“Mektuplarımın uzunluğundan şikayet eden, latif ve şefkatli dostum. Kimi durumları daha kısa anlatabilmenin yolunu bulamıyorum. Söyleyeceklerimin neresini atlasam hikayemin en mühim yeri makaslanmış gibi mahzun hissediyorum. Yalan söyleyecek halim yok, şair olup derdimi kısaca söze dökmenin hayalini kuruyorum ara sıra. Ama biliyorum ki ben ‘Sağlam örülmemiş şiir tembel edebiyatından öteye geçmez ’ der, Han Duvarları’nı kırıp hudutları zorlarım.

Hem yazarken daha zekiyim. Bu da beni sıra dışı bir aptal yapıyor. Bazılarının ‘zaman kaybı’ olarak gördüğünü ben ‘zaman kaydı’ olarak görüyorum ve bir ümitle sana dert yanıyor, içimi, öfkemi, bitmez tükenmez kederimi sana akıtıyorum. Hesapsızca doluyor bu saman sayfa, satırların cümlesi kaymış, aşağı doğru seyreylemiş gidiyorlar. Aklım böyle geri kalmışken ruhum ondan farklı sayılmaz; önlenemez bir hüznün, derine mühürlenmiş ihtişamlı bir acının mukayese kabul etmez sancısından ayakta duramıyorum. Iskartaya çıktım sayılır. Hakkımda ümitli varsayımlarda bulunacak bir çevrenin ve beni etraflıca tanımaya niyetli yakınların ihtiyacı içerisindeyim. Tek sen kaldın be muhterem! Gün geçmiyor ki hasretin yakama yapışmasın ve esiri olduğum ızdırap dolu yalınlığın hakikiliği yüzüme çarpmasın. ‘Bir gün,’ diyorum kendi kendime ‘mektuplarının ardı arkası kesilecek. İşte o zaman hapı yuttun Mikail, seni senden başka dinleyen kalmayacak.’

Arzuna yaraşır bir mektup düzmek amacındayım. Bu zamana kadar hissiyatımın sıkıcı sığlığından dem vurup seni yıldırmak istemedim. Yoğun duygularımız toplum hayatıyla kendimiz arasında gide gele kısırlaşmış durumda. Her gün belli başlı hislerle uyanıp aynılarıyla yatağa giriyor ve hezeyanlarımızı yazarak izah etmeyi kurtuluş sayıyoruz. Herkesçe bilinen duyguların; aşkın, kederin, yalnızlığın anlatıldığı edebiyat eserleri çocukların deniz kıyısında yüzermiş gibi yapmalarına benziyor. Böylelerine battıklarını itiraf etmek yerine güzel yüzdüklerini söyleyip suyun yapamadığını yapıyor, onları yüzeyde tutuyoruz. Lisan deryası içinde alabora olmuş eserlerle karşılaşmamızın nedeni bu. Onlar derinleşmek adına açıldıkça, su bizim boyumuzu geçmeye başlıyor; sonunda hep birlikte dibi boylayacağız. Demem o ki, niyetim mektuplarımın filozofik tereddütler içermesi ve bir miktar nazari öge üretmekti. Sen ise ahvalini dile getir diye tutturmuşsun. Öyleyse dinle cana yakın kardeşim, başlıyorum:

Düşünmenin baskısından kimi zaman suskunlaşıyorum. Bugün başım bir başka ağır. Çengelköy’e vardım bir süre, özlediğim şeylerden bazısını yaptım. Ardınca eve döndüm; can bir şey çekmedi. Şu sıra, akşam ezanı okunurken güzel ihtimaller ve yaşamak bana ilk defa böylesine uzak geliyor, bir hayli zaman sonra ilk defa böylesine korkutucu bir yalnızlığa hapsolmuş hissediyorum kendimi. Uzaklarda bir hayat var; faal, devingen ve akışkan yığınlar var, sevdiklerim var içinde, merak ettiklerim. Ve ben bu halimle hiçbirine ne dahilim, ne de dahil olabilecek düzeyde becerikli hissediyorum kendimi.

Keşfedileceğime dair mucizevi umutların boşa çıkması ne acı. Harekete geçmem gereken evrede Shakespeare’ane bir perişanlık titremesine tutuldum. Yokluk içerisinde bir oyukta dinleniyorum sanki! Yahu Müslüman, akşamın bu tarz karanlık, mutsuz ve soyut vakitlerinde ezanlar beni hayli rahatsız ediyor. Elimde çok bir şey kalmadı. Bir nefesim var, ona da ezanlar kastetmiş; uzak ve bilinmez bir diyarın ağıdını yakıyor, siren gibi uyarıyorlar ruhumu. Oralarda bir yer olduğunu biliyorum ve bu bilgece biliş zihnimi karartıyor. En ufak memnuniyetim, heyecanım, aidiyetim kalmadı; bir şey okuduğumda kafa patlatmaya üşeniyorum, havsalam da onu öylece kavramaya yetmiyor. Ruhum ve canım kusursuz bir itilafa düştüler. Biri tutunmak ve bütünleşmek istiyor, diğeri sonsuz istirahatin peşinde. Huzurlu bir uyumsuz oldum çıktım.

Bilirsin kendimi kandırmaktan oldum olası korkmuşumdur. Ömrümü gerçekçi ve başı dik yaşamanın temrinlerine ayırdım; şimdi itiraf etmeliyim ki bu tedavisi imkansız zaman aralığında bir miktar öğüt, bir kısım hayal ve hayırhah bir omuzdaş gözlerimi yaşatmaya yeterdi.

Yazmak da mücadele gerektiriyor. Aklıma gelen en mucizevi kelamlar bunlar. Korkaklığım, çekingenliğim, itimatsızlığım ve hodbinliğimle; aralıksız ürettiğim hikaye, kavram ve tasarıların işe yaramazlığı, bir de muhakeme ettiğim kutsallığın sır dolu malumatıyla; yalnız, kimsesiz, dokunulmaz ve sokulunmaz bir bilge, yorgun bir entelektüel, rahatsız bir sefih ve meziyetlerini kanıtlayamayan basiretsiz bir kalem erbabı olarak usanmışların son durağı, yorgan altı tünemişliğine sığınıyorum.

Elimden gelen bu kadar; benden hiçbir şey olmaz. Kendim ancak kimseyi rahatsız etmeyen, sessiz bir ölümü hak ediyorum. Tatlı düşüncelerin de bana faydası yok. Bazıları istedikleri kadar olumlu düşünsünler, ayrıntıcı akılları her durumdan lüzumsuz bir olumsuzluk çıkartmaya yetecektir.

 

Mikail Kevkeb – 19..”

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.