“Bir pınardım, kan oldum. Yol kenarı han oldum.”

Sen, sabah namazıyla uyanıp kuşluk serinliğinde kur’an okuyan bir çift eldin anne. Sabahları uyanır uyanmaz yanına kurulurdum bahçedeki sofada. “Nasıl olacak bu işler?” derdim. Tebessüm ederdin. “Zamanla…” derdin. Konuştukça dudaklarından fesleğen kokusu yayılırdı sanki. Öyle vakur!

Bu sabah aynı sofada yerdeki fayansları sayarken sordum kendime: Nasıl böyle vakur kalınır? Mümkün müdür görmemek, unutmak? Hem nasıl? Kırk beş yıldır aksak ritmi aksatmamak böyle, nasıl?

Senin yaşın kadar benim görmüşlüğüm vardı anne, okumadığın kadar kitabım, sayamadığın kadar tanıdığım belki de. Ama bende olmayana sahiptin sen; sükûnet. Salt sesini kısmak ya da lâl olmak değildi bu sendeki sükûnet. Verseler koca evreni tek başına saracak bir yürek gibi, öylesine sessiz bir o kadar içten. Bunun anne olmakla, bunun içgüdüyle, bunun hormonal dengeyle bir alakası yoktu. Bu öğrenilmemişti. Bu öğretilemiyordu. Âdem tarlasına yüz tohum gömdüyse yaradan, anca bir fidanda bu meyveyi hasat edebiliyordu. Adını bulamadım. Sıfatını koyamadım. Lügatlarımı karıştırdım; yetmedi havsalam, muallim aklım.

Eteklerini toplayıp mutfağa doğru yürürken izledim seni, anne. Başındaki yazmadan ayağındaki nasıra kadar izledim. Rahminden çıktığım kadını kendi rahmime sokmak istedim. Annemi doğurmak istedim. “Belki, bu sayede ererim sırrına.” dedim. İzledim.

“Anne olunca anlarsın!” diye seslendin mutfaktan. “Anne olursam anlarım.” diye mırıldandım usuldan. “Olamam!” diyemedim.” Olamıyorum!” diyemedim. “İki avucuna sığdırdığın Rab, bana o hakkı vermedi!” diyemedim. “O yüzden gel, sen gir koynuma, seni emzireyim anne!” diyemedim. Hani anne elleri her yaraya şifaydı? Yine limonlu kekik kaynatsan geçer mi? Çocukken, sırf sen sürüyorsun diye iyi gelir sanırdım merhemler. Bu kez hangi otları havanda dövsek de bir çare olsa anne elleri, yine.

Yüreğimde bir taş var benim, anne. Arada zelzele oluyor, kasıklarıma düşüyor. Geceleri hepiniz uyurken gözyaşlarımla temizliyorum tozumu toprağımı. Sen, gece namazına kalkınca duyma diye yastığımı avuçluyorum. Çarşafları değiştirirken hep aynı kitaplar çıkıyor ya yastığımın altından. Ele ayağa çok dolaşıyor diye kızıp” Kim bu kadın?” diyorsun her seferinde. O kadının kim olduğunu uzun uzun yazdım anne. Okumadın. Okumazsın. Zaten okuyanlar da anlamıyor. Sen anlarsın da, okumazsın. Ama bu dediklerimi duysan ” Belki sen anlatamıyorsundur kızım.” dersin. Sen, nereden öğrendin böyle çuvaldızı da iğneyi de ciğerine saplamayı? Tevazu edecek yerlerim çürümüş benim, anne. Yaradan neden yedek parçasını da yaratmamış bazı şeylerin? Ezan okunur iken müziğin sesi kısılır da dememiş mesela. Ama sen, ne vakit bir ezan sesi duysan sehpaya bıraktığın sükûnetinle bağlayıp yazmanı, ufka dalarsın. Neden?

Sen, bende olmayana sahipsin anne; sükûnet. Salt ezan sesi duydun diye lâl ettiğin dilinde değil bu sükûnet, yüreğinde de. Minnetsiz olmayı bana sen öğrettin anne. “Bir bana göbek bağın vardı. Ben de kestim, bir fesleğenin altına gömdün onu. Kimseye göbek bağın olmasın diye!” dedin. O yüzden göbek deliğim fesleğenler yeşertir yılda bir gün. Terim fesleğen kokar benim. Sağ diz kapağımda fesleğeni andıran bir doğum lekesi taşırım. “Gamzelerin, yüreğinde kök salacak çiçeklerin yatağı olsun. Sık sık can sularını ver ki kurumasın!” derdin. Ağlamayı bana sen öğrettin anne. Bilemedin her dokunuşta sel basacağını yüzümü. Olsun!

Kızının rahminden, bir evlat olarak doğar mısın anne? Yarı yaradan sayılmaz mısın sende? Bak cenneti de senin yollarına sermiş avuç açtığın yaradan. Onun kasıklarıma yerleştirmediği sihri sen serpiştirsen lekeli ellerinle.
“Anne olunca anlarsın!” diye seslendin mutfaktan. “Anne, ben anne olamayacağım, o hakkımı kesif bir masada bıraktım!” diye haykıramadım. “Bir gün olursam anlarım.” diye mırıldandım onun yerine. Sonra kalktım, boşalmış yoğurt kaplarımıza diktiğimiz fesleğenleri suladım.

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.