“Hayatımın erkeği” veya “Hayatımın kadını” olgularının anlamlarını bulabilmek için tam otuz üç yılımı verdim. Zaten otuz beş yolun yarısıdır, biliyorsunuz. Bari siz bulabildiniz mi? Nasıl yaptınız? Macellan mısınız siz, nesiniz?

Sanırım o eğitim öğretim yılının ve yeniyettme zamanlarımın tam ortalarındaydık. Şehirdeki memur çocuğu ruh hallerimle, yaz tatillerini köyde geçiren ailenin en küçük torunu hallerimin arasında geçirdiğim kişilik bölünmelerimi yeni yeni tamamlayacakken hasta oldum. Sanırım bir hafta on gün kadar okula gitmedim. Hilmi Amca’nın bakkalına sepet uzatıp aralıksız Yumiyum yedim. Susam Sokağı’nın tekrar bölümlerini bitirdim. Tek çocuk olmanın ve hastalıktan arınma seanslarının nimetlerini sonuna kadar işte böyle değerlendirdim.

Biraz toparlanınca bizim alttaki terzinin oğluna takıldığım da oldu. Alaattin. Akıllı bir çocuktu aslında. Ben de öyleydim. Hasan Varol İlkokulu’nun orada oturuyorduk. Alaattin karateye yazılmıştı. Epeyce kiloluydu. Elinde bir yarım limonla geziyordu devamlı. “Güç veriyor oğlum bu!” diyor ve aralıksız limon yalıyordu. Bu durum midemi bulandırsa da Alaattin’le arkadaşlığımın üzerine limon sıkmak istemiyordum.

Aslında denedim. Forveti de denedim. Ofansif oynamayı falan… Sonra bazı sıkıntılar oldu. Yenildim. O cumartesi günü karşıdaki boş arsada futbol oynuyorduk. Alaattin beş Cino ve yirmi misketini koymuştu ortaya. Bense büyük dayımın Almanya’dan getirdiği Nussknacker çikolatalardan ikisini. İyi orta gol getiriyordu, iki takım da sahaya galibiyet parolasıyla çıkıyordu ve maçı alan tüm bunları kazanıyordu. Bu heyecanla maçın ilk beş dakikasında etrafımda döndüm, pas verecek bir arkadaşımı aradım, Emre’ye gönderdim, hızla geri pas yaptı, ardından gelişine sert bir şut çektim, top füze gibi karşı inşaatın ikinci katına uçtu. Yasin, Emre ve Alaattin “Git getir!” der gibi bana baktılar. Melih yere oturdu. “Hadi!” dedi “Sen attın, sen getir!” Koşturdum. Karanlık inşaata daldım. Henüz tamamlanmamış merdiven boşluğuna birkaç adım attım, durdum. Alaattin’in ablasını gördüm. Hediye’yi yani. Mahallenin serserisi Piç Fatih’e memelerini gösteriyordu. Beni görünce üst katlara doğru kaçtılar. Hediye “Sus, rezil olduk zaten, sus!” diyordu fısıldayarak.

Topu alıp döndüm. Maç sonuna kadar ses etmedim. Benim takım Nussknacker’i kaybetti, önemsemedim. Hayatta bir kutu çikolatadan daha önemli şeyler vardı. Arkadaşımın namusu mesela.

“Alaattin” dedim “Seninle konuşmamız lazım! Bu Piç Ahmet denen şerefsiz var ya, ablanı zorla inşaata götürmüş olabilir.”

“Ne inşaatı lan?” dedi Alaattin “Ablam inşaat işinden anlamaz ki.”

“Memelerini gösteriyordu oğlum adama!” diye bağırdım “Harbi diyorum bak. Ne inşaatı ne işi, memelerini gösteriyordu lan memelerini!”

Göt. Aynı akşam ablasına yetiştirmiş anlattıklarımı. Ertesi gün Hilmi Amca’nın döküntü dükkanının köşesinde Hediye’nin hışmına uğradım. “Sana ne lan it oğlu it!” dediği an bizim merdiven boşluğunda lamba söndü, gözden kayboldum. Alaattin’in sinirli ablası bir daha benimle konuşmadı.

Okula dönüşüm çok daha sancılı oldu. Öğretmen beni Ayhan’ın yanından alıp İlker’in yanına vermişti. Fazlasıyla fırlama ve yapmacık bulduğum İlker’in… Ayhan’la çok daha samimiydik o sıralar. Garip biçimde yanında mutluydum onun. İkimiz de Beşiktaş’ı tutuyor, ilk teneffüslerde kantindeki sucuklu ve ketçaplı o saçma sapan tosttan yiyor ve yenilerde çıkmış hazır ayranlara bayılıyorduk. Mahsun Kırmızıgül dinlemesine bile alışmıştım o sıralar. Hatta babama Ayhan da dinliyor diye kasetini aldırmıştım, evin içinde “Sarışın, esmeri ve de kumralı, benim için en güzeli insan olanı…” diye diye haykırıyordum.

Yıllar sonra -yani tam da geçtiğimiz yıl- bizim oradaki durakta Ayhan’ı gördüm. Doktor olmuş. “Hâlâ Mahsun dinliyor musun?” diye sordum şaka yollu. “Yok, bıraktım.” dedi. “Hahahaha” diye bir kahkaha attı. “Ne demek hahahaha it oğlu it”  dedim kendi kendime “bizi niye alıştırdın lan o zaman?”

Basık ve yer yer yağmurlu bir gündü. Ben yokken sınıfta herkes birbiriyle samimi olmuştu. Veya belki de bana öyle geliyordu. Her şeyden ve herkesten oldukça uzak kalmıştım. O ders başında öğretmenim okul müdürünün hemen arkasından sınıfa girdi. -Zamanında bir SHP milletvekilinin torpiliyle sınıfına yazdırıldığım, kentin en iyi öğretmeni- “Sıralarınızın üzerinde kalem kutunuz ve Güzel Yazı Defteriniz dışında hiç bir şey kalmasın” dedi “Fotoğraflarınız çekilecek!” Bizim kümeye doğru baktım. Hepsi birer birer sıralarının üstünde ne varsa kaldırdılar. Ben de defterim ve kalemlerimi masanın altına koydum. Sessiz bir bekleyişten sonra ortalığı berbat bir koku sardı. Tuhaf ve iğrenç bir osuruk kokusu. İlker’le birbirimize baktık. Bu kümede oturan ve erkek cinsinden olanlar sadece ikimizdik. Burnumu tuttum. Ona uzun uzun baktım. O da elini burnuna götürdü. Küme iki dakika içinde lağım çukuruna dönüşmüştü. “Sen mi yaptın?” diye sordu İlker. Direk onu suçlamamak adına “Hayır” diye cevapladım, ekledim “Belki kızlar yapmıştır.” Birkaç saniye kadar düşündü. “Saçmalama” dedi “Kızlar osurmaz ki!”

Müdür işaret parmağıyla benim sıramı gösterdi. Fotoğrafçı ve yanında eşyalarını taşıyan adama “Şurası mı?” diye sordu. “Evet evet, şurası” diye cevapladı adam. “Tüm öğrencileri aynı sırada çekelim, daha iyi olur.” dedi.

Üstüme doğru yürüdüler. Üç kişiydiler. Sıramın yanına kadar gelip durdular. Kümedekiler de bana doğru baktı. “Önce bunu çekin isterseniz” dedi müdür. Bana doğru bakmadan eliyle beni gösterdi. Açık yeşil ve saçma sapan bir biçimde geniş duran takım elbisesini süzdüm müdürün. Birden durdu. Yüzüme bakıp “Bu koku ne lan, hanginiz yaptı?” dedi. Kızların osurmayacağını biraz önce öğrendiğim ve o zamanlar henüz “Bu diye tabir ettiğin kim pezevenk, ben mi?” demeyi bilmediğim için sükunetimi korudum. İlker önce kızlara baktı, sonra bana… İlker… Irz düşmanı İlker… Önce müdüre sonra bana doğru dönüp “Bu!” der gibi gözlerini burun hizasına doğru oynattı. Kızlara dönüp gülümsedi. Onlar da İlker’e gülümsediler. Hatta sınıfın en güzel kızının göz bebeklerini gördüm. İçeride bir kahkaha tufanı koptu. Sustum. Ben hariç tüm kümenin dişleri parıldadı. Kızların osurup osurmadığını bilemem ama o gün ağzıma sıçtıklarına şüphe yok.

O gün çekilen o fotoğrafım hâlâ babamın evinde duruyor. Dolaplardan birinin en dibinde. Kuponlarla alınmış Meydan Larousse’ların tam arkasında. Övünçle duvara asıldığı günleri de görmüştüm aslında bir zamanlar. Ütülü mavi önlüğümün üstüne annemin özene bezene iliştirdiği ve köşelerinde fosforlu ay yıldızın parıldadığı yakalığımın olduğu o mutsuz fotoğrafım… Yenik adamlar ağlamaz. Çürümekten buna zamanları olmaz çünkü. Yenik adamlar yalnızca surat asarlar.

***

Ertesi yaz Gümüldür sahilinde, elimde duran boş Fruko şişesinin tam dibini güneşe doğru çevirmiş, sıcak öğleden sonra güneşini izliyordum. Suratımda Ege’nin tuzu. Kollarımda birkaç güneş yanığı. Ben mütemadiyen saçma işlerle uğraşırım. Yirmi yıl sonra size duruş, davranış ve algımda bir şeylerin değiştiğini söyleyemem. Düzenli olarak aynı biçimde saçmalıyorum o günlerden beri. Güneşi şişe camından izlemenin hazzı bence paha biçilemez.

Salih Abi diz kapağıma avucunun dışıyla vurup “kalk” diye seslendi “kalk bak yavrular gidiyor…” İşaret parmağıyla kızları gösterdi. Sahildeki dandik bardan aldıkları gazoz şişeleriyle, babamların kiraladığı devremülkün sokağına doğru yürüdüler. Peşlerinden koştuk.

“Oğlum gitti yavrular ya, hızlan biraz!”

Yavrular? Kimin yavrusu? Afalladım. Bu işlere oldum olası kafam basmaz. Afallarım. Zaten anlasam da beceremem. Gidip adımı bile söyleyemem. Aşkımdan ölsem bunu ona belli etmemek adına karşımdaki insanın cinsine cibilliyetine küfür bile edebilirim.

Salih Abi sakallarını sıvazladı.

“Bunları öğren oğlum artık.” dedi “Sen atak yapmazsan o golü atamazsın!” Kirli sakal uçlarını avucunun içine aldı “Öğren bu işleri ya…”

İşler? Hangi işler? Kızlar adımlarını hızlandırdılar. En küçükleri benden ancak birkaç yaş büyüktü. Arada bir dönüp, kıçlarına bağladıkları havluları düzeltme bahanesiyle bize doğru bakıyor, bir gülücük atıyor, pipetleriyle gazozlarını yudumluyor sonra yine yürüyorlardı. Bu terane birkaç dakika daha sürdü. Salih Abi bir an en büyükleriyle kesişti. Sözleşir gibi birbirlerine baktılar. Kızın dişleri parıldadı. Kendimi o kadar çok kaptırmışım ki Salih Abi durduğunda ben yürümeye hâlâ devam ediyordum. Arkamdan “Dursana oğlum, bekle!” dedi. Bekledim. Kızlar yazlığın bahçesine girdiler. Sokak kapısını kapattılar. Avusturya plakalı Mercedes oracıkta parıldadı. Böğrü göbeğine kadar açık, soluk siyah bir atlet giymiş adam kapıya doğru yaklaştı. Bize “Sizin çükünüzü keserim!” der gibi baktı. İnanın bana kesinlikle öyle bir bakışı vardı. Geri geri uzadık. Bizim devremülke doğru usul usul yol aldık. Salih Abi yol üzerinde hâlâ bana saydırıyordu.

“Kızlar böyle şeyleri severler. Acele etmeyeceksin. Çapkınlık buralarda bir yaşam biçimidir. Önce ruhlarını sonra memelerini avuçlayacaksın. Öğren artık oğlum bunları.”

Lunapark hıncahınç doluydu. Gıcırtılar çıkaran o eskimiş oyuncaklara binmiş coşkulu kalabalık, rengarenk ama etrafını bile yeterince aydınlatmayan ampullerin altından geçişiyordu. Kese kağıdında çekirdek yiyenler, o yılların ünlü gazozlarını içenler, biçimsiz bir tüfekle karşılarındaki plastik ördekleri vuranlar falan, hepsi… Herkes oradaydı.

Kalabalığın arasında kızları gördüm. Ses etmedim. Annemin yaptığı biber kızartmasından daha bir çatal alır almaz Salih Abi’nin bir göz işaretiyle bizimkilere “Doydum” deyip kaçarken babamın arkamdan “Gel buraya, eşek sıpası!” diye bağırışı sokağın en ucundan yankılanmıştı. Henüz nefes nefeseydim. Zaten ben bu işleri daha yeni öğrenmeye meyletmiştim. Acele etmeyecektim. Çapkınlık oralarda bir yaşam biçimiydi. Kızların önce ruhlarını okşayacaktım.

Salih Abi omuz başıma güçsüzce bir yumruk attı. “Koş” dedi “Gondol çalışmadan yetişelim.” Kalabalığın arasından sıyrıldık. Salih Abi babasından arakladığı gıcır gıcır beş yüz bin lirayı kotunun cebinden çıkardı. Kasadaki adama doğru uzattı. Kolumdan çekip beni gondolun en gerisine doğru götürdü. Kızların hemen arkasına çöktük.

“Selam kızlar!” dedi, ekledi “Selam Zeynep!”

“Oha! Pezevenge bak.” dedim kendi kendime. Kızın adını bile öğrenmişti. Zeynep upuzun sarı saçlarını beline doğru atıp kahkahayı bastı. “Selam!” dedi.

Ben de şansımı deneyecektim. Bu işler böyle oluyordu demek ki. En küçüklerinin omuz üstüne doğru eğildim. “Selam!” dedim, kızın yeni çıkmış meme uçları karanlıkta parıldadı, ekledim “Sizin için geldik!” Salih Abi karın boşluğuma dirseğini geçirdi. Sustum. Kızlar böyle şeyleri sevmiyordu demek ki. Salih Abi “Sana da selam Irmak!” dedi benimkine doğru.

Sevinçle “Irmak. Adı Irmak’mış lan!” dedim içimden. O yaz dönüşü bizim alttaki terzinin oğlu Alaattin’in tatilde kuran kursuna gitmediğim için ablası gibi bir daha benimle konuşmayacağını henüz bilmiyordum. Gülümsedim. Irmak, ablasınınkilerin renginde bir gelecek vadeden saçlarını beline doğru attı. Bana döndü. Gülümsedi. Gülümsedim.

“Sen şu kollukla yüzen çocuk değil misin?” dedi. Sustum. Gülmeyi kestim. Çok ağlayasım geldi hatta ama ağlamadım. Yenik adamlar ağlamaz. Çürümekten buna zamanları olmaz çünkü. Yenik adamlar yalnızca surat asarlar.

***

Apartmana geçen yıl taşındım. Üst kat komşum Cafer Abi’yle aynen o gün tanıştık. Nadiren de olsa yüz metre ilerideki Migros’a yürür, üç-dört bira alır, geri dönerdi. Bu işin dışındaki tüm zamanlarını kendi balkonunda içerek ve onu öksürük krizine sokan sigaraya ana avrat düz giderek geçirirdi. Zaten bu öksürük seslerinden ötürü evin hangi bölümünde olduğunu anlardık. Balkondan, apartman boşluğundan, tuvalet penceresinden doluşurdu sesi evin içine. Arada kat ettiği mesafeyi de mutlaka bir sandalyeye veya koltuğa dayanarak geçtiği gayet iyi anlaşılıyordu. Evimin tavanından sürekli gıcırtılar geliyordu.

Bir akşam beni rakı içmeye çağırdığı da oldu aslında. Hastalığı artık doruk noktadaydı. Önündeki tabağı düzeltmekte bile zorlanıyor, sigarasından bir fırt alıp durmadan küfrediyordu. Uzun uzun sohbet etmiştik o gece. Yalnızlıktan, onun gibi olmaktan o gece korkmuştum. Kapınızı kimsenin çalmaması berbat bir şeydi.

O geceden günler sonra Facebook’ta paylaştığım ve bir köşesinde “Karınızı ekmeksiz yiyin!” yazan esprili Canan Karatay gönderisinin altına yorum yapmıştı. “Başımızın etini yerken ekmek kullanmıyorlar, demek ki daha lezzetliymiş… ” demişti.

Gıcırtılar, öksürükler ve küfürler bir süre daha sürdü. Apartman boşluğunda onunla hiç karşılaşmadım. Zaten işten geç saatte geliyor, patronum daha lüks bir Mercedes’e binsin diye daha büyük bir özveriyle çalışıyordum. Gecenin bir yarısı koltuk, sandalye, masa gıcırtıları yükselirken Cafer Abi’yi hasta haliyle uyarmak istemiyordum. Sonra o gün kapı çaldı. Zappingi bırakıp televizyonun sesini kıstım. Ekranda Müge Anlı’nın programı kalakaldı. Görüntünün altında büyük puntolarla “Ayrılmak istediği eşi ciğerini geri istiyor.” yazıyordu. Koridora doğru yürüdüm. Kapıyı açtım. Cafer Abi sahanlıkta parıldadı.

“Senin karına ne olmuştu lan?” diye sordu.

“Abi hastaneye kaldırdığımızda beyin ölümü gerçekleşmişti zaten.” dedim “Uzun süre bitkisel hayatta kaldı. Sonra kaybettik.”

Ceketinin cebine attığı mahkeme celbini uzattı. Surat astı.

“Boşanmışsın oğlum, niye yalan söylüyorsun?” dedi, kendi kendine söylenerek üst kat merdivenlerine doğru adımlarını attı, ekledi “Karın ölmemiş.”

Günler sonra balkondan havalanan serçe kuşları sayesinde fark etmiş diğer komşular öldüğünü. Bense cenaze arabasını sabah işe giderken gördüm. Cesedi bulunduğunda masanın üzerine yığılıp kalışının üzerinden tam iki gün geçmişti.

Şimdi artık kimseye hiçbir şey anlatmıyorum. Osuran olursa hâlâ suçu üzerime alıyorum. Zaten yüzmeyi hiçbir zaman öğrenemedim. Kendi kendime öksürüyor, sigaraya küfrediyor, surat asıyorum. Şimdi yalnızlıktan, Cafer abi gibi olmaktan daha çok korkuyorum. Ağlamıyorum.

Çünkü yenik adamlar ağlamaz. Çürümekten buna zamanları olmaz, bilirsiniz.

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Çınaraltı, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Tersakan Sanat, Hırkalı Edebiyat gibi birçok yayın organında yazıp çizdi. Murat Uyurkulak, Ahmet Büke, Haydar Karataş, Cenk Taner gibi isimlerle röportajlar yapıp; Evrensel Gazetesi, Edebiyat Burada, Siyasi Haber gibi çeşitli yayın organlarına röportajlar verdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, Fikret Başkaya, Lokman Kurucu gibi isimlerin de aralarında bulunduğu yüzlerce yazar ve yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı; Erkan Kolçak Köstendil, Taylan Özgür Ölmez, Sermiyan Midyat, Levent Karataş, Mehmet Akbaş gibi isimler için çeşitli tasarım çalışmaları yaptı. 2014 yılında Arif Çıplak tarafından derlenen ve genç öykücülerin öykülerinden oluşan "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından 2018 yılında yayınlandı. Daha sonra yine “Kütürt” isimli kitabıyla birlikte “Soğuk Masal” isimli kitabı Kaos Çocuk Parkı Yayınları tarafından 2018 yılında yayınlandı. Hâlen Kaybolan Defterler isimli Sanat-Edebiyat portalında genel yayın yönetmenliği, Ali Lidar’ın yayın koordinatörlüğünde Eskişehir Anadolu Lisesi öğrencileri tarafından hazırlanan Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmakta. Senaryosunu kendi yazdığı iki kısa film, bir de kısa belgesel çalışması bulunmaktadır. 2020 yılında Gıda-İş Sendikası ve Manos Kitap tarafından beşincisi düzenlenen “Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri”nde “Biraz Ormanda Saklanacağım” başlıklı dosyasıyla öykü dalında birinciliğe değer görüldü.