Tahran’da Hazan, Ankara’da Ayaz…

Yağmur bütün gece durmadı. Yerküre bütün pisliğini kuzey kutbundan aşağı damıtacaktı sanki. Öyle uzun ve öylece yoğun…

Böyle yağmurlardan sonra –ki tüm korku hikayeleri eski bir gök gürültüsü ve nenemin köy evinin balkonunda çürüyen divanının gıcırtılı tahta bacaklarına dayanır- hep düşünürüm. Ya da düşünürdüm. Tanrı, Dünya’nın akşam olduğu için eve çağıran ve gelir gelmez kafasına tasla vurarak yıkayan annesi miydi? Ya da biz, çok mu kirlendik bir yaz sonunda? Belki de öyleydi. Bilemezdiniz…

Uluslararası İmam Humeyni Havalimanı Dış Hatlar Terminali o gece çok yoğundu. İşletmesini devralan şirketin İsrail’le ticari ilişkileri olduğunu düşünen Devrim Muhafızları, uzun yıllar boyunca hayalet bir inşaat olarak beklemiş bu yapının ilk açılış gününde, iniş yapmakta olan ilk yolcu uçağını Mehrabad havalimanına yönlendirmişlerdi. İşletmeci şirketle anlaşmalar feshedildikten sonra ilk kez, tam da bugün resmi olarak uçuş ve inişlere açılabilmişti.

Yerden tavana uzanan sütunlar, tipik İslami ve Farsi motifler, teknolojik dev monitörlerle harmanlanmıştı. Belki beklediğim kadar kötü de değildi ama, burada her şey soluktu. İnsanlar bile… Sanki bütün renklerin üzerine birer paket pudra dökülmüştü ne bileyim… Kimsenin gülümsediğini görmedim. Sadece garip bir telaş ya da nereden gelip nereye gideceğini bilmeyen kervanlardı sanki…

Midemde garip bir ağırlık, şakaklarımda yersiz bir baş ağrısı, karşımdaki dev ekranda uçuşan hiç tanımadığım harfleri izliyordum. Karmaşık yazılar, bir disleksi hastasının zihnine nüfuz eder gibi beyin loblarıma saplanıyordu. Bunun bir Jetlag sendromu mu yoksa onca zamandan arta kalan bir yorgunluk mu olduğunu anlamlandırabilecek gücüm kalmamıştı.

Hayal meyal anımsadığım o eşsiz hatıralardan biri de, ilkokul zamanlarıma dayanır. Bir akşam, okul kapısında, yağmur altında bekleyen babamın ıslak paltosunu hatırlıyorum. Sanırım kente elektriksiz bir gece hakimdi. Sokak lambaları sönmüş, yukarı caddelerden aşağı doğru akan küçük seller kaldırım kenarlarından yol alıp, şehrin dip mahallelerine doğru süzülüyorlardı. Zaten hep öyle olur. Bir şey hep aşağı doğru akar… Sular, kirler, pasaklar, hepsi… Öyle zamanlarda hep kentlerin aşağı mahallelerini düşlerim. Ki o zaman da düşlerdim. Çünkü oralarda yaşayan arkadaşlarım da vardı. Ki en temiz arkadaşlıklar, o zamanlara dayanır, bunu siz de bilirsiniz…

Eve vardığımızda babam bütün yol boyunca hüküm süren sessizliğini bozmuştu. Lavabonun önünde yüzünü yıkayan anneme “Kendine gel artık!” diye bağırdığını hatırlıyorum. Oysa şimdiye dek hiç bağırdığını görmemiştim. Zaten bir daha da görmedim. Sonra apar topar binilen bir otobüs, cama yaslanıp bütün gece ağlayan annem, babamın kucağında bir koridor tarafı, sonrası siyah…

Ertesi gün, dayımı dedemin ayak uçlarına gömdüler. Ağıtlar kulaklarımı sağır ediyordu ve ben sanırım büyüyordum…

Dayımla çok fazla hatıram olmamıştı. Bir başka kentin bir başka dip mahallesinde oturuyordu. Bir keresinde, belki de hayal meyal beni omuzlarına aldığını anımsıyorum. Fantastik bir film gibiydi. Bacaklarım boynundan aşağı sarkıyordu.

Köydeki bahçelerin arasında kalan, sadece belki iki kişinin yürüyebileceği bir koridor düşleyin. Akşam güneşi ağaç dallarından aşıp yüzüme ulaşıyordu. Sanırım dört ya da beş yaşında olmalıydım. Ve sanırım beş ya da altı köpek yavrusu, dayımın bacak aralarında dolanıyor, kendilerince oyunlar oynuyor, koşuşturuyor, bağırışıyor, sonbahar bu dağ yamacına çok erken geliyor, yapraklar hışırdıyor ve bacaklarım dayımın boynunu sarmalayan sargı bezine sürtünüyordu…

Çok geçmeden yani tam da o kış, bıyıkları sararmış bir adamın, dayımı şu çekmeceli ve eski kanepelerden birine, soluk ampulün altında oturtup, boğazındaki yarayı, ki adının çok sonradan “ustura” olduğunu öğrendiğim o şeyle, ki sonradan acının telafisinin imkansızlığını ve tıbbi literatürde anestezi diye bir şeyin var olduğunu fark ettiğim bir çeşit bıçak marifetiyle kestiğini hatırlıyorum… Korktuğumu, sadece korktuğumu hatırlıyorum… Ha evet, Dayımın gırtlağından süzülen kanları da hatırlıyorum… Bir şey hep aşağı doğru akar, bilmeyebilirsiniz…

Büyük dayım Almanya’ya götürdü o ilkbahar… “Orada çaresi bulunur” demişlerdi ve bir daha yara kesmeye gelmeyecekti o adam… Ben ne bileyim, öyle demişlerdi: “Yarasını kesmeye geldi…”

Ve evet, Büyük dayım Almanya’ya götürdü o ilkbahar… “Orada çaresi bulunur” demişlerdi ve bir daha yara kesmeye gelmeyecekti o adam… Olmadı… Beni Alman doktorlarına emanet etmeyiniz… Çünkü belki de dayımı onlar öldürdüler…

Yaklaşık yirmi dakikadır bagaj bölümünde bekliyordum. Beklemek buralarda eski bir adet olmalıydı. Pratik bir vazgeçme biçimiydi belki de dış Dünya’dan, bilemezsiniz… Cebimdeki pasaportumu yokladım. Bordo sırt çantam göründü. Her ihtimale karşı kulpuna asılı duran bagaj etiketini kontrol ettim. Ondan başkası değildi bu evet. Ki zaten, dedim ya, bir pastel tablonun ortasına ressamın sapladığı fırça dibi kadar eğreti duruyordu, duruyordum…

B kapısından dışarı çıktım. Beni hiç beklemediğim bir açıklık karşıladı. Karşımda gecenin karanlığını yırtan uzun uzadıya ışıklandırılmış fıskiyeler, havuzlar… Oysa burada suyun bile olmadığını düşünmedim değil… Gömleğimin sol cebinin çıtçıtlı düğmesini açtım. Camel paketini çekip çıkardım. Kapağını açıp içindeki çakmağı çektim. Bir tanesini dudaklarımın arasına tutuşturup yaktım. Yağmur evet… Hâla yağıyordu… Aralıksız…

Bir keresinde ya da kabul bundan önce sanırım yüz elli defa daha sigarayı bırakmak için sözleşmiştik. Mutlaka bir fırsatını bulup bir orman kuytuluğunda o işi bitirecektim. Şehrin uzak bir köşesine bırakıp geri dönecektim. Olmadı. Şimdi hâlâ bazı bazı aklımdan geçmiyor değil. Gölbaşı’na yakın bir yerde, kendisini gömmeyi planlıyorum…

“Burada restoranlarda sigara içmek serbesttir Kadınların yüzde otuz sekizi, Erkeklerin yüzde ellisi nargile içiyor ve bu rakam her geçen gün artıyor. Biliyorsunuz nargilenin ana vatanı sayılabilir burası… İslam Devrimi’nden sonra yeniden rağbet görmeye başladı ancak son günlerde kadınlar için yasaklanması planlanıyor, en azından halka açık yerlerde…” dedi yanımda beliren karartı “Valizinizi alayım mı?”

Sigara izmaritini çöp tenekesinin kenarında söndürdüm. Göz bebeklerimi büyüttüm. Gülümsedim.

“Türkçe biliyorsunuz…” dedim.

Gülümsedi.

“Siz de öyle…” dedi “Ayrıca çantanızdan bagaj fişiniz sallanıyor ve bir mihmandarınız yoksa taksime buyrun…”

Yağmur sol yanımda tıpırdıyordu. Genellikle çöl ve orta doğu içerikli filmlerde rastlanan türde bir arabaydı bu. Eskimiş yağ kokuyor, tuhaf hırıltılar çıkarıyordu. Sıra sıra dizilmiş benzerlerinin arasından sıyrıldı. Önce havuzların etrafından dolanarak bir başka açıklığa, sonra da tahminen altı şeritli geniş bir çevreyoluna çıktı. Göz göze geldik. Ali. Benim eski arkadaşım. Dikiz aynası karanlığı çatırdattı. Onu o gece tanıdım…

“İş gezisi falan mı?” dedi “Ya da üniversite? Nedense İran modası başladı sizin entellerin arasında… Değil misiniz? Ya da sanatçı mısınız?”

Siz bu satırları okurken benim yedinci kahvemi bölüşüyorsunuz sayın okuyucu, bir Pazar gecesi beni uykusuz bırakan bu öyküyü benden dinliyorsunuz… Ben tam da böyleyim, böyle bir adamım… Bir keresinde yine demiştim, ama okumadınız…  Ben “Kafasına vurulup ekmeği alınan” çocuklardan herhangi biri olmaktan öteye gidememiş saçma sapan bir ruha sahibim. Ve mutlaka inanın bana sayın okuyucu; beni bir araca rahatlıkla bindirip cinayet işletebilir, olmayan malımı mülkümü bir çırpıda üzerinize yaptırabilir, bir şehri bir anda terk ettirebilirsiniz. Ve ben bunu, büyük bir dinginlikle karşılarım, size alınmam…

“Burada ne arıyorsun öyleyse birader?” dedi “Nereye gideceksin?”

“Bilmiyorum” dedim “Henüz orasını düşünmedim…”

“Yağmur yağıyor…” dedi “Burada çoğunlukla olmaz, ama bu gün yağıyor… Hem de delirmiş gibi…”

Uzakta kubbeler, ışıltısız evler göründü. Büyük bir Anadolu kasabasından geçiyormuş gibi hissettim kendimi. Mesela Keskin. Kırıkkale ilinin bir ilçesidir. Üniversite hayatımın otobüs yolculuklarında, mutlaka gecenin en biçimsiz saatinde koltuğumda doğrulur, ışıltısız pencerelerini izlerdim.

Gündüz kente çalışmaya gelen milyonlarca insan kentlerine dönmüş, kalanlar ise kapılarını sımsıkı kapatmışlardı. Otomobil geniş bir caddeye çıkınca, yanımızdan çöp toplamak için kullandıkları el arabalarını süren sekiz on adam geçti. Sırılsıklam olmuşlardı. O an bir şimşek çaktı. Tahran’ı çevreleyen Demavent dağı parıldadı. Yüz metre ötemizde bir sokak lambası cızırtılar çıkararak patladı. Ürperdim. Sanırım bir divan altı bulmam gerekiyordu. Çocukluktan kalan bir anı bu… Artık bilmelisiniz…

“Tahran Üniversitesi’ne geldim.” Dedim “Yarın İşletme bölümünde bir Profesörle görüşeceğim. Şehri bilmiyorum. Ucuz bir otel arıyorum…”

“Tahran Üniversitesi…” dedi “Üniversitenin kuruluşu Jondi-Shapour tarafından ilk defa isimlendirildiği 530’lu yıllara kadar gider. 1849’da Mirza Tagikhan Amir Kabir başbakanlığı altındaki İran hükümeti, İran’ı‎n ilk modern okulu olan Dar-ol-Funoon veya Politeknik okulunu kurmuş‏tur. Bu okulda öِzellikle Avusturyalı ve Frans‎ız yabancı‎ akademisyenler tarafı‎ndan eğitim verilen t‎ıp ve teknoloji gibi modern bilimler yer alır…”

“Ansiklopedi gibisin” dedim, gülümsedim “Ama bana anlatmana gerek yok…”

“Aslında…” dedi birkaç saniye bekledi “Seni götürebileceğim bir yer var, gidelim…”

Dikiz aynasından henüz kurumamış şakakları, göz bebeklerinin etrafını saran yorgun beyazlık, sakallarının seyrekliğinde kaybolmuş soluk cildi rahatlıkla seçilebiliyordu. Ali… Ali Yurtseven… Siz ona kısaca “Sivas’lı Ali” deyin, ki Tahran’da yaşayan on iki milyon insanın arasından kime sorsanız size gösterir… Ona “Herkül” dediklerini duymuştum ertesi gün, motelin karşısındaki ekmek fırınında… Bunun nedenini çok sonradan anladım…

İnsanların yaraları çoğunlukla yüzlerindedir. Çünkü diğerlerini göremezsiniz… İnsanların yaraları genellikle yüzlerindedir, çünkü bakışmak başlı başına bir öldürme biçimidir…

Motelin önünde durduk. Yağmur durmamıştı. Otomobilin tavanındaki tıpırtıların arasından seçmiştim motelin adını. Belli belirsiz parıldayan tabelanın zahirini okudum. Heydar. Toopkhaneh Sokağı’nın –ki ona Tophane Sokağı da denir- yakınlarında bir kuytuluktu burası.

Ali bagajı açtı. Çantamı aldı. “Yürüyelim” dedi. Yürüdük.

Toz kokusu. Ne çok yer ve ne çok zamandan sonra dönüp dolaşıp geçtiğim sokakları anımsatır bana bu. Bir keresinde büyük dedemden kalma toprak evin duvarına asılı bir çanta bulmuştum. Ki zaten içeride ondan başka bir şey de kalmamıştı. İndirdim. Yere boşalttım. Toz kokusu. Bir de Osmanlıca –ki sonradan tapu evrakları olduğunu öğrendiğim- kağıtlar döküldü yere… Oysa dedemi köyün girişindeki mezarlığın yol ve çeşme manzaralı bir köşesine gömdüler… Yanında nenem… Öte ucuna kardeşim…

Bir resepsiyon yoktu. Köşede bir masa, duvarları siyahlaşmış ve çatlamış bir köşede havaya asılmış ekranında bir hayli eski bir İran filmi dönen siyah beyaz bir televizyon, diğer köşede sallanan bir sandalyede uyuklayan garip kıyafetleri olan bir adam, yanındaki üçlü koltukta suratları kir içinde kalmış iki çocukla oturan çarşaflı bir kadın, sırtı bana dönük koltukta oturan ve fars alfabesiyle yazılmış koca koca karakterleri bulunan bir gazete okuyan zifiri siyah sakalları bulunan bir adam… Hepsi bu.

Ali farsça bir şeyler söyledi, hole açılan onlarca kapının birinden kafasını çıkaran gözlüklü, beyaz saçlı ve göbekli bir adam başını salladı, cevapladı. Kafamı havaya kaldırdım. Beyoğlu’nda bir hanı andıran herhangi bir binaydı burası. Balkonlar. Balkonlara açılan kapılar. Böyleydi. Hatta anımsadım. Burası Suriye Pasajı’na benziyordu. Ya da öyle bir şeydi işte ne bileyim… Ben İstanbul’u bilmiyorum, fakat Ankara Sakarya caddesinde kime sorsanız beni gösterirler…

En üst kata çıktık. Burası bütün motele hakimdi. Altı katlı binanın neredeyse bütün ayrıntıları görünüyordu. Elinde bastonuyla Hac kıyafetine benzer bir şeyler giymiş bir adam geçti sonra oradan, sanırım üçüncü kattı. Bir başka çarşaflı kadın süzüldü sonra.

“Bu bir fahişe” dedi Ali “Burada böyledir…”

Öylece baktım. Gözlerimden uyku akıyordu ama, dinliyordum. Devam etti.

“Fatma. Mayında bacaklarını kaybetmiş bir oğlu, küçük bir kızı var, burada gizliyoruz… Biliyorsun, burada İffet denilen şey Astronomi ve Uzay bilimlerinden daha önce gelir…”

Anlamsız bir bakış attım. Yeni bir sigara yaktım. O da yaktı. Ali.

“Çok içiyorsun…” dedim “Hem beni buraya getirdin ama, durağa geri dönmeyecek misin?”

“Hayır” dedi “Zaten son seferimdi, Rahim gelip arabayı alacak, onu bekleyeceğim, istersen sen odaya geç, dinlen birader, yarın sabah araba geri dönünce seni Üniversite’ye götürürüm…”

Yalan söyledim. Göz kapaklarımı havada tutmaya çalıştım.

“Yok dedim, daha uykum gelmedi, yağmurlu bir Tahran gecesinin tadını çıkaralım…”

“Çıkar” dedi “Çoğunlukla burada olmaz, böyle yağmaz, senede bir ya da birkaç kez olur anca, o da sana rast geldi…” Biraz bekledi devam etti: “Ha” dedi “Sigaraya gelince, içime çekmiyorum” dedi “Dudak tiryakisiyim…”

Sonra oradan bir kedi geçti. Tipik bir İran kedisi… Böyle kaslıca.

“Buraya neden geldin?” dedim. Zaten bütün saçma sapan anılarımda yer etmiş, düz mantık tek sorudur bu, yineledim: “Buraya neden geldin?”

“Atların kurnalara oluk oluk kan kustuğunu gördüm…” dedi “Böyle kırmızı, sadece kırmızı…”

“Sivas’ta mı yaşıyordun?”

“Hayır” dedi “Önce İmranlı’da… 92’de ayrıldım köyden… Erzincan Depremi’nde…”

Rıza’yı henüz tanımamıştım o gün. Ama bir fay hattı değilse ne bu? Rıza kim mi? Onu bir başka hikayede anlatmıştım. “Van Gölü Ekspresi’nde Son Bahar” demiştim adına… Nenesinin intikamını Lokomotif’ten almak isteyen, bir başka kadim dostum… Hayat, bir çeşit deprem biçimidir. Bunu ben de sonradan öğrendim…

Bir keresinde, sanırım on yıl kadar önce, sömestr tatili için memlekete gitmiştim. Büyük dayım’ın evinde kalmıştık. Ben, annem, babam, dayım ve ortanca teyzem… Sobalı odada uyumuştum. Dayımın uyuduğu kanepenin tam karşısında… Sonra gece, saçma sapan bir saatte uyandım. Aklımdan öylece geçirdim. Sokak lambaları, perdenin aralığından sızıp, soba borularına çarpıyordu. “Deprem olacak” dedim kendi kendime… “Şimdi sallanacak…”

Sonra rüya sandım. “Rüya görüyorum” dedim. Sonra bir bağırtı… Yer yırtıldı gibi… Bütün geceyi boş bir arsanın ortasında geçirdik. Hava soğuktu, ama ölüm kadar değil…

O günden sonra -ki o günler devletin gözünde rüştümü ispatladığım dönemlere dayanır- hep depremi önceden hissederim diye düşündüm. Her seferinde inatla. Size demiştim sevgili okuyucu… Hayat, bir çeşit deprem biçimidir. Bunu ben de sonradan öğrendim…

“Bir gece gözümü Kurtalan Ekspresi’nde açtım…” dedi “İstanbul’a attım kendimi. Ne olacaktı ki? İnsan küçük kentlerde kendini daha çaresiz hisseder… Gittim. Sultanbeyli’de kaldım Sekiz yıl… Soframda soğan bulursam kâr belledim… Hiç öyle zengin olayım demedim… Ama sevdim be birader…”

Bütün terk edilmiş manyakları kendime çekerim, bilmelisiniz… Açıp bunu Eros’a da sorabilirsiniz.

Üniversite’deki ev arkadaşım Ahmet, hayatında ilk kez sevgili edinince, bir Perşembe günü, gidip iki şişe, en afilisinden şarap almıştı. Getirip odamın kapısında göstermişti. “Bu gece uykum var ama, haftasonu bunu kutlayacağız!” diyerek… Ertesi gün okuldan döndüm. Evde buram buram şarap kokusu… Hatta benim ev içinde sigara içmeme kızan adamın odasından eve yayılan, leş gibi küllük kokusu…

Odaya daldım. Sızmış. İki şişe şarabı içmiş… Teypte bangır bangır çalan ve yankılanan o eşsiz Malatya türküsü: “Ölüm olsaydı ayrılık olmasaydı Arguvan’lım…”

Ahmet o gün bilincini yitirdi. Her pazartesi düzenli olarak Malboro aldı. Bu terk edilişi her hafta törenlerle kutladı…

Her Salı, kalan sigaraları ben içtim, sonrası Mezuniyet töreni…

Ali’ye dönüp Gülümsedim:

“Eşsiz bir intihar biçimidir aslında kadın eli tutmak” dedim, gülümsedi.

“Acı çekmiyorum…” dedi “Dert tiryakisiyim…”

Ali cüsseli bir adamdı. Kadim dostum… Sivas’lı… Böyle iri yarı. Vur desen öldürür. O derece. Boşuna Herkül dememişlerdi ona… Bir keresinde iddiaya girmiş. Taksinin birini havaya kaldırmış iki eliyle… Bunu Uluslararası İmam Humeyni Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nin dış kapısında duran Taksicilere de teyit ettirebilirsiniz… Taksinin altında bir çocuğun atkısı kalınca, sen tut, kaldır tonluk demir yığınını… Manyağın tekidir, bilemezsiniz…

“Bir ara çok içiyordum…” dedi “Hâla da içerim. Tabii burada gizli… Zaten aslında en güzeli budur…” dedi “Öyle açık açık içmeyi sevmem, ne lan bu? Neyi ispatlıyoruz…”

Dişlerimi gösterdim.

“Her neyse…” dedi “Velhasılkelam, kız fabrikada çalışıyordu. Bir gecekondu ayarlamıştım. Kafaya koydum. Evlenecem. Ana baba öldü zaten… Babamın cenazesini Sivas’a yollarken, Yozgat’ta kalp krizi geçirdi Annem, otobüsle hastaneye götürdük ama, firmanın bir sonraki seferiyle onu da yolladılar… Otobüsler için tabut bagajı yapıyor lan Alman’lar…”

Gecenin gülünecek bir yanı kalmamıştı. Yarasına dokunulan hayvanlar gibi, donduran bir çöl soğuğu gibi, ağıtlarla yırtılan bir uçsuzluk gibi…

“Kendim de uyandım bir gün…” dedi. “Tabutun içinde…”

“Nasıl oldu o iş?” dedim “Anlayamadım…”

“Benimkini bir gün iş çıkışı gördüm… Yağmur yağıyordu ama deli gibi… O tekstilci herifin arabasında, kollarının arasında… Balat sahiline yağmur yağıyordu ama biliyorsun, ben karşının taksisiydim…”

Bu döküntü motel üstüme çökecek gibiydi. Yok hayır, bu kez deprem olacak diye düşünmedim. Bu yıkıntıları nasıl toplayacağımı düşündüm…

“O gece valizimi topladım, kaçtım… Herkes buradan kaçar. Ben buraya geldim. Bizim köylü bir adam var, o getirdi buraya… Her şeye uzak. Böyle daha iyi…”

Terk edilmenin damakta bıraktığı tad eşsizdir. Bunu ben de çok sonradan öğrendim.

“Kendim de uyandım bir gün…” dedi. “Bir tabutun içinde… Sonrası hiç…”

Bir keresinde, bizim karşı komşunun kocasını, köy yerinde geçirdiği bir kalp krizi sonrası, öldü diye gömdüler. Tam mezar başına saçma sapan bir tahta dikeceklerken toprak kıpırdamış. Kaçışmış oradan herkes. Öyledir sevgili okuyucu. Öldüysen ölmesini bileceksin!

Adama otopsi yapıldı. Oksijensizlikten ölmüş…

“Bıraksak üç günde kepçeyle yıkacaklardı…” dedi “İşte bak, buraya geldim…”

“İyi etmişsin valla…” dedim “Ne yapacaktın başka?”

İran’lı Fahişe tekerlekli sandalyedeki oğlunu iterek arkamızdan geçti. Çatıda hâlâ yağmur tıpırtıları… Küçük dayımı anımsadım…

Çok geçmeden yani tam da o kış, bıyıkları sararmış bir adamın, dayımı şu çekmeceli ve eski kanepelerden birine, soluk ampulün altında oturtup, boğazındaki yarayı, ki adının çok sonradan ustura olduğunu öğrendiğim o şeyle, ki sonradan acının telafisinin imkansızlığını ve tıbbi literatürde anestezi diye bir şeyin var olduğunu fark ettiğim bir çeşit bıçak marifetiyle kestiğini hatırladım yine… Korktuğumu, sadece korktuğumu hatırladım… Ha evet, Dayımın gırtlağından süzülen kanları da… Bir şey hep aşağı doğru akar, artık bilmelisiniz…

O gece Ali’nin yarasına dokundum, belki de kestim, bilmiyorum… Kimsenin telefonunda duvar kağıdı olamadan ölüp gitmek istiyordu bu herif ve ben saçma sapan sorularımla her şeyi yeniden kanatıyordum…

İçeri geçtik. Sararmış duvarda yırtık bir Ferdi Tayfur posteri vardı. Pencereden karanlık sokak aralarına, fakir caddelere öylece baktı. Sigaradan bir yudum daha çekti. Bir krepeskül gibi kendinden emin, döndü:

“Söylesene be” dedi “Birine gitmek bu kadar mı yakışmaz be birader?”

Ertesi gece Tahran-Ankara uçuşu için bekleyen Boeing 777-300ER, 22A çıkışının önünde kapısına yanaşan körüğün kendisine kenetlenmesini bekliyordu. Camdan süzülen yağmur taneleri birer birer parıldıyor, Türkçe bir anonsun ardından, valiz tekerleri gıcırdıyordu.

Elimde Ali’nin tespihi. Hüzünle mırıldandım.

“Açılın kapılar…” dedim kendi kendime “Şah’a gidelim…”

Yağmur bütün gece durmadı. Yerküre bütün pisliğini kuzey kutbundan aşağı damıtacaktı sanki. Öyle uzun ve öylece yoğun…

Böyle yağmurlardan sonra –ki tüm korku hikayeleri eski bir gök gürültüsü ve nenemin köy evinin balkonunda çürüyen divanının tahta bacaklarına dayanır- hep düşünürüm. Ya da düşünürdüm. Tanrı, Dünya’nın akşam olduğu için eve çağıran ve gelir gelmez kafasına tasla vurarak yıkayan annesi miydi? Ya da biz, çok mu kirlendik bir yaz sonunda? Belki de öyleydi. Bilemezdiniz…

Esenboğa Havalimanı Dış Hatlar Terminali o gece çok yoğundu. Midemde garip bir ağırlık, şakaklarımda yersiz bir baş ağrısı, karşımdaki dev ekranda uçuşan o tanıdık harfleri izliyordum. Karmaşık yazılar, bir disleksi hastasının zihnine nüfuz eder gibi beyin loblarıma saplanıyordu. Bunun bir Jetlag sendromu mu yoksa onca zamandan arta kalan bir yorgunluk mu olduğunu anlamlandırabilecek gücüm kalmamıştı.

Bir el omzuma dokundu. Bir kadın eli. Narin. Döndüm. O. Gözlerini tanıdım.

“Nasılsın?” dedi. “Nereden böyle?”

“Hiç…” dedim “Tahran’dan geliyorum, bir işim vardı da…”

Yutkundum. Saçma sapan bekledim.

“Sen?” dedim “Sen ne yapıyorsun burada?”

Yaklaşık yirmi dakikadır bagaj bölümünde bekliyordum. Beklemek burada da eski bir adet olmalıydı. Pratik bir vazgeçme biçimiydi belki de Dünya’dan, bilemezdiniz… Cebimdeki pasaportumu yokladım. Bordo sırt çantam göründü. Her ihtimale karşı kulpuna asılı duran bagaj etiketini kontrol ettim. Ondan başkası değildi bu evet. Ki zaten, dedim ya, bir pastel tablonun ortasına ressamın sapladığı fırça dibi kadar eğreti duruyordu, duruyordum…

“Hiç…” dedi “Bu cumartesi düğünüm var, Sheraton’da, gelmek istersen eğer…”

Saçma sapan gülümsedim. Böyle zamanlarda zaten hep saçma sapan gülümserim.

“Ben…” dedim, sonra ağzımda bir şeyler geveledim, saçmalayınca hatırlamam, bu kalıtsal bir hastalık…

B kapısından dışarı çıktık. Beni tanıdık bir açıklık karşıladı. Ankara bozkırı… Karşımda gecenin karanlığını yırtan uzun uzadıya ışıklandırılmış otomobiller, otobüsler… Oysa burada suyun bile olmadığını düşünmedim değil… Gömleğimin sol cebinin çıtçıtlı düğmesini açtım. Camel paketini çekip çıkardım. Kapağını açıp içindeki çakmağı çektim. O’na da uzattım.  Bir tanesini dudaklarımın arasına tutuşturup yaktım. Yağmur evet… Hâla yağıyordu… Aralıksız…

“Sonra seni arayacaktım…” dedi “Yani ne desem bilemedim…”

Gülümsemeye devam ettim. Sanırım deliriyordum.

“Boşver…” dedim “Zaten senin için de iyi olmuş baksana…”

“Mutlu musun?” dedi, hüzünle gülümsedim.

“İyi ya…” dedim “Her şey yolunda işte, yüksek lisans falan, bedelliyi bekliyorum, o da bir çıksın var ya…”

Yo hayır, böyle zamanlarda çok güzel saçmalarım. Sivas’lı Ali’nin kulakları çınlasın. Gecenin gülünecek bir yanı kalmamıştı. Yarasına dokunulan hayvanlar gibi, donduran bir çöl soğuğu gibi, ağıtlarla yırtılan bir uçsuzluk gibi…

“Hâla sevmiyorsun beni değil mi?” dedi “Kalbin acıyor mu?”

Kaltak! Bir de içimde kör bıçak çevirecek! Sustum. Sigara izmaritini çöp tenekesinin kenarında söndürdüm. Göz bebeklerimi büyüttüm. Gülümsedim.

“Hâla Dışkapı’da mı oturuyorsun?” dedi “Hani şu pazarın orada?”

Sanırım en az yarım dakika kadar bekledim. Düşündüm. O geceden sonra ne zaman terk edilişlerimi anımsasam, içime bir gitme telaşı dolar. Ali… Ali Yurtseven… Siz ona kısaca “Sivas’lı Ali” deyin, ki Tahran’da yaşayan on iki milyon insanın arasından kime sorsanız size gösterir… Ona “Herkül” dediklerini de zaten biliyorsunuz …

Bir gün, yani hiç beklemediğiniz bir gün ben de Tahran’a gidebilirim. Sırf bu yüzden… Gizli gizli rakı içmek için… Öyle açık açık içmeyi sevmem zaten, ne lan bu? Neyi ispatlıyoruz?

Aslında sonradan tam üç defa bilet aldım. Promosyonlu olanlardan. Esenboğa Yolu’ndan geri döndüm sonra… Bir şey hep aşağı doğru akar, bilmeyebilirsiniz… Havayolu şirketi bilet tarihini değiştirmiyor, yanıyor öylece…

Bir keresinde ya da kabul, bundan önce sanırım yüz elli bir defa daha sigarayı bırakmak için sözleşmiştik. Mutlaka bir fırsatını bulup bir orman kuytuluğunda o işi bitirecektim. Şehrin uzak bir köşesine bırakıp geri dönecektim. Olmadı. Şimdi hâlâ bazı bazı aklımdan geçmiyor değil. Gölbaşı’na yakın bir yerde, kendisini gömmeyi planlıyorum…

Bir sigara daha yaktım. Üstelik bence kadınların halka açık yerlerde böylesi bir cinayet işlemeleri de yasaklanmalı İran’da… Terk edilmenin damakta bıraktığı tad eşsizdir çünkü… Bunu ben de biraz sonra öğrendim…

İnsanların yaraları çoğunlukla yüzlerindedir. Çünkü diğerlerini göremezsiniz… İnsanların yaraları genellikle yüzlerindedir, çünkü bakışmak başlı başına bir öldürme biçimidir… Ha ayrıca hayat, bir çeşit deprem biçimidir. Bunu ben de o gece öğrendim…

Zihnimdeki tetiğe asıldım. Sonrası hiç. Duvarları yıktım. Soba boruları gıcırdayarak çöktü.

“Yok…” dedim “Sevmiyorum, oraya otogar yaptılar…”

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful