zâl idi; sal ile karışmasın diye bir zaman sonra etrafa isminin Zalâl olduğunu söylemiş, yalnız kimselerin asabi ve müziç olduğuna dair peşin hükümlü kanaatleri olan çevre esnafı ise asıl adı ‘aksakal’ olan, ‘gölge eden’ diye anılmak isteyen şahsa kendilerince bir kelime oyunuyla Zallâm, yani ‘zalim’ yakıştırmasını uygun görmüştü.

Zâl, İran İslam Devrimi sergerdesi bir babadan ve mazbut ailelerinin göz bebeği İstanbullu bir anneden doğmuştu. Sarayburnu civarında misinasıyla balık avlayan dedesine eşlik ettikçe denizin ve gümüşlerin büyüsüne kapılmıştı. Ebeveynler arasındaki kültürel çatışmadan sıyrılmanın yolunu da böylece bulmuş; sığınağı haline gelen balık avı zamanla ekmek parasına dönüşmüştü. Yeni arkadaşıyla dertleşmesinin ertesinde ise balıkçılık, sürüklendiği esrarlı yolculukta bile peşini bırakmayacak daimi bir aktivite olacaktı. Zalâl hikayesine şöyle devam etti:

“Bir saat boyunca arandım durdum. Tam yatmaya meylettim ki kıyıda bir kıpırdanma oldu; balık desen balık değil, vatos desen buralarda pek görülmez, büyükçe bir şey; kafası dışarıda taşlığa doğru süzülüyor, yüzmüyor da biri onu itiyor gibiydi. Taşlığa yaklaştıkça büyüdü de büyüdü, boyu bir insana vardı neredeyse. Yapış yapış ellerle çakıllara tutunup kendini yukarı çekince, gölgeden koca bir siluet Tarabya-İstinye arasını kapladı. Arkada ışıl ışıl İstanbul, önümde bu ne idiği belirsiz yaratığın seçemediğim kıvrımları, ben ona baktım o da herhalde bana. Dakikalar geçince ağır aksak, biraz da tedirgin bir adım attı, sonra bir tane daha ve şu tependeki ampulün altında dikildi. Çizgi gibi gözler, çekiç balığı yassılığında bir kafa, minik, yuvarlak bir ağız, bizimkine benzer kulaklar ve nokta burun delikleri. Kolları bacakları ince, uzundu. Kassız, yağsız büyük bir kurbağaya benziyordu. Kendimi barakaya atıp kapıyı kilitledim tabi. Ama camdan izlemeye devam ettim. Ben kaçınca o da irkilip bir adım geri atmıştı; öyle masum ve art niyetsiz bakıyordu ki. İki eliyle kolayca taşıdığı orta boy kutuyu gösterip kapıya bırakacağını ima etti.”

Nutku tutulmuş delikanlı merakla bir şeyler geveledi. Zalâl’in kolunu çekiştirip anlatması için çırpındı. O da kaldığı yerden ağır ağır anlattı:

“Biz balıkçılar, özellikle benim gibi yaşayanlar, merhametli adamlarızdır. Balığa çıkan adam denizde kendi coğrafyasından olmayan türlü canlıyla karşılaşır, birbirinden garip mahluğa saygı göstermeyi öğrenir. Deryanın kuytularında yaşayan bir kafadan bacaklıyla, yıldızların nuruna saklanmış bir yassı kafa benim için farklı değildir; ikisi de can taşır, yaşamanın peşindedir. İşte bu yüzden açtım kapıyı, bir çırpıda kurumuştu zaten, içeri buyur ettim. Peltek peltek yürüyüp balık masasının yanında durdu, iğneler, ağlar tedirgin etmiş olacak sobanın yanına geçti. O ayakta, ben ayakta, bir süre bakışıp durduk. Tam o sırada metanetimi tümden kıracak bir hareket yaptı; yavrusunu emin ellere bırakmak isteyen anne özeniyle kutuyu bana uzattı. Almamı rica ettiğini hissettim; içten perdeli gözleri açılıp kapandı, boynu zarafetle büküldü, sandığı sedir’in üstüne bıraktı. Konuşmadan anlaşmanın ne zor olduğunu sen benden iyi bilirsin; biz de birbirimize dilsiz, sadece bakışıyorduk. Tek parmağını kutuya bastırdı; kutu resmen büyüyüp şekillendi, iri bir sandık haline geldi, kapağı kendiliğinden açıldı. Ben hayatımda böyle şey görmedim; o iki karışlık kutunun içine yüzlerce reşat altını sığmıştı. Belki bilmezsin, insan öyle bir zenginlikle karşılaşınca kendinin bile unuttuğu, ‘ben de olmaz’ dediği duygularının farkına varıyor. Sanki aradığı hep oymuş gibi, hatta bahşedilen her neyse onu hak etmiş gibi bir kibre kapılıyor. Peşi sıra, ömrü hiç tamam olmayacak, gözlerini hiç yummayacakmışçasına bir güven ve doyumsuzluk hissi ortaya çıkıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de birkaç saniye içinde şu barakayı tamir ettirdim, yolun kenarına bir balıkçı açtım, şöyle büyükçe, motorlu bir taka aldım kendime…”

“Kısa keseyim, balıkları kandırmaya alışık adamım ben, ‘Beni mi yemliyor?’ diye düşündüm, fakat sonra kötü niyetli olsa çoktan davranırdı deyip yatıştırdım kendimi. Sandığı öylece bırakıp kapıya yöneldi. Olumsuz şeyler düşündüm diye yüzüm nasıl kızardı, nasıl utanıp süklüm püklüm oldum bilemezsin. Korkmasın diye yavaşça koluna dokunup beklemesini işaret ettim, anlamış olacak ki durdu. Çay doldurup ikram ettim; bardağı tutmasıyla sıcaktan ürperip ellerini çekmesi bir oldu, bardak da düşüp kırıldı. Mazur bakışlarını avuçlarına çevirip pişmanlığını belirtti. Ben de gül suyu döktüm avucuna; önce burnuna götürdü, koklayınca ifadesine bir tatlılık yerleşti, sonra upuzun parmaklarından birini ip kadar ince dudaklarına sürterek tadına baktı, ekşittiği yüzünde bir de gülümseme peyda oldu. En iyisi hediye vermek diye akıl ettim; bir mavruka tutuşturdum eline, beğendi herhalde. Kadın olduğuna dair bir izlenim bırakmıştı bende. Barakadan çıkıp suya ayağını değdirdiğinde emin oldum bundan; birden gerisin geriye dönüp metalden bir levhayı kapının altından itekledi, ben gene irkildim tabi. Hareket dahi edemedim. O elini cama koydu, ben de aynını yaptım; nefesi camı buğulandırdı, benimki de; gözlerimizi ikimiz de kırptık. Asil bir edayla yürüdü; akşam serinliğine aldırmadan adım attı, gerçek bir dişi gibi zarif ve cesurdu; suya dalar dalmaz boğazın esrarında kayboldu.”

“Levha neymiş?” diye karaladı genç, gözlerini ardına kadar açmış, hikayenin coşkusuyla yüzü bozarıp şişmişti. Hakkında yıllarca kafa patlattığı bir ihtimale ve düşlerine yansıyan algı ötesi hakikatin izlerine ulaşmanın tatminiyle pürneşeydi. Ona sorulsa kendini doğanın ve sosyal hayatın esaslarına ayak uydurmuş, toplumun sorgulayıcı bakışlarını kabullenmeyi başarmış gerçekçi bir karakter olarak tanımlardı fakat dertleşme gereksinimi onu süptil bir varlıkla sessizce anlaşmanın olanaksız idealine yatkın kılmıştı. Bu acayip beklentiyle büyüdü; tek oda evlerinin bahçeye bakan camına onu arayanlar için bu beklenti nedeniyle notlar yazdı; kendini en şefkatli roman karakterlerine de dolayısıyla yakın hissedip hayali arkadaşlıklar türetti. Ömrünün en mühim evresi, soğuk bir Beykoz öğleden sonrasında, tanımadığı bir balıkçının barakasında; boğaz çıkışına yakın bir istikamette sonlanan bakır haritanın merakıyla başlıyordu. Rota, mil hesaplamalarıyla levhaya anlaşılır biçimde kazınmış, içiçe geçmiş üç halka Garipçe ile Poyrazköy açıklarında bir mevkiye odaklanmıştı. Zal Reis rota okumadaki ustalığı sayesinde levhanın küçük bir alanı belirttiğini başından beri biliyor, gösterilen yerin Garipçe-Poyrazköy ana akıntısıyla anaforların karışmasından oluşan girdaplı bölgenin yakınında olmasına kendince bir anlam katıyordu. Olan biteni şu şekilde açıklıyordu: Altınlar hüsnüniyet göstergesi bir hediye değil, korunması amacıyla bırakılmış emanetlerdi. Gelişmiş uygarlığın o güzel temsilcisi, insanın ruhsal hastalıklarından haberdar olduğu için sandığı açmış, çoğunun saklanması ve zamanı geldiğinde ait olduğu yere iade edilmesi şartıyla bir miktar kullanılmasına izin vermişti. Zalâl ise gizemli mahluk gider gitmez kapağı kapatmış, dört tarafı kakmalı sembollerle kaplı sandık tekrar ayrıntısız, kaba bir kutuya dönüşmüştü. Yapması gerekenin ne olduğunu çoktan anlamıştı fakat yolculuğu ileri bir tarihe, olanları paylaşabileceği birini bulacağı güne kadar ertelemişti. 9 Şubat 1985 ise, zorunlu bir dinleyici olan mucize arayışındaki delikanlıyla, aile içindeki kültürel arbededen kimsesiz bir abullabut olarak çıkan ve hikayesini duyabilecek akıllı kulaklar arayan Zalâl Reis’in yazgısal karşılaşmasının tarihiydi. Reis akşama kadar hazırlıklarını tamamladı. Genç de o sırada hararetle sayfaları doldurdu. Akşam çökmeden hemen önce bir file dolusu lakerda, iki ekmek, bir iki kuru soğan ve su dolu iki bidonla beraber bakır levhayı ve olması gerekenden hafif kutuyu da yanlarına alarak eski iskelenin kenarından denize açıldılar. Kerteriz alıp küreklere asıldıkça ümitleri arttı, baraka, park ve Beykoz beklentilerinin yanında ufaldı. Şehrin ışıkları yanmaya başladığında deniz sakindi; gök kül rengi tabakadan sıyrılıp üstlerine serilmiş, güneşin son ışıklarıyla bulutların çarpıştığı yerde dağınık, pembe bir desen karla kaplı kenti bir melek gibi sarmalamıştı.

Anadolu ve Rumeli Hisarları yakınındaki radarlar Zalâl’in kayığını son kez Poyrazköy ile Garipçe’nin deryadaki merkezi sayılan eğrimin, yukarıda belirtmediğimiz koordinatlarında batarken tespit ettiler. Onları merak eden de, arayıp soran da olmadı…

Öldüler ve bu hikayede ölmek bir metafordur. Gerçeği ifade etmek ‘buldular’ kelimesiyle belki mümkün olabilir ancak bilinmezlik hakkında bilimdışı vurgular yapıp okuru düşsel bir “Öte”nin hasretiyle yakmak da pek münasip olmasa gerek. Dolayısıyla siz onları öldü farz edin. Yine de, pırıl pırıl bir güneşin aydınlatıp, içten ve güleç insanların yaşadığı bir limana varmış olma ihtimalleri aklınızdaki soruları, kalbinizdeki endişeleri dindirsin.

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.