Spil Kavmi -I-

Spil Dağı’nın esrarına hükmeden tanrılar şahittir ki, dağa tırmandıkça insanın kalbinde bir sancı belirir, ortalığı ölümün uğursuz kokusu kaplar ve bir çığlık misafirlik eder kulaklara. Evladını yitirmiş bir anne “Hasretimle baş başa bırak beni!” der insafından ümidini kestiği tanrıya. Sitem dolu bir niyazdır bu:

“Tepeye karanlık çöküyor. Kayalıklar arasında uğulduyor rüzgar. Kaderim! Ürpertici bir elemle damgalanmış kaderim!”

Böyle seslenmiştir bir ölümsüze. Tanrı ona acımış, ama acısını dindirmek yerine onu taşa çevirmiştir. O taştan başın gözlerinden akan yaşlar, gümbürtüyle yuvarlanmaktadır hala. Ah şu tanrılar! Merhamet etme konusunda ne cömert, merhameti gösterme konusunda ne anlaşılmazdırlar.

Eninde sonunda, yalnızlığına ortak olacak bir kent kurulmuştur dağın ayak ucuna. Her cinsten insanın yaşadığı bu şehir Spil’e sırtını dayamış yan yana kasabalardan meydana gelmektedir. Her kasabanın içinde onlarca mahalle, her mahallede girip çıkılacak onlarca sokak vardır. Bu sokakların hepsi birbirine benzer, hepsi bir şekilde birbirine bağlanır. Kentin ucundaki bir mahallede misiniz, rota belirlemeden yürümeye başladığınızda ayaklarınız sizi şehrin diğer tarafındaki çıkışa kadar götürür. Bir bakıma, her sokak bir yabancının şehre girmesini istemektedir. Diğer bakımdan her sokak, onu kibarca kovmaktadır.

İşte erbab-ı ahşap Ferruh Bey’in marangozhanesi, Spil Dağı’nın heybetine sığınmış bu acayip sokaklardan birindeydi. Tanrılardan daha anlaşılır bir insandı o. Basit konuşur, basit yaşar, gene de dinleyenleri etkilemeyi başarırdı. Hatta durumu başarı olarak nitelendirmek bile zor. İnsanların onun sözleriyle ikna oluşları kendi çabasından ziyade bahşedilen bir lütufta gizliydi sanki. Onlar üzerinde hakimiyet kurmak istediği söylense buna ilk karşı çıkan yine Ferruh Bey tarafından ikna edilenler olurdu. Hepsi tatlı dilinin içe işleyen tınısı hakkında hemfikirdiler.

Rızkının peşinde koşan bu adamın mizacını kime sorsanız, bozkır insanının temel özelliklerini barındıran bir portre çizerdi: Kuru fakat canlı bir suratın üzerinde renkli ve nemli gözler, kendiliğinden gülümseyen kıvrımlı dudaklar, sessiz ve telaşsız bakışlar. Etrafta Ferruh Bey’in çalışma azmine imrenmeyen bulamazdınız. Herkes işin sırrını öğrenmek ister, o ise tüm bu soruları yanıtsız bırakır ama bir tüyoyu esirgemezdi dostlarından: Sabır ve samimiyet ile çalışmak. Talaşlar içerisinde geçen yılların sonunda ahşabı gözüyle tartmakta, aletleri ölçüsüz kullanmakta ve ağacın kalitesini koklayarak anlamakta ustalaşmıştı. Sunta onun maharetiyle dile gelir, ceviz ağacı önünde hürmetle eğilir, parmak yiyen hızar makinesi zarafetle iş görürdü. Ustalar ustası olmasının yanında iyi de bir yüreği vardı Ferruh Bey’in. İşinin ehli insanlarda gözlemlenen asabi ifadelere onun suratında rastlanmazdı. İster atölyeye uğrayan müşterileri, ister ev ahalisi, isterse camide dostlarıyla konuşuyor olsun, hepsi açık bir gıpta ile bakarlardı ardından. Kahvede –ki hiç uğramazdı- bir haber mi tartışılıyor, masadakiler olaya bir de Ferruh Bey iyimserliğiyle yaklaşır ve tartışma her defasında gösterişsiz bir şekilde sonlanırdı.

Kırık gözlüğüyle okuduğu gazeteden kafasını kaldıran bir ahbabı:

“Ne iyi adam şu Ferruh!” derdi.

İri yarı olan bir diğeri “İyi marangoz, melek gibi de adam!” diye onaylardı.

Spil Dağı’nın eteğine kurulmuş kahvehaneler sokağındaki mekanların sahibi, cebi dolgun kahveci Haldun da onlara arka çıkar ve “Uğramaz etmez, bir çayımızı içmişliği yoktur ama bir işim düşse burun kıvırmadan koşar.Öyle iyi, öyle takdire şayan bir kişi,” deyip kalburüstü cümlelerle Ferruh’un hakkını Ferruh’a verirdi. Böyle lakırtıların edildiği sıradan bir günde kahvehaneden içeri ‘Dertsiz’ girerdi kuşkusuz. Dertsiz, deliydi. Deli sayılırdı. Ya da onu ‘deli’ diye isimlendirmemek için çevredekilerin taktığı süslü bir lakaptı sadece. Aklı başında birinin etrafta plansızca dolanması, istediği yere girip çıkması; özgür ve yarınsız bir hovardalıkla diğerlerinden ayrışması duyulduk şey değildi. E deliye deli de diyemezdiniz oralarda. Mahallede gezmesine izin verilen birinin deli diye çağırılması olacak iş miydi? O yüzden ya ismi ile hitap edilir, ya art niyetsiz anlamına gelen kırılgan bir nam ile yumuşatılırdı vaziyet.

“Bana çay yok mu? Bana çay yok mu, hani bana çay!” diye delicesine söylenirdi Dertsiz.

“Ferruh’tan bana bir çay, bir çay bana Ferruh’tan!” deyiverince, on dört yaşındaki Kemik Mustafa gülerek çay getirirdi ona. Gülerek getirir ama işvereni Haldun görmesin diye arkasını döner dönmez yutardı gülümseyişini. Dertsiz çayı yudumladıkça sanki dertlenir, kesme şekerleri yer de yerdi. Haldun da bu deliye sırf Ferruh’un yüzü suyu hürmetine katlanıyordu zaten. Yoksa kıçına tekmeyi basar, kapıdan içeri sokmazdı divaneyi. Sokakta koşturan veletler mesela; Dertsiz’e dil çıkartıp gülüştüklerinde eğer oradan Ferruh Emmileri geçmekteyse çocukça abartılmış bir saygı duruşunda bulunurlar, köşeyi dönene kadar susarlardı. Kemik Mustafa’nın gülüşünü yutması gibi endişeli bir mecburiyetle yapmazlardı bunu. Oyundu hepsi. Çocuklar için her şey bir oyundu; fakat onlara herhangi bir lakap takmak çevre halkınca gerekli görülmemişti. Dertsiz’in veletlerle de bir derdi yoktu fakat alaylarından ötürü başının eğildiğine sık rastlanırdı. Anneleri evlatlarını onunla dalga geçmemeleri konusunda uyarır,günün birinde ona benzerler diye dayakla korkutup elleşmemelerini tembih ederdi. Kemik Mustafa’nın onu uyarıcak bir annesi, şamarından korkacağı bir babası yoktu. Tüm ailesi kahvehanede tanıştığı, ara sıra bahşiş atan, ara sıra babacan bir tavırla itip kakan, söylenen, emreden, küfreden ve bazen de ona bir şeyler sorup cevabını dinlemeden gırgır geçen adamlardı.

Kahvenin karşı sokağında, suyu Spil Dağı’nın kaynağından gelen bir sebil bulunmaktaydı. Bu hayrat iki günde bir temizlenir, Hayırsever Memduh Efendi isminin kakıldığı levhanın üzeri asla tozlu görünmezdi. Ahali bu durumu Efendi Hazretleri’nin kerametlerinden sayar ve Allah’ın, kulunun isminin kirlenmesine razı gelmemesine yorardı. Bugüne kadar bir kişi olsun sebili kimin temizlediğini görmemişti. Hatta temizleyenin bir ‘kişi’ olduğu bile meçhuldü. Bu meçhuliyet halk arasında garip hikayelerin ortaya çıkmasına neden oluyordu. Esnaf arasında dolaşan bir söylentiye göre; Allah iki günde bir meleklerini Spil Dağı’nın zirvesine indirmekteydi. Bazısı sokak aralarında dolaşıp zorda kalmışlara el verir, yolsuza yol açar, imkansızlara imkan sağlardı. Son zamanlarda bu söylentiye meleklerden birinin sebilin bakımıyla görevlendirdiği iddiası eklenmişti. Hak ve adalet, istikrar ve intizam için sebilin ve Memduh Efendi’nin ismicağızının pür-i pak tutulması elzemdi.

Bu zat-ı muhterem, Ferruh Bey kadar sevilmese de saygı görür, gerek kalabalık cemaatinin yarattığı ticari verimlilik, gerekse uzun sakalı yüzünden fazla eleştirilmezdi. Memduh Efendi bir yerden alış veriş mi yaptı; müritleri orayı dolara boğardı. Nedendir bilinmez, cemaatle içli dışlı olanların çoğu lira yerine doları tercih ediyordu. Vaziyet Spil Dağı kavminin garibine giderken işine gelirdi; bu yüzden pek sorgulamazlardı. Hepsi Allah’ın parasıydı sonuçta. Öyleydi ya, düne kadar ekmeğe sebep olduğu için buğdayı nimetten sayan insanlar, şimdi ekmeği satın aldığı için parayı nimetten sayar olmuştu. Dolayısıyla müritlerin nimete karşı aşırı hassasiyetinde beis aramak yersizdi.

Hal böyle iken, Memduh Efendi Ferruh Bey’den zerre haz etmezdi. Aralarında bilinen bir husumet olmamasına karşın, Efendi Hazretleri’nin dergahın mobilyalarını Ferruh Bey’e yaptırmak istediği, bu sayede onun gibi güler yüzlü birini cemaatine katmayı ve halk arasında itibar tazelemeyi umduğu konuşuluyor, marangoz bu teklifi kabul etmeyince de aralarının bozulduğu söyleniyordu. Herkes kendince bir sebebe inanmaktaydı. İşin aslı neydi bilinmez ama bu hizipleşmeye sebep camide yaşanan bir olay olabilirdi. Kısa süre önce Memduh Efendi ve cami hocaları bir yardım kampanyası düzenlemişlerdi. Aylarca sürecek iane işlemi neticesinde, Kur’an kursu binasının yapılacağı bir arsa satın alınacaktı. Buna göre camide kılınacak nafile namazlardan bir lira, farz namazlarından iki lira ücret talep edilecek; gönlü bol müslümanların ek yardımlarına karşılık ise hepsine muska dağıtılacaktı. Muskalar önemliydi. İçlerinde rical-ül gayb erenlerinin lideri, ilm-i ledün, ilm-i simya ve ilm-i cifr olan Memduh Efendi Hazretleri’nin teriyle ısladığı kağıda yazılmış dualar bulunmaktaydı. Onun mukaddes terini iman tahtalarında taşımak isteyen niceleri bu organizasyona destek olmaya koşsa da, iş beklenildiği gibi ilerlemedi. Ahali huzursuzdu. Herkes açık biçimde neler döndüğünü anlamış ama itiraz etmeye cesaret edememişti. Ferruh Bey ise bu saçmalığa dur demek için önce Memduh Efendi ile konuşmuş, ikna edemeyince hocaların yanına varıp derdini anlatmış, onlar da şeyhin hikmetinden sual olunmayacağını söyleyince ahaliye açıktan açığa seslenmişti. İnsanlar güler yüzlü Ferruh’u dinlemeyip ne yapacaklardı. Adamcağızın ağzı laf yapmasa da üslubu öyle yatıştırıcıydı ki, az ve öz konuşmuş, sonunda herkesin içinden geçirdiğini dile dökmüş ve destek görmüştü.

“Muhteremler!” diye seslenmişti avludaki banklardan birinin üstüne çıkıp. “Yahu din, iman işlerine para karıştırılır mı? Hangi mezhepte, hangi fıkıh kitabında yazar namaz için para ödendiği. Hele bir düşünün, bugün kıldığınız namaz için sizden para isteyen yarın neler istemez. Yine de kendiniz bilirsiniz ya, benden söylemesi.”

Bir onaylama cıvıltısı yükselmişti toplaşanlardan. Bir onaylama cıvıltısı yükselmiş fakat ne yapacaklarını bilmediklerinden sonrası gelmemişti. Birbirlerine bakıp bir şeylerin olmasını bekliyorlardır sanki. Ferruh hallerini anlayınca eve gitmelerini söyledi. Onlar da paşa paşa dağıldılar. Rahatlamış görünüyorlardı ama şeyhe karşı çıkmış olmanın gafil tereddüdü peşlerindeydi.

Hocalar ve Memduh Efendi yaşananlara şahit olmuştu. Sakalını sıvazlarken hocalara “Dur ben şununla bir konuşayım,” deyiverip yerinden fırlamış ve Ferruh’un burnunun dibinde bitivermişti. Marangozun solunda Rüşhan, sağında güreşçi durmaktaydı. Altı tane göz, Memduh Efendi’nin iki gözüne dikkatle bakıyor, söyleyeceklerini bekliyordu. Efendi bir konuşsa, o gözlerin ikisinden hışım, ikisinden bilgelik, ikisinden sevecenlik fışkırıp şeyhi yutacak, cemaatinden yardım gelmeyince herif orada geberip gidecekti. Hazret yumruklarını sıkmış, ruhu köpürdükçe sıfatı kıpkırmızı kesilmiş, ayaklarıyla yeri döve döve hocaların yanına dönmüştü. Halbuki tek dileği, toplanan paralarla Ferruh’un sahibi olduğu arsayı alabileceklerini, hatta ederinin üstünde bir fiyata satarak bu işten karlı çıkabileceğini söyleyip eklemekti:

“Sen de önümüze taş koyma artık.”

Bilgi kirliliği içinde açıkça görülen tek şey vardı. Biri bey, biri efendi olan iki adam yolda karşılaştıklarında marangoz Ferruh elini cebinden çıkartıp kalbine doğru kapatır, suratına arifane bir sevecenlik kondurup şeyhe selam verirdi. Hazret ise oralı olmazdı. Gür sakalı hasetle büzdüğü dudaklarını gizler, şiddetle sıktığı dişlerin gıcırtısı ise çevreden duyulurdu. Ferruh Bey ile her karşılaşmasında terliyordu şeyh. Yüzünün ıslaklığını yeşil fularına siliyor, bacaklarının telaşlı hareketinden şalvarı dalgalanıyordu. Kahvehanedekiler kendilerine bile belli etmeden gülüyorlardı Memduh Efendi’nin bu haline. Koca adam, hadi diyelim bir alıp veremediği olsun karşısındakiyle, en azından herkesin ortasında böyle davranıp kendini küçük düşürür mü, diye düşünüyorlardı. Ama kimse kimseyle paylaşmazdı görüşlerini. Cemaati memleketin dört bir tarafına yayılmış birinin başlarına iş açacağından korkuyor, hiç bulaşmadan, hiç söze karışmadan, uzaktan ve sessizce gülmenin şeyhin otoritesinden kaynaklandığına ihtimal vermiyorlardı. Ferruh ise iyi insandı; ağır başlı ve anlayışlıydı. Ona bir şeyler sorup cevap alınabilirdi.

“Hoca efendi sana biraz kızgın gibi! Aranızda bir husumet mi var, hayırdır?”

Ferruh Bey farklı dudaklardan dökülen bu soruya hep aynı cevabı verirdi:

“Üstadım ne münasebet. Bir marangoz ile bir hoca, aynı dine mensup iki hemşehri, yüz yüze bakan iki insanın arasında ne diye bir husumet olsun. Memduh Hoca’nın derdi başkadır. Yoksa Allah’ın selamını esirgemezdi bizden.”

Bu yanıt etkisini anında gösterir, başlar aşağı sallanır, yüzler gevşer, Ferruh gibi iyi insanların yaşıyor olmasının verdiği güvenle ruhlar şenlenirdi. Olay kahvehanenin önünde yaşandıysa eğer, arkadaşları Ferruh Bey’i bir çay içmeye ikna etmeye çalışır, başaramazlardı.

“İnatçısın Ferruh Efendi!” diye bağırırdı Rüşhan.

Güreşçi de işittirmek için sesini iyice yükseltir:

“Marangoz Ferruh!” derdi işaret parmağını tatlı bir tehditle sallayarak. “Bir gün seni sırtıma atıp şu masalardan birine oturtmazsam bana da adam demesinler e mi!”

Bir kahkaha tufanı başlardı. Neşe masadan masaya sıçrar, neye güldüğünü bilmeyenler gülenlerin sebeplerine ortak olurdu. Eğlenceyi devam ettirmek için komik bir olay, bir hikaye, bir fıkra anlatılırdı.

“Eh be güreşçi, sen çok yaşa!”

Namı güreşçiydi ama güreşle yakından uzaktan alakası olmamıştı bu adamın. Eğer olsaydı iyi bir güreşçi olurdu herhalde. Gücü kuvveti yerindeydi çünkü. Geniş göğüslü, kalın bilekli, koyun budu gibi kolları olan, gözü pek bir adamdı. Emekli olduğundan bu yana kahvehanede zaman geçirip aylaklık yapıyordu.

Aylak insanın lak lakı bitmez, denirdi Spil Dağı taraflarında. Çay içip kağıt oynarlarken memleket meselelerinden ekonomiye, spordan magazine her konunun lakırtısı yapılırdı. Tabii magazinden kasıt konu komşunun hal ve tavırları, haklarında çıkan ileri geri söylentilerdi. Bu sayede muhabbet dönüp dolaşıp her nasılsa Ferruh Bey’de düğümleniyor, erkenden kepenk indirmesine rağmen siparişleri nasıl yetiştirdiğine dair akla yatkın bir açıklama getirilmeye çalışılıyordu. Bu tür bilinmezlikler nasıl da cezbediyordu işsiz güçsüz, koca koca adamları. Bir anda hepsi masa başına üşüşüp kafalarını öne eğiyor, sağa sola kımıldayıp kırpılan gözlerden başka bir canlılığın olmadığı görüşme, fısıltı halinde sürüyordu.

Nasıl yapıyordu Ferruh Bey? Bir oda dolusu eşya siparişi geliyordu şehrin farklı yerlerinden. Yanında genç bir çırağı vardı ama yetmezdi. Sabahları namaz için camiye gider, sonra vakit kaybetmeden atölyeyi açar ve hafif işleri halletmeye koyulurdu. Cila yapar, astar atar, menteşe takıp doğramaları kontrol eder; semt sakinini rahatsız etmeyecek ne varsa saat dokuz olmadan bitirir, akşama kadar ha babam çalışırdı. Güneş şehri sarı bir örtüyle kaplayıp Spil Dağı ardına tüneyince dükkanı kilitler, Kahveci Haldun’un sahibi olduğu bakkalı işleten Sezgin’in ebleh bakışları altında caminin yolunu tutardı. Ama yetmezdi. Ferruh iyi adamdı, çalışkandı, ama yetmezdi. “Sabır ve samimiyet ile çalışmak,” demişti bir keresinde evet, ama yetmezdi. Her işte olduğu gibi bu işin altında da doğa üstü kuvvetler aramak kahvehane müdavimlerinin ihtisas alanıydı. Elbette düşüneceklerdi olup biten hakkında. Bazı yakıştırmalar yapacaklardı kuşkusuz. Memduh Efendi ile aralarında yaşananlar mesela; acaba Ferruh’un gizli bir cemaati vardı da, bu yüzden miydi ikisinin sürtüşmesi? Ya işlerinin rast gitmesi? Belki Ferruh da keramet ehlindendi. Aslına bakılırsa böyle sürekli gülümseyen biri, hatta böyle sürekli gülümseyen bir müslüman, hem merhametli de, imtihan için geldiğimiz dünyada hem de, nasıl olur canım, insanın aklı almıyordu. Kimseye ‘Öte git!’ demişliği yoktu; üstelik herkesin yardımına koşardı. Birinin başı mı sıkıştı, kimin kimiymiş sormazdı. Evet evet, buna şüphe yoktu; kıpırdayan gözlerden bazısı Ferruh’un kendilerine de yardım ettiğini inkar edemezdi. Bir şey istemiş miydi onlardan, bir beklentisi olmuş muydu? Ufacık bir şey canım, öyle elle tutulur bir meblağ olmasının lüzumu yok! Meblağ mı, ne meblağı, para için iyilik mi yapılırmış, Ferruh yapmazdı öyle şey. Belki de yapardı. Ama şahit lazımdı. Var mıydı şahit, yoktu. Öyleyse ne meblağıydı konuştukları, kimin cebinden çıkmıştı? İşler böyle karıştığı vakit gözler yağ gibi aşağı akar, yeşil masa örtüsüne konardı. Her göz diğerinin bir şeyler anlatmasını beklerdi. Dayanamayan şöyle derdi: Bir meblağ söz konusu değil beyler, ama insan meraklanıyor, sen herkesin yardımına koş ve karşılığında bir şey bekleme. İnsanın ya deli ya veli olması gerekirdi böyle davranabilmek için. Sadece insan olmak mı, hoppala, ne demekti şimdi bu Allah aşkına? İnsan nasıl sadece insan olabilirdi? Ferruh mesela, sadece insansa eğer bütün bu işleri nasıl hallediyordu. Madem insan bunları halledebilecek kadar becerikliydi, kendileri neden orada bir işe yaramadan oturuyorlardı. Haksızlıktı elbette bu, saatlerce konuşuyorlar, her şeye bir çözüm üretiyorlardı. Allah aşkına gözlerden biri söylesindi, bugüne kadar çözümünde uzlaşmadıkları bir tartışma olmuş muydu? Yoktu. Yoktu tabi. Gözler, kaşlar aynı fikirdeydi, yoktu. Ama Ferruh? Boş ver Ferruh’u, kimseye zararı yoktu adamın. Kendi halinde yaşayıp gidiyordu. Hem kahveye de uğramazdı, ama neyse, boş vermek en uygunuydu. Ayrıca güreşçi diğer köşede çay içip, Rüşhanla dertleşiyordu. Duymasına duymazdı onları, çünkü konuşmuyorlardı. Ama toplaşmalarından, gözlerinin hareketlerinden yanlış anlayabilir, Ferruh hakkında konuşuyor olduklarını sanabilirdi. Tövbe estağfurullah, onlara yakışır mıydı birinin arkasından konuşmak! Hem de Ferruh gibi birinin ardından. Yok, yok olmazdı öyle şey. Gözler irileşti, kaşlar çatıldı; iftira olurdu bu, ne münasebet canım.

Bu delicesine meraktan haberi yoktu Ferruh Bey’in. On yıllardır marangozdu o; on yıllardır çok çalışıyor, yaptığı işten sıkılmıyor ve itinalı davranıyordu. Dükkanı kapatıp akşam namazına yetişir, avluda iki çift lafa iştirak ya eder ya etmez, sonra kızı Nazlı’ya koşardı. Babasının ‘uğurlu çiçeğim’ diyerek nazladığı kızı büyüyüp evlilik çağına gelmiş, fakat yaşıtlarında gözlenen kaçamaklar onda görülmemişti. Nazlı, babasına sonsuz bir sevgiyle bağlı, annesine her konuda yardımcı, hamarat bir çiçekti. Bu çiçeğin saksısı da doğup büyüdüğü eviydi. Artık dört duvar arasına sığmayan sarmaşıklarla sarmıştı evini. Annesi ile aralarında bir sır olarak konuşulmaya devam eden duruma göre, Ferruh Bey’in uğurlu çiçeği, saksısından her an koparılabilirdi.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful