Süreyya bey ölürken, hırıltı değil ama sabun baloncukları çıkarıyordu ağzından.

Gramafon’da Frehel’in 1939 prodüksüyonlu “La java bleue”sü çalıyor; çaydanlık, ocağın üzerinde buharlar saçarak fokurduyordu. Süreyya bey, bastonunu masanın kenarlarına, eski kırmızı koltukların paslanmaya yüz tutmuş metal ayaklarına vura vura pencerenin önüne kadar geldi.
Tıpkı bir önceki, yada ondan önceki, yada sonsuz önceki günlerde olduğu gibi, pencerenin önündeki kalorifer peteklerinin üzerindeki yırtık ve sarımsı perdeleri kaldırıp, çamurlu camın ardından Eskişehir-Ankara tren yolunun, sislere bulanmış raylarına bakıyorlardı.
Emekli kondüktör Süreyya bey, kendisine bakmak için evlenmeyen, yine kondüktör olan oğlu Rıfat’a, takım elbisesine ve düdüğüne büyük bir gururla bakıyordu. Eşi Lütfiye hanım öldükten hemen sonra, artık gelecek planlarını yine sonsuzluk kavramıyla bir vagon bağlantı demiriyle kenetlemişcesine, bir ritüel gibi garip bir döngü içerisine sürüklediği hayatını, bu küçük ilçenin yine kendinden büyük umutlar taşıyan sarı boyalı garının hemen yanındaki, üç katlı TCDD lojmanlarında tamamlamak istiyordu.
Ve sonsuzluk; Süreyya bey için; üç gün öncesi veya üç gün sonrası kadar büyük bir uzaklığa sahipti. Zira Lütfiye hanımı; dolayısıyla Lütfiye hanım’ın, iki yıl önce kendisini kapı önündeki tren raylarını tamir etmeye çalışırken görüp kalp krizi geçirerek öldüğünü hatırlamıyor; Rıfat’ı ise çoğunlukla Tatvan garında birlikte çalıştıkları bir arkadaşı zannediyordu.
– Tam kırk yıl çalıştım ben, kırk yıl.
Demiryolu işçisi Bekir’in; düz saçlı, yuvarlak yüzlü, hiç ağlamayan, çok soru soran, on bir yaşındaki oğlu, -Adalet Partisi sevdalısı dedesinin gurur duyduğu tek torunu- Süleyman, bu soğuk ve sisli Aralık günü yine yanındaydı. Pencerenin önünde, peteklerin dibinde…
– Süreyya amca, bu trenler neden duman çıkarıyor?
– Gittikleri belli olsun diye oğlum.
– Gittikleri neden belli olsun ki?
– Her giden bir iz bırakır mutlaka.
– Lütfiye teyze de sana bir iz bıraktı mı?
– Bıraktı.
– Ne bıraktı Süreyya amca?
Durdu, hatırlamaya çalıştı, gülümsedi.
– Dumanlarını Süleyman, dumanlarını…
Gülüştüler; pencerenin soğuk rüzgarları içeri çeken aralığından kafalarını çıkarıp, Rıfat’ın bir hareketle yerinden oynattığı koca Doğu Ekspresi şimendiferine gururla baktılar.
– Peki ya, bu trenler, nasıl duman çıkarıyor Süreyya amca?
Yaşam böyleydi, trenler gibi geçiyordu pencerenin önünden. Alacalı ve sesli…
Yaşam böyleydi, gittikleri belli olsun diye dumanlar bırakan, trenler gibi…
Süreyya bey, bir kovanın içine bulaşık deterjanını boşalttı, üzerine masanın üzerinde duran ve birkaç gün öncesinin, yani sonsuzluğun suyunu barındıran sürahiden birkaç bardak kadar su aktardı. Elini sokup köpürttü. Çocukluğunda belki en çok sevdiği şeylerdendi sabun köpüğü üflemek ama, o kadar sonsuz zamanları hatırlayamıyordu işte…
Süleyman, boyası sökük, döküntü merdivenlerden aşağı koşuştururken bağırıyordu:
– Rıfat abi! Rıfat abi! Süreyya amca dumanlar çıkarıyor…

Yazar

Öğretmen. Tasarımcı. Programlamacı. Fotoğraf sanatçısı. Amatör müzisyen. Öykü ve deneme yazarı. Kurgu Kültür, Güney Dergisi, Logos, Otobug, Fraksiyon, TabutMag, Yalnızlar Mektebi, Kaos Çocuk Parkı, Heroinstar, Hırkalı Edebiyat gibi bir çok yerde yazıp çizdi. Roka, Karahindiba Dergi gibi dergilerde tasarım çalışmaları, bir çok yayınevi için kitap dizgisi ve kapak tasarımı yaptı. Halen Kaybolan Defterler'de yazmakta; Çınaraltı ve Vesait dergileri çin tasarım çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamanda "Kütürt" isimli kitabı "Kaos Çocuk Parkı Serisi" adı altında Peron Kitap tarafından yayınlanacaktır.