Solipsist Lirik Anlatı

I.

Hitap ettiği topluluğun beğenisi karşısında pis pis sırıtan bir kodaman fotoğrafı canlandırın gözünüzde. Burun kılları bıyıklarına düğümlenmiş, dudakları iki yana hinli bir açıyla esnemiş; düşüncelerinde kibirli bir zehir dolanıyor olmalı. Ona biat eden zihinlere mahkum bir figür sanki. Oysa onun da yasları var, kırıkları, bezginlikleri ve kaybettiği savaşlardan kalma derin yaraları. Hayır, acımayın ona; merhametinizi hak etmeyen nüfuzlu bir budala o.

İnsani atıklar fiziksel çevreyi zehrederken, atık insanlar da bazı evrensel değerleri ve bu değerler üzerinden geliştirildiğinde ikiliği ortadan kaldıracak iletişimi zedeliyor. Hoşgörü, vakar, haysiyet ve sadakat gibi minerallerden yoksun böylesi bir insan, felçli bir ruhtan ibarettir. Onun için ne tür sözler edebileceğimize bakalım.

Fikirleri başkaları tarafından desteklenmedikçe kinlenen; bu kinkeşlik içerisinde günden güne değer fukarası olan bir karakteri var. Kendisiyle barışık görünüyor oysa. Bir tartışma esnasında teorileri çürütülmeye görsün; rengi benzi atıyor, reddedilmenin hezeyanıyla insana, doğaya ve eşitliğe hasım kesiliyor. Nasıl bir doymazlık bu; mütekâmil kimlikler arasında suratı karardı, saatli bomba misali geri sayıyor benliği, patlaması yakın. Bakın hele, o da ne! İnfilakı sessiz ve içli bir yakarışa dönüştü. Güzel ve kıymetli olabilecek düşünceleri alelade bir nefretin karanlığıyla gölgelendi.

Sahip olduklarını çoğunluk tarafından kabul gördüğünde değerli sayan insan, doğru hareket etmesi nedeniyle ‘aferin kemiği’ kazanan bir köpekten hallicedir. İkisi de aynı muhtaçlıkla zincirlenmişlerdir başkalarının gözündeki yansımalarına. Bu yansımanın süslü zehri ikisini de huzurlu bir esarete sürükler. Ne mutlu, şaşmaz fikirleri başkaları tarafından onaylandığında gevşemeyen, onaylanmadığında dönüşmeyen bireye. Ne yazık, tasması kalabalıklar tarafından sıkıldıkça alaka gördüğünü sanan pireye.

Basit kelime oyunlarından kaçınmak gerekse de, vurgulayalım: Gerçek bir bireyi de, kalabalıkların gözünde devleşen bir pireyi de konuşlandıkları yaşam usulüne kelepçeleyen verdikleri firelerdir. Şu bizim kodamanı ele alalım. Bazı fikirleri bize yol gösterebilirdi. Ancak birileri temelsiz savurduğu iddiaların üstesinden gelince bunları savunmaktan vazgeçti. Vazgeçti çünkü o kavgasız, şartsız ve sorgusuz bir onayın peşindeydi. Bu onayı tanımlamamız bir zarurettir: O, fikirlerine önem verilmesine değil, şöhretine boyun eğilmesine alışmıştı.

Şimdi söylenmemişi söylemenin ve balyozu akim döngünün derununa indirmenin tam vakti. Bir kodaman, bir çoban, eğitimli-eğitimsiz bir küheylan yahut sıçan olman fark etmez. Kendini diğerlerinden üstün görmek, ‘üstün sanma’ mekanizmasının kulağa fısıldadığı, ben-merkezci bir uydurmadır. Bu uydurmayı yıkmanın yolu bilmek ve bildiğini sindirmekten belki geçer. Belki diyoruz çünkü, henüz hazmedemediğimiz yığınla karşıt duruş varken içimizde, kesin yargılara varmak bizim açımızdan da tutarlı olmaz. Ancak…

Ancak çabaya atfedilen övgü; emekçinin, tespit ettiği yanlışlar dolayısıyla kendini geri çekmesi noktasında yergiye dönüşürse bu, kendine kurban arayan bir grup verimsizin ileri görüşlülüğünün mühim bir misali değil, ortak görüşlülüğün yarattığı kudretle gözü boyananların adalet bilmez hakimliğidir.

II.

Buradan itibaren yola, ne demek istediğimizi anlayanlarla devam edeceğiz. Demek istediğimizi anlamayan pak zihinler de pekala bizi takip edebilir ve demek istediğimizi anlayan bazı yaralı kuyruklar isterlerse apar topar kaçabilirler. Vaktiyle hepimiz aleyhimize işletilen türlü fikri yadsımak ve kontra tezler üretmek yerine bildiğini tek ve değişmez doğru sanmak cüzzamıyla lanetlenip, insanlar arasında mizahlaştık. Şimdi de bu yüzden, bildiğimizi metoduna uygun söylemenin peşinde harcıyoruz mürekkebi, düşünceyi, eş-dost sohbetlerini ve zamanı.

Öyleyse buraya kadar bahsi geçenleri sıralayalım:

  • Bir adam, dedik; kibrinden dolayı yalnızlaşıyor
  • Onay, dedik; toplumsal köpekleşmenin meşru ifadesi olarak
  • Ve insan, dedik; bir başka insanı yapmadıklarıyla yargılama aceleciliğiyle zorbalaşan.

Yönümüzü bulmamız biraz zorlaştı. Karakter tespitlerini güçleştiren ve sosyal yapıyı sadeleştirmekten alıkoyan bir sis perdesi var aklın önünde. Fakat devam etmeliyiz.

Üçüncü maddeden başa doğru gittiğimizde şu sonuç ile karşılaşıyoruz: Yargıç misyonu üstlenmiş seçkinlerin onayı için köpekleşen insan, ödülü verildikçe hareketlerini düzenleyen şöhretli bir ahmağa dönüşecektir. Bu gibi ahmaklara çoğunluk tarafından zerk edilen ağılı öz güven, hakikatin şok edici kelamıyla kırıldığında ortaya bizim kodamanın tavrı gibi bir tavır çıkar. Nedir bu tavır: Her hareketi ve düşüncesi tutumsuzca onanan kişi, örnek kimseler tarafından reddedilen görüşlerini savunacak kabiliyet, enerji ve bilgiden yoksun kalmıştır. Yoksunluk, giderilebilir bir haldir. Giderilemeyecek olan ise yoksunluğu bir mağlubiyet olarak görme acizliği ve kendini onaylayacak çoğunluğun arayışına düşmek; belirttiğimiz gibi sadık, söz dinler ve esrik bir biçimde köpekleşmektir.

Ve açlık kimi zaman, doymamış olmak değildir. Düşüncelerini ifade etme ihsanından faydalanamayan kişi, çoğunluğun icazetini alamamasını kendi yetersizliği olarak görmez. Onun için bu durum, ona karşı duranların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Şu da söylenebilir ki; daha fazlasını isteyen biri için, yetersiz addettiği insanlara muhtaç olmaktan daha aşağılık bir vaziyet söz konusu değildir. Toparlarsak, basit olandan kazanç sağlayan birinden deruni ve sahici olan istenirse, o kişi playback yapacaktır.

Ne yazık ki bu sahte pırıltının hazzına kapılan niceleri, sırf eğlence olsun diye gündemde olana arka çıkıp ondan faydalanacak ve sosyal hiyerarşi bu sayede sağlamlaşacaktır. Çoğunluktan kepçeyle alıp, onlara kaşıkla veren halk yardakçısı zihniyet her nasılsa öncelenecek, bütünden kopmamak isteyen uyumlular tarafından itibar görecek ve döngü gittikçe kısırlaşacaktır. Oysa bilinmelidir ki; bütünü oluşturan parçalar, yoktur. Bütün tek parçadır. Bu nedenle bölünemez, ayrışamaz, parçalanamaz ve dahil olunamaz. Eğer parçalardan oluşsaydı, bir parçasının eksik olma olasılığı onun bütünlüğünü tehdit ediyor olurdu. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz; bütün ancak yok olur ve bütünden parçalar değil, başka bütünler ortaya çıkar. Yani bütünle bir olmaya çalışan bireyin kendisi de aslında bütündür ve bir bütünün kendi bütünlüğünden bihaber vaziyette başka bir bütün (çoğunluk) üzerinden kendini tanımlayıp tamamlamak istemesi, acınasıdır. Dolayısıyla kitleye ayak uyduran birey, çoğunluk tarafından onaylanan figürü kendisi de onayarak tasdiklenmenin peşindedir. Şunu da belirtelim, alışılagelmişin meşrulaştığı bir toplumda ‘yalnız insan’ çekilmez hakikatin ta kendisidir.

III.

Belki bu yazıyı, belki bir başkasını okuyup kendi kendinize mırıldandığınız “İşte, hakikat ve doğruluk üzerine derin bir metin. Tam olarak beni anlatıyor. Bu yüzden doğru ve hakiki insanlar sarmalı etrafımı!” teorisi, doğru ve hakiki insanların hayatınıza girmesiyle çuvallayacaktır. Vereceğim şu örneğin bir bakıma açıklayıcı olacağını umuyorum.

Açık denizde susuz kaldığınızı düşünün. Güneşin altında, bir damlaya hasretsiniz. Diliniz, dudağınız zımpara gibi ve genzinizde dikenli tel yakıcılığı. Beraberinde, susuzluktan ölmenin tüyler ürperten, sancılı sürecini hatırlıyorsunuz. Dileğiniz belli: Su.

O sıra bir mucize gerçekleşiyor ve hava kapıyor. Heybetli, kapkara bulutlar göğü kaplıyor; şimşek üstüne şimşek ve devirici bir boran. Ardından, akla hayale sığmaz bir sağanak başlıyor. Arim Seli mübarek; Sebe halkını süpürdüğü gibi süpürüyor size hükmeden taşkın arzuları. Tatmin olacakken tahrip oluyor, doyum içinde boğuluyorsunuz.

Hakikati istemek de böyledir; hazır olmayan hiçbir benlik gerçeğin sarsıcı tokmağı karşısında metanet gösteremez. Yani kendinize biçtiğiniz kıymete yakışan kimseleri hayatınıza davet ederken, ağırlığınızın ne olduğunu bilseniz iyi edersiniz. Sizin mucize sandığınız belki becerikli bir kalpazan düzeneğidir.

Bu paragrafı içeriğimize bağlarsak; sözünü ettiğimiz kodamanın gerçeği yadsıdığı ve onunla ilk karşılaştığı yerde madara olduğu sonucuna varırız. Haliyle ona el vermeyen bu güruha karşı bir antipati geliştirmiş; entelektüel komplekslerine yenik düşüp onu göndere çeken ‘tıpkılaşmışlar kümesi’ne  ise mikro payeler vererek hepsini suskunluk sarmalının savunucuları haline getirmiştir. Bu durum, arzuladıkları onayı ve adaptasyonu eğlence dünyası içerisinde bulamayan kararsızların, aşağılık duysunu yenmek için caka satıp sanat dünyasında onay aramasına ve magazinsel popülizmi sanat mecrasına taşımalarına sebep olmuştur.

Dostlar! Sanırım yok; bir yer veya kişi, sizi kendinizin ötesinde birine dönüşebileceğinize inandıracak bir teşvik veya destek. Kimisi, bazısı, hatta hepsi bir yerlerde birilerine dönüşüyor. ‘Biri’ olmayı başarmış herkesi sarıp sarmalayan, koruyan, güden, moral veren ‘birileri’ var ve hepsinin kendince yüksek idealleri, daha yüksek karakterleri, koşulları, en ufak yeteneklerini görüp onları dillendiren, hatta zirveye oturtan ‘destekçileri’ var. Bu fasit daire ortasında siz, henüz siz namına bir şey bulamazken içinizde, kime-neye benzemeniz gerektiğini aramaktan ve iyi-kötü yanlarınızı doğrulayacak kişilerin ardınca dilenmekten ötürü keşfedemediğiniz ‘kendi’nizi kaybediyor; birine devşirilme baskısına kimliğinizi kurban ediyorsunuz.

Ateş kes. Derinlerde varlığını sürdüren hakiki ‘siz’in, türlü gerekçeyle yapabileceklerini dışa aktaramayan kimliğinizin ve bin ayrı ip üzerinde bin ayrı öze bölünen yaşam formunuzun yetersizliğini giderecek yeni bir şans, tazeleyici bir iksir, olduğunuz kadarını ve başarabileceklerinizi hatırlatacak bir ihtimal daha, bakıyorum ki yok.

Şimdi zihnimin merkezinde bir şey doğuyor ve o ızdırabın adını koyamıyorum. Yazmak ile ilgili bir şey, fakat pratik bir karşılığı yok. Bir fikrin sultasına girip, esaret endişesinden uzak olan boynumu bukağılıyorum. Henüz ayyuka çıkmamış bir dünyayı döndürdüğüm aklımda üç süreç. Onu düşünmek, onu biçimlendirmek ve onu söylemek üzerine kurulu bir meclisin orta yerinde bronz bir yumruk; parmaklar ise beş ayrı pınar. Zekanın kesiği öyle derin ve esrarengiz ki, parmaklar rengarenk kanıyor. Bir boşluğa bu pınarlar damlayarak doluyor.

Artık söylenecek pek bir şey kalmadı: Damlanın göl olduğu yerde kim isyancıysa bilsin ki; ben oranın Nuh’uyum.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful