Bir keresinde yine ben “her acının bir esprisi vardır” demiştim. Zaten aslında bunu hep söylerim. Yeri gelirse yine söylerim. Buruk bir kış şiiri, burulmuş kış öykülerine açılır. Bazı yerlere asla yaz tam olarak gelmeyebilir. Bazı yollar mutlak buzul çağlarına açılır…

İlk kez şehre gelen ve asansöre ayakkabılarını çıkararak binen köylü kadınlarından daha acısını da gördüm sayın okuyucu. Güldüm de aslında çoğunlukla, ne bileyim. Oralarda eksik kalmak, bir çeşit yaşam biçimidir. Bunu siz de bilmelisiniz…

***

Yaklaşık üç saattir yürüyorduk. Buraya ikinci kez geliyordum belki ama, şimdi her şeye yabancı gibiydim. Birkaç metre ötemi bile zar zor görüyordum.

Önce yirmi dört saatten fazla süren bir Doğu Ekspresi yolculuğu, sonra birkaç saatlik yağ ve is kokan eski bir Ford minibüsle, gitgide daha çok kıvrılan yollarda geçen o tuhaf zaman dilimi ve şimdi, dondurucu soğuğun o eşsiz ritmi…

İnsanı öldüren şey pes etmektir. Eğer yürümeyi bırakırsanız, bir daha asla yürüyemezsiniz…

“Normalde bu noktada Ağrı dağı görünür” demişti Metin “Heybetlidir çoğunlukla…”

“Sallıyor…” demiştim o an kendi kendime.

Kar fırtınası başlamıştı. İstanbul’da genellikle böyle olmaz. Yağmaz yani böyle şey.

***

Bir keresinde nenem, yani yerli Ursula K. Le Guin, yine bir gece ay ışığında oturduğumuz o balkonda anlatıyordu çocukluğunu. Bizim köye gelin geldiği zamanları falan filan… Birbirine birkaç metre mesafeyle duran iki katlı evlerin arasında kalan boşluğa biriken kar yığınlarını, bir katın nasıl kar altında kaldığını, alt kattaki ahırdan hayvanları çıkarmak için nasıl tüneller kazdıklarını, kar yığınları arasında donan baba yadigarı Arap atını, hepsini…

İstanbul’da genellikle öyle olmaz… Anlatmaz yani nenesi hiç kimsenin… Ben her kar yağdığında öyle bir kış düşlerim. Kış düşlerim, nenemden yadigar…

Çocukken geçirdiğim birkaç otobüs yolculuğunda Uzunyayla’yı donduran o eşsiz gecelerden bir kaçını hatırlıyorum sadece, hepsi bu… Üç yüz üç mersedes, kendi yüksekliğinde kar yığınlarını soluk far ışıklarıyla yırtarak geçiyordu ve ben muhtemelen otuzlu numaralar içeren koltuğumun cam ayracında, donmuş karanlığı izliyordum…

***

Bazen camın ardından izlemek yetmez sevgili okuyucu… İstanbul’da öyle kar yağmıyor ve kimsenin geçmediği yol kenarlarında bir yerlerde insanların canı acıyor, bilmelisiniz…

Aslında ben karın hiçbir yere öyle yağmadığını düşünürdüm şimdiye dek… Yanılmışım…

***

“Hızlanalım” dedi Metin “Bu tipide çok yol alamayız…”

Yüzüne baktım. Siyahlaşmış burnu, içe çökerek donuklaşmış elmacıkkemikleri, kara bulanmış ve buz tutmuştu. Göz bebekleri de öyle…

“Tamam” dedim “Bi sakin ol…”

***

Bana bir gün, o benim Balat’taki o ünlü evde anlatmıştı. Üniversiteden sonra…

Dedesi yıllar önce Iğdır’dan otobüse binmiş hayatında ilk kez İstanbul’a gelmek için… Metin’in o yıllarda üniversite okuyan amcasının yanına… Bir süre yol almış koltuğunda adam… Uyumuş, uyanmış…

Araba Erzurum’da mola vermek için durunca, inmiş otobüsten. Tuvalet falan işte, bilirsiniz…

Geri binmiş sonra otobüse… Aslında İstanbul otobüsüne değil, aynı firmanın aynı renkte bir başka otobüsüne… Ne muavin fark etmiş, ne bir başkası… Adam kendisi de Erzurum’da yeni yolcular bindi sanmış. Saatler sonra yine Iğdır’da inmiş otobüsten. Bir iki adım yürümüş, bir tanıdığa selam vermiş, kendi kendine söylenmiş: “Allah allah” demiş kendi kendine “İsmal beg burada da mı var?”

Bir şeye sadece fiziken uzak olmanız önemli değildir sayın okuyucu… Çoğunlukla zaten her şey birbirine uzaktır… Yollar, kar taneleri, bulutlar… Ki onlar birleşince doğa olayları gerçekleşir, bilirsiniz…

***

Metin’i birkaç yüz yıldır tanıyorum. Aynı düşleri sevdiğimiz çok olmuştur. Ama asla aynı kavgayı vermedik, bilemeyebilirsiniz…

Bir keresinde, yani üniversite zamanlarında bir gece İzmit sahili’nde kendi kendimize saçma sapan müzik yapıyorduk. Metin, ben bir de Garip… Ben bağlama, Garip ise gitar çalıyordu. Metin türkü söylüyordu. Ama ne güzel söylüyordu… Gençlik işte, ne bileyim… Müzik dediysem, bir teneke gürültüsünden halliceydi durum, hepsi o kadar…

Pijamalarımız kıçımızda, aklımız sıra taşradan İstanbul’un burnunun dibine okumaya gelmiş ama henüz ergenlikten çıkamamış üç adam olarak, ellerimizde biralarla çılgınca bir gece geçirmek için sahile inmiştik. Yolda gelirken bir tekel bayiine uğradım. Bu akşam bendendik.

Kent depremin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Her yer küçük küçük inşaatlar, moloz yığınları ve çatlakları kapatmak için kullanılan harçları karıştıran kamyonlarla doluydu… Gündüz vardiyasında çalışan işçiler, uyumaya hazırlıkla, gece vardiyasındakiler ise servis otobüslerine doluşmakla meşgullerdi… Zaten o vakit orada yaşam buydu. Şimdi nasıldır ben de bilmiyorum…

Sahilin hemen üst tarafında, çok fazla araba ve yayanın geçmediği bir tali yol, hemen sonrasında tel örgüler, sonra tren yolu, sonra yine tel örgüler, sonra ise E5 karayolu uzanıyordu. Sahilden kentin iç kısmına geçmek için ancak ve ancak neredeyse birkaç yüz metre aralıklarla yerleştirilmiş üst geçitler kullanılabiliyordu.

Zıkkımlandığımız şeylerden kalan artıkları yanımızda duran siyah bir poşete doldurup ayaklandık. Birkaç adım attım. Sonra birden durdum. Etrafımızdaki çalılıklara baktım. Karanlıkta tam olarak ne olduğunu seçemiyordum ama burada yalnız değildik. Hemen sonra o siyahlığın arasından sekiz on yaşlarında bir silüet çıkageldi. Tam önümüzde öylece durdu.

“Beni abilerim gönderdi” dedi “Hepiniz birer milyon verecekmişsiniz…”

Sustuk. Tırsmıştık. Dibinde oturduğumuz lambanın aydınlığından çıkınca gözümün karanlığa alışması birkaç dakika sürmüştü. Çalılıkların arasından daha büyük yaşlarda oldukları besbelli beş altı karartı daha çıktı. Hayat dediğiniz böyle bir şey de olabilir sayın okuyucu, gözünüz karanlığa alışınca her şeyin daha çok boka saracağını anlarsınız…

Garip cebinden bozukluklar çıkardı. Bir milyon uzattı. Metin bana dönüp “Para kalmadı bende” dedi “Sen verir misin? Ben sana birkaç güne kadar geri veririm olur mu?”

İçim acıdı lan işte.

“Saçmalama” dedim “Tamam hallederiz…”

Çocuk birden seslendi. Suratındaki yaraları gördüm. On bir on iki yaşlarında tıknaz bir şeydi ama, abilerim dediği gölgeleri düşündüğümüzde, burada hiç şansımız yoktu…

“Olmaz” dedi çocuk “Herkes kendisi verecek…”

Metin sustu. O an çaresizce baktığına eminim.

“O benim arkadaşım” dedim “Onun yerine ben vereceğim…”

Çocuk eksiltili bir gülüş attı.

“Olmaz” dedi “Sen onu minibüs parası yaparsın…”

İyi niyetliydi küçük pezevenk! Ama hiç sırası değildi. Bazen çocukluk, her şeye rağmen düşünceli olmaktır sevgili okuyucu… Yaralamaya cesaret etmek, incitmekten korkmayla birbirine karışır…

Dakikalarca konuştuk Garip’le ben, ikna etmeye çalıştık. Yok. Kabul etmedi. Oysa bizim kaçarımız yoktu evet. Denize atlayıp Gölcük’e kadar yüzemeyeceğimize göre, hemen bir çare bulmalıydık…

Belki yarım saat sonra, E5’in üzerindeki herhangi bir üst geçitte, dalağımız elimizde koşturuyorduk.

“Yürü lan yürü!” diye bağırdı Garip “Gelecekler…”

***

Sonra neredeyse üç yıl, yani okuldan mezun olacağımız zamana dek, o sahile inmedik. Korku böyle bir şeydi işte…

Büyüdükçe yaralanmaya cesaret etmek, incinmekten korkmayla birbirine karışır…

Okulun son bir haftasıydı. “Hadi” dedim “Sahile inelim bu gün…”

İnanın sevgili okuyucu, yıllarca o kentte denizi yakından görmedim. Belki sadece uzak tepelerden geçen, yarım ve uzak otobüslerin camından, hepsi bu…

Sahil ışıklandırılmıştı. Kafeler, oyuncaklar, kalabalıklar ve kağıt helva satıcıları…

“Neye yarar lan?” dedim kendi kendime “Ama” dedim “Zaman her şeyin ilacı, dedikleri doğruymuş demek ki…”

***

Asar köyüne birkaç kilometre kalmıştı. Kar fırtınası etkisini iyiden iyiye hissettiriyordu. Yüzlerimiz buz kesiği, ellerimiz donuk… Metin aksıyordu artık. Eprimiş botları kar yığınlarına batıp çıkıyordu…

“Keşke Garip’de olsaydı değil mi?” dedi “Uzun zaman sonra yine böyle bir anı…”

“Keşke” dedim “Şu sıralar iş bulmaya çalışmakla meşgul kendisi…”

***

Ona borçluyum. Ona belki de hayatımı borçluyum sayın okuyucu… Belki çok zaman deniz kenarına gidemedim ama, içimin hep bir intihar pratiğiyle dolup taştığı o zamanların arasında boğulduğum çok olmuştur. Belki de dönüp dolaşıp hep acı çocuklar ve çocuklukların hikayesini anlatmam tam da bundandır… Nedendir bilmem, iyiyim şimdilerde, beni merak etmeyin…

***

Bir gün, yani aslında tam da okulun son günü, otobüs terminalinde bekliyordum. Elimde koca bir valiz, pılımı pırtımı toplamış, o kentten gidiyordum. Ben zaten hep otobüs hikayeleri de anlatırım. Ama siz pek bilmezsiniz…

Hayatının yarısından çoğunu Anadolu’nun muhtelif sürgünlerinde geçirmiş bir babanın, otobüs ve ucuza tutulmuş evden eve nakliyat kamyonları arasında kalmış öylesi bir tek çocuğu… Ben… Arayıp Türkiye Otobüsçüler Federasyonu’ndan gerekli bilgiyi alabilirsiniz… Telefona çok çok size bağırıp çağıran bir ses çıkar, siz de en azından uzun yollar nelere kadir, bunu öğrenirsiniz…

Bir Iğdır otobüsüne biniyordu Metin. Sırtında yırtık bir çanta vardı. Bağırdı birkaç peron ötedeki otobüsün merdiven ucundan:

“Sen de varınca ara mutlaka!”

“Tamam” diye bağırdım el sallarken. O benim arkadaşımdı.

Sonra dedim ki kendi kendime “Ulan” dedim “Bak” dedim “Arkadaşım var lan işte” dedim “Hayat” dedim sonra “En yakın arkadaşınla seni aldatan bir kadın kadar yavşak değildir belki de” dedim.

***

Ertesi sabah aradı. Ağlıyordu. Bağıra çağıra. Çıldırırcasına.

“Abi indim ben” dedi “Sen ne yaptın?”

“Boş ver şimdi” dedim “Neyin var lan? Ne oldu söylesene!”

“Abi vurucam” dedi “Bacıma tecavüz etmiş yavşak pezevenk…”

“Bekle!” diye bağırdım “Sakın bir delilik yapma!”

“Yok abi” dedi “Vuracağım ne yapayım?”

“Aptal aptal konuşma lan!” dedim “Bekle oraya geliyorum…”

***

Ertesi sabah Iğdır’da indim. Annemi aradım. Otobüsten iner inmez eve gitmek yerine bulduğum ilk Erzurum otobüsüne atlayıp oradan da başka bir döküntüyle buraya kadar gelince, haliyle durum sarpa sarmıştı. Sitemli sitemli ve anlamsız yere “Diplomanı aldın mı bari?” diye sordu. “Yok” dedim “Temmuz’da gidip alacağım…”

Bu yolu o zaman da yürümüştüm. Tek başımaydım. Neyse ki Haziran, buraya çok ılık gelmişti o vakit. Öyle eşsiz bir esinti… İki jandarma arabası göründü uzaktan. Hani şu mavi dört çarpı dörtlerden… Hani şu yeni tip, lüks olanlarından… Devlet buralarda hiçbir masraftan kaçınmazdı sevgili okuyucu. Vatandaşına bütün imkanların en iyisini getirir.

Yanımdan son sürat geçip gittiler… Durdum. Arkalarından baktım. Uçsuz bir step coğrafyasının ortasında, tepe lambalarını yakarak ve tozu dumana katarak kayboldular…

***

Beş parasız bir adamdı Metin. Okumaya gelmiş ama beş parasız. Ben şanslıydım. Adına bakmayın Garip de öyle…

Metin. Öyle bir adamdı ki, öldürsen kimseden bir şey almaz… Yıllarca aç uyuduğuna da eminim… Ben ikinci sınıfta eve çıktım. Adına bakmayın, Garip de öyle… Metin, dört yıl boyunca yurttaydı. Sorunca “Ben iyiyim, ev düzenine alışamam” diyordu. Ne bileyim…

Hiçbir siyasi düşüncesi yoktu. Bildiği bir klasik müziği sanatçısı, sevdiği bir ressam, beğendiği bir fotoğrafçı, okumaktan zevk duyduğu bir yazar… Yoktu işte. Hiçbir şeyi yoktu. Düz bir adamdı Metin… Ama iyi bir adamdı…

Yapamazsınız insanoğlu! Böyle adamlara kıyamazsınız!

***

O gece babasının şah damarını kesmiş Metin. O gece babasını doğramış. Hem de öyle, bir çırpıda…

İki gün önce çıkardılar onu. Olayı bir eski Türk filmine çevirmek istemem ama, dört yıl dokuz aydan Metin’e kalan tek şey, Verem… Dört yıl dokuz ay yattı içeride. Şimdi de mezarında yatacak…

Sonra yürüdük. Yarım saat daha yürüdük.

“Sigaran var mı?” dedi “Köye varınca sigaralarımdan alabilirsin…”

Gülümsedim…

“Saçmalama lan!” dedim “Tamam hallederiz…”

Sonra kendime döndüm. Hiç dua etmeyi bilmem belki ama “Çok hızlı ölüyoruz tanrım!” dedim…

“Neye yarar lan?” dedim sonra kendi kendime “Zaman her şeyin ilacı, dedikleri yalanmış demek ki…”

Bir keresinde yine ben “her acının bir esprisi vardır” demiştim. Zaten aslında bunu hep söylerim. Yeri gelirse yine söylerim. Buruk bir kış şiiri, burulmuş kış öykülerine açılır. Bazı yerlere asla yaz tam olarak gelmeyebilir. Bazı yollar mutlak buzul çağlarına açılır…

Bir şeye sadece fiziken uzak olmanız önemli değildir sayın okuyucu… Çoğunlukla zaten her şey birbirine uzaktır… Yollar, kar taneleri, bulutlar… Ki onlar birleşince doğa olayları gerçekleşir, bilirsiniz…

***

Bir kez öksürdü. Sonra bir kez daha. Yutkundum.

Hayat dediğiniz böyle bir şey de olabilir sayın okuyucu, gözünüz karanlığa alışınca her şeyin daha çok boka saracağını anlarsınız…

“Telefonun çekiyorsa annemi arar mısın?” dedi, göz bebekleri gitgide beyazlaşıyordu,

“Artık eve döneceğim…”

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Vesait, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. 2014 yılında derlenen "Öyküler Sen Varsan Güzel" kitap projesinde yer aldı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı Dergi ve çok sayıda yazar için tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Kitaplığı" kitap serisi altında Peron Kitap tarafından yayınlanmıştır.