Serap her akşam dikkatini çeken onlarca kafayı gene gördü. Saçlı, saçsız, öne eğik, dik, arayış içinde ve sabit kafalar. Çok sürmedi, kafaların sayısı yüzü buldu. İzledi onları. Gözleriyle ilerleyip sona gelince geri sardı ve insanların titrek kafaları hakkında düşündü. Zengini, fakiri, iyisi, kötüsü, dincisi, dinsizi, bilgesi, sapığı…Arkadan bakılınca farksız görünüyorlardı. Benzer kafaların ardına gizlenmiş onlarca fikir ve yaşayış vardı önünde. Başka düşünceleri, başka inanışları ve başka yaşayışlarına karşın bir biçimde aynı yerde toplanabilmişlerdi. Birbirlerine sataşmadan, sadece biraz itip kakarak, tasvip etmedikleri kafalardan uzak olacakları yere, evlerine gitmenin peşindeydiler. Bir kafa diğerine ancak bu şartlarda tölerans gösterebiliyordu.

Bu kafalar metrobüse binip yola çıkıyor, sarsılarak başka bir yere gidiyorlardı. Dışarısı karanlıktı, göz gözü görmüyordu. İçerisi ışıl ışıldı, orada da göz gözü görmüyordu. Yorgundu bu kafalar. Bazısı ağrıyordu, bazısı şişti ve bazısı biriken düşünceleri kaldırmakta zorlanıp uyuya kalıyordu. Serap birkaç kez denemişti onlarla yolculuk etmeyi. Hayatın tatsız hareketliliğine dalarsa talihi dönecek, ter kokan, sıkış tıkış bir metrobüste bulacaktı prensini. Ya da o Serap’ı bulacaktı ve Serap onun aradığı adam olmasını dileyecekti.

Kalabalığın önüne yanaşan bir araba dörtlüleri yaktı. Dıt dıt! Serap korkuluktan inip kotunun kalça kısmını eliyle silkeleyerek arabaya ilerledi. İçerden açılan kapı tembel bir hareketle hafifçe itelendi. Bulundukları ortama oranla yeterli bir nezaketti. Serap bir çırpıda oturdu ön koltuğa. Adam onu sağlıklı bir gülümsemeyle karşılayıp çenesi ile kulağının kesiştiği yere bir öpücük kondurdu. Kokusunu içine çekti. Serap’ın hoşuna giden jestlerden biriydi bu ama günün telaşından parfüm sıkmayı unutmuştu. Nasıl koktuğunu düşündü. Cevap Utku’nun bağışlayıcı ifadesindeydi. Halden anlıyordu adam. Sabah babasına anlattığı kadar vardı Utku. Çalışkan, başarılı, hassas bir entelektüel; ne büyük lütuf, ne güzel karışım.

‘İnsan sevdiğini böyle öper,’ diyordu kendi kendine Serap. Ama Utku’yu öperken nefesini tutuyordu. Bir haftadır tanıdığı adama koz veremezdi. Geçen sene aynı sebepten kırılmıştı kalbi. Sevgilisi Umut’un yanına taşınmış, ömrünü onunla geçirmek adına planlar yapmaya başlamıştı. Sonu elbette hüsrandı. Dersini almıştı Serap. Her şeyin sırası vardı. Öpmenin, koklamanın, sevdiğini söylemenin ve diğer şeylerin. Bir erkeğe kendini fazla iyi hissettirdiğinizde böbürlenip havalanıyor, siz de hayranlık ve hasret ile aşağıdan bakakalıyordunuz. Öyleydi çünkü seven birinin içinden gelen iddialı jestler kadın tarafından yapıldığında sevgiden değil muhtaçlıktan olduğu düşünülürdü hep. Kendini sağlama almanın peşindeydi kadın; yalnız kalmış, hırpalanmış, kullanılmış ve herifin birine olağanca gücüyle sarılmıştı işte. Herifler de kaçın kurasıydı, eskinin burnu havada kızını böyle ayağa düşmüş buldular mı kimliğinin her yanını sömürür, doyururlardı kendilerini. Şehir, köy, kasaba fark etmiyordu; madem kadındın, erkeğin koyduğu kurallara göre oynayacaktın oyunu. Daha üç beş saat önce suratına çarpılmıştı gerçekler! Biliyordu Serap hepsini. Tedbirli davranması bundandı.

Geride kalan kafalara son kez baktı. Siyah bir karmaşadan başka şeye benzemiyordu insanlar. Kendini şanslı hissetti; umudunu yitirmişse de bir utkusu vardı artık. Neşe ve sempatiyle doldu yüreği. Coşkusuna engel olmayıp adamın vitesteki elinin üzerine koydu elini. Herhangi bir tepki almadı. Köprü trafiğine takılmamak için ara yollara girip çıkmakla meşguldü Utku. Beş dakika sonra karmaşadan sıyrıldılar. Güneşin cilaladığı kenti birbirine bağlı tutan şeride girmişlerdi. Radyoda çalan şarkı fena değildi; yaşamak güzel, manzara şahaneydi. Serap’ın dalgın gözlerle dışarıyı seyrettiği gören Utku seslendi:

“Bir yerlere yemeğe gidelim mi fıstığım, ne dersin?”

Serap gülümseyerek döndü.

“Gidelim de bu saatte yer bulamayız ki, önceden ayarlamak lazım.”

“Sen orasını merak etme, rezervasyon yaptırdım ben.”

“Bak şimdi ya…Nereye yaptırdın!”

“Bir yere işte, gidelim mi gitmeyelim mi sen onu söyle.”

“Gidelim, olur. Fark etmez benim için.”

Utku niyetini anlamak istercesine Serap’a baktı.

“Gidelim mi, fark etmez mi?”

Serap isteksizliğini belli ettiğini düşündü. Koltukta biraz toparlanıp hayallerden sıyrıldı.

“Aslında biliyor musun, pek gidesim yok benim. Her gün kafeydi, restorandı geziyorum zaten. Ama sen istiyorsan gidelim.”

Bu cümle dudaklarından dökülür dökülmez pişman oldu. Hastalık hastası bir insanın kendini dinlemesi nasıl ufak ağrıları sezmesine ve nesi olduğunu öğrenmek için kıvranmasına neden oluyorsa, ilişkilerde de böyle bir dönem vardı. İlişkiyle daha çok ilgilenen ve her şeyi bilmek isteyen her kimse, daha fazla acı çeken de oydu.

Sen istiyorsan gidelim! Sen istiyorsan gidelim! Ona bırakmıştı seçimi. İpleri ona teslim ediyordu. Yerinde kıpırdandı. ‘Böyle yapma kızım!’ dedi kendi kendine. ‘Tavrını koy ortaya!’

“Tamam öyleyse gidiyoruz,” dedi Utku. “Hem mekan güzel, kalabalık olmuyor.”

“O ne demek şimdi Utku!” diye çıkıştı Serap.

“Ne ne demek bir tanem, güzel yer; sakin, kaliteli.”

“Hayır, onu demiyorum. ‘Tamam öyleyse gidiyoruz’ ne demek, kestirip atar gibi.”

Utku’nun gözleri bir yola bir Serap’a doğru hızla kıvrılıyordu. Anlamamıştı ne olduğunu.

“İstiyorsan gidelim, dedin ya biraz önce.”

“Dedim ama gidesim yok da dedim. Beni hiç düşünmüyorsun galiba!”

“Hayda! Ne alakası var fıstığım, gitmeyelim o zaman sorun değil. Sen kararsız kalınca öyle dedim. Hem ne kestirip atması, laf mı şimdi bu!”

“Ne bileyim, maço gibi ‘tamam gidiyoruz’ demeler falan. Döverim bak seni.”

Utku tatlı tatlı sırıttı:

“Hem maçoyum hem dayak yiyorum!”

‘Akıllı adam seni’ diye düşündü Serap. Hoşuna gitmişti Utku’nun cevabı. Sempatik ve şefkatliydi. Biraz önceki duyguları tekrar canlandı, içinde karşı koyamadığı bir huzur belirdi. Gergin olmanın alemi yoktu, şimdi düzeltecekti her şeyi. Ufak bir yaramazlık yapıp Utku’nun yanağını sıktı, kendi de kahkaha atıyordu bu sırada.

Bir süre gülümseyerek sustu ikisi de. Köprü çıkışına gelmişlerdi. Gişeye yaklaştıklarında “Ne yapıyoruz?” diye sordu Utku.

Serap tam “Fark etmez,” diyecekti ki tuttu kendini. Bunun yerine Utku’ya baktı. Sade bir bakıştı. Herhangi bir mana içermiyor gibiydi ama beklenti dolu insanlara has bir derinliği vardı. Anlama gayreti içinde iki üç kez göğüsledi bu bakışları Utku. Emin olamamıştı ne yapacağından. Serap ise onun eminsizliğine biraz bozulmuş, biraz da keyiflenmişti. Adamı sıkboğaz etmek istemese de lazımdı ara sıra; zor yoldan öğrenmişti bunu.

Gişeyi geçtiler. Utku’dan ses çıkmadı. Hareketlerinden anlaşılıyordu rahatsızlığı. Önünde uzanan yola bakar görünüyor, halbuki yan gözle Serap’ı takip ediyordu. Karşısında başkası olsa çoktan söylemişti içinden geçeni ama bu kadın biraz farklıydı. Kırılgandı bir kere; dolayısıyla hırçındı. Duymak istemediği bir şeyi söylemeye kalkar da Serap’ı incitirse, kendi de incinirdi. Sessizliğin güvenli olduğuna karar verdi.

Köprü çıkışında trafiğe yakalandılar. İstanbul’un ilişkiler üzerindeki etkisinin yadsınamaz bir örneğiydi bu durum. İki kişinin santim santim ilerleyen trafikte metrelerce sessiz kalmasının imkanı yoktu. Öyle de oldu.

“Hay bu trafiğin!” diye söylendi Utku direksiyona hafifçe vurarak. Peşi sıra Serap’a dönüp “Görüyor musun!” dedi. “Ara yol, yan yol, ters yön, girilmez sokak ne kadar serserilik varsa yap, gene de kurtulamıyorsun.”

Serap kuşkulu hayallerine ara verdi. Kabustan çekip almıştı onu Utku. Toparlanıp cevap verdi:

“Aman ne çıkar, boş ver. Biraz daha beraber oluruz hem fena mı!”

“Evet bak orası doğru. İlk defa işe yaradı desene.”

“İlk mi değil mi orasını bilmem ben artık.”

Utku lafın nereye gittiğini anlayınca kaş göz oynatıp bozulmuş numarası yaptı.

“Şaka yapıyorum şaka,” dedi Serap Utku’nun gerildiğini görünce. Koltukta dikleşti:

“Ne yapalım biliyor musun, yoldan bir şişe şarap alıp sana gidelim. Hiç restoran havasında değilim bugün. Evde bir şeyler atıştırır muhabbet ederiz.”

Utku’nun söylemeye çekindiği de tam olarak buydu. Aklı, fikri, uzuvları bir anda o kadar gevşedi ki arabayı stop ettirdi. Serap, Utku’nun çekiciliği ardına gizlenen bu telaşlı çocuğa yenilişi karşısında hayret etti.

“Sakin ol sakin!” dedi kıkırdayarak.

“Sakinim…Ayağım kaydı.”

“Hmm, anladım!”

“Cidden öyle. Kösele ayakkabıyla araba kullanmak çok zor. Hele yağmur falan yağdıysa var ya, of.”

“Tabi tabi, öyledir.”

“Bak şimdi!”

“Ay tamam Utku takılıyorum ya. Sen beni davet ediyor musun, onu söyle.”

“Davet etmek de ne demek! Şeref duyarız efendim.”

“Duyarız mı, duyarız kim?”

“Ben. Biz yani. Ben ve ev işte.”

Büyük bir yük kalktı üzerlerinden. Pazartesi gerginliği yerini mütevazi bir huzura bıraktı. O an ikisi de geceyi merak ediyor, ikisi de meraklarını dizginlemeye çalışıyor, ikisi de davranışlarını sinsice planlıyor ve maalesef derinlerde filizlenen düşüncelerinden bihaber bulunuyorlardı. İlişkilerinin zedelenmesi için zemin bir hayli elverişliydi. Yollar daraldı, kornalar ve trafik ışıkları azaldı. Utku, eve yakın bir marketin önüne park etti arabayı. El ele tutuşmadan girdiler içeri. Hızlı adımlarla içki reyonuna ilerlediler.

“Marketleri özellikle böyle tasarladıklarını biliyor muydun?” dedi Utku durup dururken.

“Nasıl tasarladıklarını?”

“Neyin nerede duracağına işte, nasıl karar veriyorlar biliyor musun?”

“Yoo! Düşünmeye pek fırsatım olmuyor.”

“Mesela meyve sebzeleri hep girişlere yerleştirirler, bir kilo alırsan kendini iyi hissedersin. Abur cubur almak için haklı bir sebebin olur. Kasap en arkadadır, çünkü pahalıdır. Şu müziğe bak, nasıl sakin, huzurlu. Halbuki marketteyiz, işimizi bitirip gitmek istiyor olmamız lazım ama bir şey bizi burada tutuyor. Biraz daha yürümek, müziğe kulak vermek, kendimize vakit ayırmak istiyoruz. Al işte, en arkada şu duvar köşesine sıkıştırılmış raflarda ne görüyorsun?”

“Yumurta,” diye cevapladı Serap.

“Yumurta ya! Niye oradalar hiç düşündün mü?

“Açıkçası hayır!”

“Çünkü herkes yumurta alır. Tavuğun kıçında bile olsa bulup çıkartırız. Geldik içki reyonuna. Buraya yaklaştığını anlamak istiyorsan etrafına bakacaksın. Eğer cips, çerez, abur cubur arttıysa yaklaştın demektir.”

Utku konuştu, Serap dinledi. Sağdan soldan duyduğu şeylerdi ama hiçbiri kafa yoracak kadar önemli gelmemişti ona. Utku’nun anlattıklarını nasıl bilmediğine hayret etti. Belki de normalde aklına ilişmeyen doğrular Utku’nun ağzından dökülünce kıymetleniyordu. Serap’ın doğrulara değil, doğru söyleyeceğine inandığı güvenilir birine ihtiyacı vardı sanki. O biri konuşup anlatacak, Serap onu hayretle dinleyecek, her sözünden bir doğruluk payı çıkartıp hayran olacaktı. Çünkü sevmiş olacaktı Serap. Ve onun sevgisi duygusal bir yoğunluktan ziyade şüpheli aşırılıklar içeren bir bağımlılıktı.

Alışverişi bitirip çıktılar. Arabaya bindiler. Serap kemerini taktı. Utku’nun bakışları siyah şeritin sıkıştırmasıyla belirginleşen göğüslere süründü. Utku kemerini taktı. Serap’ın bakışları geniş omuzlardan akan şişkin pazulara değil sokaktan geçen genç bir kıza kilitlenmişti.

“Ne güzel kız!” dedi Serap sevecen bir ifadeyle. Utku bakışlarını hemen kıza kaydırdı. Hatta Serap’ın göğüslerini dikizlerken yakalanmış olma endişesiyle biraz da fazla odaklandı.

“Evet! Gerçekten güzelmiş.”

Serap Utku’dan tarafa şaşkın ve tehditkar biçimde dönüp “Anlamadım!” diye kısık bir çığlık attı.

“Haklısın, demek istedim.”

“Öyle deseydin Utku o zaman!”

“Haklısın bir tanem.”

“Kız konusunda mı?”

“Hayır, bu konuda.”

“Kız konusunda haklı değil miyim?”

“Onda da haklısın sevgilim.”

“Güzel kız, diyorsun yani.”

“Haklısın, diyorum.”

“Ay Utku saçmalama istersen artık. Güzel bulduysan güzel de, niye kıvırıyorsun.”

“Bir tanem ne kıvırması, güzel dedim, haklısın de dedin, haklısın dedim, güzel de diyorsun. Eve gidemedik konuşmaktan.”

Haklıydı adam. Serap neyi, niye uzattığının farkında bile değildi. Sadece hır çıkartası geliyor, sonrasını hatırlamıyordu her zamanki gibi. Arada söylediklerini de ezberden tekrar etmişti. Sanki biliyordu bir şeyler olacağını, o kadar emindi ki o anın geleceğinden, illa gerçekleşecekse hemen gerçekleşsin istiyor ve ekliyordu ‘madem üzüleceğim, bari kandırılmayayım!’

Tekrar sustular. Araba hareket etti, ileride yavaşlayıp otoparka girdi.

“Özür dilerim,” dedi Serap inmeden önce.

Utku “Sorun değil,” diye cevapladı.

“Ama bundan sonra bakma kimseye, istemiyorum!”

Haksız olduğunu bilmesine rağmen kendini tutamayan bir çocuk ısrarcılığıyla çıkmıştı ağzında cümle. Utku yakalamıştı o çocuksuluğu. İşi tatlıya bağlamanın bir yolu geldi aklına.

“Sen gösterirsen bakarım ama bebeğim, seni kıramam ki!”

“Ya bakma istemiyorum. Göstermem ben. Hem gösterirsem de ‘güzel’ mi demen lazım!”

“Ne çıkar dersem? Hem ben güzele güzel diyebilirim, güzel benim olmadıkça.”

Serap Utku’nun esprisine gülüp başını göğsüne dayadı. Sarıldılar. Apartman kapısına kadar düzensiz adımlarla sarmaş dolaş yürüdüler. Utku anahtarı çıkartmak için elini cebine attığında kolu hala Serap’ın omzundaydı. Serap ise Utku’nun beline sarılmış, değişen mimiklerini çene altından izliyor, biçimli suratı ona heves ile başlayıp hasret ile biten tanıdık bir kederi hatırlatıyordu. Pek güzel dudakları vardı adamın! Ne olurdu öpmeye kalksa? Oracıkta kravatından tutup kendine çekse, kısaca dokunup bıraksa, heyecanlanır, yüzü kızarır mıydı? Ya Utku; ne düşünürdü onu apartman kapısında çekinmeden öpen bir kadın hakkında? ‘İşte o kadınlardan biri’ diye mi geçirirdi içinden, yoksa duygularının bir yansıması olduğunu anlar mıydı çabucak? Fazla düşününce öpmeye yanaşmadı Serap, henüz erkendi böyle bir hamle için. Adamın dudaklarını avucuyla yoğurmaya karar verdi. Birine sevgi dolu bir gıcıklık beslemenin uygun bir işaretiydi bu.

Asansöre binip Utku’nun dairesinin bulunduğu kata çıktılar. Birbirlerine olan dürtüsel hevesleri ikisini de kasıp kavruyordu. Taze ilişkilerde ortaya çıkardı böylesi meraklar. Büyür, büyür ve sonunda şehvet ateşine döner, ateş söndürülene kadar yaşananlar tek bir amaca hizmet ederdi: Sevişmek. Erkek sevişmek istiyordu; seviyordu çünkü, daha doğal bir şey olamazdı. Kadın da istiyordu elbette; fakat o kesin bir iş peşindeydi, yoksa öyle rahatça isteyemezdi. Erkek için insani arzularla alakalı olan her şey kadın için mekanik prensipler ve kurnazca hazırlanmış planlardan ibaretti. Bununla itham edileceğini biliyordu Serap, hepsini düşünüp kafa yormuş, etrafına ördüğü duvarın gediklerini ince eleyip sık dokuyarak kapatmıştı.

Anahtar çevrildi; tek şrak ve açıldı kapı. Utku dağınıklık için kusura bakmamasını ve rahat etmesini söyledi. Yalnız yaşamanın, arkadaş git gellerinin ve sevgilide kalmaların bilmişliğiyle Serap üçlü koltuğa çoktan kurulmuştu. Etrafı inceledi. Antreden girince karşıda salon, salonun duvarına montelenmiş upuzun bir kitaplık ve bu kitaplıkta belki yüzlerce kitap, dergi, cd ve plak vardı. Utku’nun okur yazarlığı, yaşam tarzından da anlaşıldığı üzere sağlam bir temele dayanıyordu. Serap’ın aradığı da böyle biriydi: Hassas ayarlarını kavrayabilecek bir centilmen, gıpta edeceği bir mistik ve vakti geldiğinde sığınabileceği sahiplenici bir figür. Elbette fiziksel özelliklerin şekillendirdiği dişil kabulün de Utku ile birlikte olmasında etkisi vardı.

Evi dolaşan ayak seslerini dinledi Serap. Buydu onu cezbeden. Dahil olduğu hayatın adamını seviyordu. Onun baktığına bakmakta, kokladığını koklamakta, düşündüğü, sevdiği, acı çektiği yerlerde nefes almakta bir sıcaklık buluyordu. Sanki tanıyordu onu önceden. Sanki nasıl biri olduğunu ona hatırlatan bir anı vardı aklının köşesinde. Her gün ve gece özlediği birine benziyordu Utku. Neredeyse uzun zamandır birbirlerine aşık olduklarına inanacaktı. Umut için de hissetmişti aynılarını. Yıllardır beraberlermişçesine yakın saymıştı onu kendine. Sonra günün birinde, çok yakın olduğu adam ortada hiçbir sebep yokken tanımadık biri oluvermiş, onun hakkında öğrendiği ne varsa bir anda kaybolmuştu. Biliyordu sebebini Serap. Düşündeki adamdan yaratmıştı Umut’u; ve Umut düşündeki gibi değildiyse soğuk, korkunç bir yabancı demekti. Bir kıyafetin hayalini kurunca, onu giydirecek birini bulmakta zorlanmıyordu insan. Çıplak sahiciliğiyle birini kabul etmek ise Serap’a göre değildi ne yazık.

Utku elinde tepsi iki kadeh şarap ve biraz çerezle çıkageldi. Yalnız tepsi bir hayli tuhaftı. Ansiklopedi kalınlığında bir kitaba kulp takılmış, sayfalar tutkalla yapıştırılmıştı. Serap ilgisini çektiği için “Defterden tepsi mi yaptın sen?” diye sordu.

Utku tepsiyi boşaltıp elinde çevirerek “Bunu mu diyorsun? Bu Kafka’nın çizimlerinin ve hikayelerinin olduğu antoloji gibi bir şey. Hediyeydi, beğenmeyince tepsiye çevirdim.”

Serap iyi bir okur değildi ama Kafka’nın kıymetini bilecek kadar da yakındı edebiyata. Gülerek “Bula bula Kafka’yı mı buldun, inanmıyorum sana!” dedi.

“Kafkayı pek sevmem,” diyerek ukalalık tasladı Utku.

“Sevmez misin! Belki anlamamışsındır. Hem herkes sever onun hikayelerini.”

“İhtimal yok! Hepsini okudum, anladım ve beğenmedim. İşe yarasın diye tepsiye çevirdim kitabı.”

“Neyini beğenmedin merak ettim?”

“Babasıyla derdi olan bir adamın zırvaları işte. Dağ gibi metaforlar ve sinsi anlamlar barındırıyor. Bebeğim amma takıldın sen de.”

“Yine de Kafka o; beğenmezlik edemezsin.”

“Bal gibi de ederim. Herkesin beğendiğini beğenmem mi gerekiyor illa. Bana hitap etmiyor, bu kadar basit.”

Koltuğa yaslanarak bir kahkaha patlattı Serap. Pürüzsüz, ince boynu Utku’nun aklını başından aldı almasına ama ukala kadın şu sözü etmeseydi daha iyi olurdu:

“Ay sen Kafka’yı beğenmeyecek kadar üstün mü görüyorsun kendini!”

“Hayır Serap!” diye çıkıştı Utku. “Ben seni beğenilerimi sorgulayamayacak kadar…Neyse!”

Serap cümleyi kafasında tamamladı. Suratı asıldı. Kalbinde ve ruhunda izah edilemez bir acı belirdi. Önce sorular, sonra kırgınlık ve aşağılanmayla mikroplanmış cevaplar akın etti zihnine. Şarabından bir yudum alıp televizyonda şaibeli bir kusursuzlukla eğlenen insanların hayatlarını düşündü. Kim daha şanslıydı? Tekrar tekrar cevabını vermeliydi bu sorunun!

‘Kim daha şanslı, kim daha mutlu, neşeli ve tasasız? Ben mi onlar mı? Hangisiyim ben; özgürlüğün duruluğuyla insanların arasından yükselen bir Tanrıça mı, daha az bilmenin saflığıyla hayatın tadını çıkartan bir eğlenceperest mi? Neden arası olamıyorum bu ikisinin? Ayaklarımın üzerinde durup anlam aradıkça neden uzaklaşıyorum keyiften, eğlenceden ve yaşamın doğal ritminden, ya da biraz eğlensem neden hemen arayışımı unutup hayatın süsüne kanıyorum.’

Şarabı iki yudumda bitirmişti. Mutfağa gidip bir kadeh de orada içti, bir tane de yanına aldı. O esnada Utku da şarabı bitirmiş, sakinleşen yüzünde ılımlı bir kızarıklık belirmişti. O da düşünüyordu:

‘Güzel ve az bilmiş kadınlardan nefret etmeliyim ama yapamıyorum. Sürekli kafamı bozuyorlar. Sözleri, hareketleri, sıradanlıkları ve alışık olmadığım çılgınlıkları. Şu boş adamlar gibi gülemiyorum bir türlü. Ne zaman içtenleşsem ya bir düşünce ya ezberime takılmış bir söz sıkıştırıyor beni. Dur, diye tenbihliyor, sakın koyverme kendini; unutma, duygu bilgiyi katleder.’

Bakışlarını Serap’ın diri göğüslerine ve öne eğilmesiyle görünen bel boşluğuna çevirmiş, hayalleri ise çoktan duşa girmişti.

‘Şuna bak!’ diye devam etti düşünmeye. ‘Bacaklar, göğüsler ve yusyuvarlak bir kalça! Hiçbir kelam, hiçbir akım, hiçbir inanç karşısında duramaz bunların! Güzel bir kadın, ötesindedir tüm kavramların!’

Serap’ın yanına sokulduğunu canlandırdı gözünde. Elini ensesinde gezdirdi, omzunu usulca öperek ‘Bir bilgeyi aydınlatacak kadar güzelsin!’ dediğini düşledi. Serap boş gözlerle televizyona bakıyor, tuhaflaşan ortam korse gibi sıkıyordu ruhunu. Yine de tereddütünü belli etmiyordu adama, çünkü ufak bir ümidi vardı. Her şeyi düzeltecek bir davranıştı istediği. Sabretmez ve o davranışın getireceği barışıklığı kaçırırsa affedemezdi kendini. Böylece Utku’dan gelecek yatıştırıcı hareketi bekledi durdu. Aklından şunlar geçiyordu:

‘Keşke sarılsa bana. Kollarıyla sımsıkı sarsa vücudumu. Dakikalarca durabilirim öyle. Şu kırgınlık, şu soğukluk kalksın da aramızdan, başka şey istemiyorum. Geçsin saatler, uyuyalım ve her şeyi unutmuş uyanalım, ne olur! Ama sözleri, davranışları…Beni üzeceği o kadar belli ki. Kendini herkesten üstün sanan biriyle nasıl eşit olabilir insan?’

Biri konuşmalıydı. Yoksa önlerindeki haftalar ayrılık acısıyla olmasa da, iyi bir şeyleri mahvetmiş olmanın suçluluğuyla geçecekti.

Ses bir fısıltı gibi okşadı kulağını. Dalgınlıktan kurtuldu Serap.

“Balzac’ın günde kırk bardak kahve içtiğini biliyor muydun?”

Serap “Hayır,” diyerek omuz silkti.

“Peki Proust’un elli kez reddedildiğini?”

“Yoo…”

“Mozart’ın Don Giovanni’yi akşamdan kalmayken bestelediğini?”

“Ne bu sorular böyle, etkilemeye mi çalışıyorsun beni?”

“Evet,” dedi Utku. “Etkilendin mi?”

Serap gülümsedi.

“Hayır tabii ki. Gövde gösterisi yapma bana.”

Utku cevap verecek gibi oldu ama birden ayağa kalkıp üstünü çıkarttı. Şişik pazularını, arzuyla kabarmış göğüs çeperini, kassız fakat düz karnını sergilerken alaylı bir ifadeyle “İşte şimdi gövde gösterisi yapıyorum!” dedi. Koltuğa geri otururken Serap’a biraz daha yaklaşmıştı.

“Hiç acı çekmemiş, kimseyi sevmemiş birine benziyorsun Utku sen!” dedi Serap birden bire.

“Nereden çıkardın bunu?”

“Çok rahat adamsın. Düşünmeden davranabiliyorsun. Acıyı tatmamış inanlar böyledir. Acıdan korkmazlar çünkü nasıl bir şey olduğunu bilmezler.”

“Bu doğru değil,” diyerek onaylamadığını belirtti Utku.

“Doğrusu ne peki?”

“Doğrusu ömrüm boyunca o kadar acı çektim ki, gün geldi bir kadın için çektiğim acıyı beni sevmeyen başka kadınlara aşık olarak gidermeye çalıştım. O acı dayanılmaz hale gelince de eski acıma tutunup diğerini dindirdim. Hayatımdaki insanlar gibi acılarım da yamalana yamalana tanınmaz ve zevksiz bir hal aldı.”

“Çok mu sevdin?”

“Çok.”

“Ne oldu o halde?”

“Herkes bir sebeple gidince, kendimi kimseye teslim etmemeyi ve acıyı göze alacak kadar sevmemeyi öğrendim. Akıllı sevmeyi öğrendim.”

Utku böylesi bir açık sözlülüğün Serap’ı çıldırtacağını bilerek konuşmuştu. İkisi de şaraplarından birer yudum aldılar. Serap’ın zihni iyice bulanmıştı artık. Yalnızlığın, yaşamanın, çalışmanın ve sevmenin olumsuz yükleri onu hem sarhoş etmiş, hem de anlık bir boşvermişliğe itmişti. Utku’nun dobralığına takılmadı, ya da takıldığını belli etmedi. Başını Utku’nun omzuna koyup:

“Beni de öyle sevebilir misin sence?” dedi.

Utku omzundaki kadının küçük bir kız çocuğuna dönüşünü seyretti. Serap bacaklarını kendine çekerek yusyuvarlak bir hal aldı. Bir eli hala kadehi tutuyor, diğeri Utku’nun parmaklarına dolanıyordu.

“Çok yorgunum,” dedi derin bir iç çekerek.

“Uzanmak ister misin?”

“Öyle değil. İçimde kocaman bir boşluk var. Doldurmaya çalıştıkça perişan oluyorum.”

“Çalışma o zaman Serap,” dedi Utku.

“Kolay değil ki.”

“Hiç denedin mi oluruna bırakmayı?”

“Anlamak istemiyorsun!”

“Ama seni istiyorum!”

Serap yüzünü Utku’nun geniş omzuna gömüp sustu. Çok geçmeden “Ben de seni istiyorum ama… hakkımda kötü düşünmeni istemiyorum,” dedi.

“Ne demek şimdi bu?”

“Ne bileyim, evine gelen diğer kadınlar gibi olmak istemem. Daha ilk günden…”

“İlk günden mi! O nası söz Serap, sadece kadın istediğinde mi ahlaklıdır sevişmeler?”

Serap bu soruya cevap veremedi. Açıklama yapmak niyetinde değildi, ikna edilmeyi de dilemiyordu. Başka bir şeye gereksinimi vardı o an. Unutmayı, mutlu edilmeyi, her şeyi en azından bir geceliğine kenara itip, yarın yeniden içine yuvarlanacağı depresif dünyadan bir şekilde kaçmayı istiyordu. Hatta isteme halini çoktan geçmiş, bir mecburiyet olmuştu onun için. Utku’nun kollarına kendini bırakmasa boğulacak, dünyada bir kendisi kalmış gibi sebepsizleşecekti varlığı. Sabah baktığı aynayla yetinemezdi. Umut, Utku ya da başka biri olmalıydı onun aynası. Ona her baktığında güzelliğini görmeli, sorduğunda doğru cevapları almalı, öptüğünde soluğu soluğuna karışmalıydı. Kapının önüne uyduruktan konan iki makosen ayakkabı değil, evde gezen kuvvetli ayak seslerine ihtiyacı vardı.

Utku kurak bir kenti kucaklayan bulutlar gibi sardı bedenini. Serap gözlerini kapattı. Yumuşak bir hayale dalmış, koyvermişti kendini. Utku ise hormonal bir reaksiyonla dirilmiş ve Serap’a kilitlenmişti. Onu bir av olarak görmüyordu, dolayısıyla bu hali bir yırtıcı harisliğiyle açıklanamazdı. Saf arzunun çeşitli işkillerle önlenmesinin ardından imkan bulduğu ilk anda doyuma ulaşma telaşından kaynaklanıyordu coşkusu. Serap manyetik bir sakinleştiriciye yenik düşmüşçesine hareketsiz kaldı. Dudakları Utku’nunkilere bir miktar direndi fakat gerisini getiremeyip karşılık verdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde tatlı, ılık bir titremenin bedenlerine hakim olmasına izin verdiler.

Mutsuz değillerdi; mahcup, küs ve pişman hiç değillerdi. Ama bir şey vardı. Hiçbir erdemin, hiçbir günahın ulaşamayacağı yerlere sızabilen bir sıradanlıkla zehirlenmişti iç akıntıları. Gece olmadan sonlanan bir düşün, bir Pazartesi düşünün, bir Pazartesi düşüşünün yılgınlığı etraflarını sarmıştı. Tavana doğru buharlaşıyordu zaman. Orada yoğuşup geri damlıyor, damla damla birikiyor ve asla eksilmiyordu. İki insanın çaresizlik gösterisiydi adeta. İyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, doğru ve yanlışın sınırları dışında köhne, toy, durağan bir boşlukta vakitsiz, yabancılaşıyorlardı.

Serap bir ara tuvalete gitti. Geri gelmesi yarım saati buldu. Döndüğünde saçları ıslaktı. Utku kestirmişti o süre zarfında. Serap’ın yatağa oturduğunu sezince panik içinde toparlandı. O uyumadan uyuması kabalık olurdu. Yorganın üst tarafında kalmak için özel bir gayret gösteren Serap:

“Gitsem iyi olacak,” dedi rengâreng motiflere bakarken.

“Bu saatte nereye?” diye diretti Utku.

“Saat oniki bile değil Utku. Ve bizim paylaşacak bir şeyimiz kalmadı, sessizlikten başka.”

“Yapma Serap ya! Sabahtan beri sıkıntı arayıp duruyorsun, şimdi de bunu mu buldun!”

Utku konuşuyordu konuşmasına ama sözleri Serap’ın kalmasını istediğinden değil, ayrılığı kibarca garantilemek içindi. Aslında sevebilirdi bu kadını. Güzeldi, cahil sayılmazdı, çağdaş, ilgili, kendi ayakları üzerinde duran bir tipti. Ama olmayınca olmuyordu işte.

“Bir şey bulduğum yok Utku! Yapamayız biz. Sen de farkındasın bunun. O kadar kadın sevmişsin, o kadar kadın girip çıkmış evine, o kadar kitap okumuşsun; yapamayacağımızı biliyorsun.”

“Ne yapabiliriz ?” dedi Utku yataktan bir çırpıda kalkarak. Serap soruyu geçiştirdi:

“Sen neden uyumuyorsun?”

“Nasıl uyuyayım?”

“Düşünmeyi bırakıp kabullenirsen uyursun.”

“Dünya kabullenmek için iyi bir yer değil Serap.”

Serap kotunu ve bluzunu giymeye başladı.

“Sence bundan sonra mutlu olabilir miyiz Utku?”

“Bilmiyorum.”

“Her şeyi biliyorsun bunu da bil!”

“Cevabını kendinin de bilmediği sorular sorup bunlara yanıt beklemek karşındakinin bilgisini ölçmek değil, kendi bilgisizliğini gizlemektir, derler.”

Serap yüzünü ekşitti ve kaçarcasına çıktı oradan. Utku şişenin dibinde kalan şarabı da içip yatağa kıvrıldı. Her tür doyuma ulaşmış bir insanın dinginliğiyle derin bir uykuya daldı.

Soğuk gece, acıtıcı rüzgar, yapayalnız sokaklar ve berbattı yaşamak. Serap bir taksiye atladı, evine gitti. Üç şrak alta, iki şlok üste. Kapı önündeki makosenleri içeri aldı, kapıyı tekrar kilitledi. Kedisinin mırıldanmaları onu ikna etmeye yetmedi, soyunup dökündü, tabletini alıp yatağa bıraktı kendini.

Tek isteği sevilmek ve sevmek olan bir kadının imkansız arayışını ve tükenişini düşündü. Bütün tanışmalar, kazanmalar, yalnız kalışlar; bütün bu koşuşturma onu anlayıp her ayrıntısıyla tanıyacak biri içindi. Not uygulamasını açtı ve aklına estiği biçimde şunları yazdı:

“Serap diye isim mi olur! Bir kadın için ne denli aşağılayıcı. Üzerime yapışan yanlış bir etiket gibi. Kimse beni sevmiyor, sevmeyecek; artık aramaktan da, beklemekten de yoruldum. Ne kadar savaşırsam savaşayım görünmüyorum. Varlığımın bir yalandan ibaret olduğu gün aşırı hatırlatılıyor bana.”

Sırt üstü yattı. Kilidi açamadan kırılan anahtarlar birikmişti ruhunda. Tavana bakarken hayatından geçen insanların benzer tavanlara baktıklarını hayal etti. Bazısına kızdı, bazısını özledi. Bir şeylerin kendiliğinden değişmesi için talihine yakarıyordu ki, onun da yardımıyla uyuyakaldı. Salı günüydü artık.

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.