Uzun Menzilli Mektuplar: Mağlubiyet Müptelası

“Benim gayretkeş ve mümtaz arkadaşım,

Mektubunun içten üslubuna kapılıp gittim desem yeridir. Basitçe ifade ettiğin düşüncelerini büyük keyif ve şaşkınlıkla, biraz da –mahremi ifşa edilmiş bir okur gibi- çekinerek okudum. Aklıma ve kalbime sirayet etmişsin neredeyse. Ben insanların ziyaretini memnuniyetle karşılarım; fakat onların içime sirayeti şahsımı esaret endişesiyle allak bullak eder. Kendini sürekli tehdit altında hissetmenin ne menem bir duygu olduğunu bilemezsin üstadım. Başka birinin hakimiyeti altına girip kendi hareketlerini kontrol etmek insanın tek başına da başarabileceği bir şey. İçimde yer ettiğinden beri beni ben yapan ne varsa, senin sözlerini kullanarak bana sorular yağdırıyor. ‘Ne yapıyorsun Mikail?’ diyor, ‘Yaşamın bu alelade hal ve huylarına ayak uydurmak dışında ne yapıyorsun?’

İçine düştüğüm durumu ‘tabiatın akışı’ olarak adlandırıyorum artık. Bir kurtarıcı olacağını umduğum huysuz bir başkalık var fikirlerimde. ‘Kendimce’ bir lisandan sesleniyor anlatımında ihtisas sahibi özbenliğim. Toplumsal ve bireysel aksanla konuşan iki kişi olduğunu hayal et içinde; birini avantajlı duruma getirdiğini düşün. Diğerini arıyor ancak törpüleyip yokumsadığın için bulamıyorsun. O ise her azınlığa istisnasız uygulanan bu tutumdan dolayı önce siniyor; sonra, belki yaş ilerledikçe, ayaklanıp kendini ifadeye girişiyor ve şaşkına çeviriyor seni. Güçlenip yükselmesi beklenmeyen bir oba, kabile veya halkın; devletler, egemenler ya da iktidar tarafından es geçilmesi gibi, içinde barındırdığın cemiyet tutkunu karakter de bu hakiki duruşu umursamıyor; hareketleri basit, radikal ve işgüzarca geliyor. Ama kaçınılmaz son yaklaşıyor saygıdeğer kardeşim, sahip olduğum sahici benlik tekil bir imparatorluğa yavaş yavaş dönüşüyor.

‘Kendi olmayı başaranlarız biz!’ diyor yaşam ritüellerinden ve fikirlerinden bahsetmeden önce. ‘Bürünmen gereken asıl ‘seniz’ ve seni senden kurtaracağız. Seni senden esirgeyen cemiyet diplomasilerini de yıkıp, kırıp, parçalayacağız. Ön kabullerinden arındıkça, toplumu şekillendirip çelişkilendiren davranış ve hakikatlere düşman kesilecek, hatta bunu yaşamına uyarlayacaksın. Fakat unutma; tecrit edileceksin. Bir acayip bakacaklar şahsına. Cemiyetin gözleri sende tuhaflıklar sezecek. Sezgileri yargıya dönüşünce, işte o vakit, uzaklaşıp yalnızlaşacak, egemenliği kayıtsız şartsız kendine vereceksin.’

Böyle fısıldıyor bir şeyler kulağıma. Anlıyorum ki; kendini onaylamayan insan kendini oyalar. Kim bilir yegane yoldaşım, belki de bilerek uzak durduğumuz şeyden, korktuğumuz şeye doğru kaçıyoruzdur. Şöyle izah edeyim; dalga sizi alabora edip kayaya çarptığında ölümünüz denizden oluyor. Suyun zarafetini kayanın asabi tabiatına tercih edenler için ne vahim bir son. Umulduğu kadar romantik de sayılmaz bu yokluk. Öyleyse cemiyet ile iyi geçinmek isteyen bir vatandaş bu uyumlu uyuşukluğu kabullenme teşviğini nereden alıyor? Siz mesela; tutum ve ilkeleriniz doğrultusunda ilerleyen ve sonuçlarından pişman olmayan birisiniz. Kazanmayı prensip haline getirmiş, düşünce ve hisler geliştirmeyi önemseyen, çoğunluk tarafından benimsenmiş bir adaptasyon harikasısınız. Oysa gerçekleşmemiş ülkülerinizin sizi ağır ithamlarla bunalttığını biliyorum. Yaşantınızın zıttı olan bu düşler boğazınızı sıkıyor, erişilmezlikleri de sizi boğulmaktan beter ediyor olsa gerek. Böyle çarpık durumlar içerisinde bocaladığınızda çoğunluğun sevgisi ve onayı merhem oluyor mu? Yoksa kendinden geriye kalanlara bakıp bakıp üzülen, devcileyin bir çocuk gibi geçmişe imrenerek mi tüketiyorsunuz zamanınızı? Ah benim açık sözlü ve dürüşt arkadaşım. Mektubunun sonlarında gene bana beni sormuşsun. Ben kendimi bir önerme gibi anlatıp duracağım şimdi ve ne sen bir şey kazanacaksın bundan, ne de ben bildiğimi aktarmanın neşesiyle ferahlayacağım. Bazı durumları yaşamak, sadece yaşamak, üzerine düşünmeyip sürüklenmek ve süslü cümlelerle ifade etmekten kaçınmak gerekiyor. Son zamanlarımı basitçe resmedeyim sana.

Dostum, eğer değişmek ile ölmek arasında bir bağ var ise, o bağa talip oldum ben. Eğer tatlı olan gerçek değilse o tattan yıldım, tatsız olan lüzumluysa o lezzete kandım ben. ‘Çileli fakat sahici bir geleneğe doğru yola çıktın Mikail!’ diyorum kendi kendime, ‘Bu, mağlubiyet müptelalarının yolu.’

Şu pencereden otuz yıldan fazladır bakarım. Hayli bariz bir şey var; ilk defa bir umut, bir heyecan, eğlenceli bir yalnızlık vadetmiyor sokak bana. Beni kederlendiren hiçbir gönül yarası yokken; göğsüm ile aklım arasında bir acı, can yakıcı bir yara sızım sızım sızlıyor. Bir zamanlar; asla gelmeyen ama gelebilecek birilerinin, gitmediğim ama gidebileceğim yerlerin gülümseten bir tesiri olurdu. Artık yok.

Kapı önünde oynayan veletlerin, kedi ve kuşların rahatlatıcı sesi; esnafın da yırtıcı gürültüsünü duyuyor kulağım. Bir gün gidecekler ve o gün ne olacak, ne yapılacak, farkında olmadan yuvarlandığım bu sade ve yalnız boşlukla nasıl başa çıkılacak emin olamıyorum. İnsanlar gözümün önünde insanlarla insanlaşıyor. Onlardan biriydim kısa süre önce, anımsıyorsundur o günleri. Ancak bir şey; adlandıramadığım, başlangıcını kestiremediğim bir karanlık yuttu beni. O gün bugündür dikiş tutturamıyorum. Beteri, bunu istemiyorum. Sanki dikiş tutar da yaralarım yamanır, hatta olur da benden şık bir elbise olur diye kendimi makaslıyor, iyi niyetle batırılan iğnelerin ucunu büküyorum. Doktor nezaketiyle yaralarıma alaka gösteren konu komşunun elleri pek hafif. Halbuki benim açık yaralar gibi bas bas bağırmayan ve gösterişsiz de kanayabilen bir içim var.

Sormuşsun; sevilmek, nasıl daha fazla ağrıdır birine?

Kendini sevmediğin vakit sevilmek yeterince ağrıdır insana. Derin ve izahı mümkün olmayan bir yarası varsa insanın sevilmek, karşındakini sevme mecburiyetini beraberinde getirir. Sırf kaybetmemek, onu da kaybetmemektir amaç.  Böyle bir oyuğu kim doldurabilir sence? Bir aşığın sevgisi sinsi sancılar yaratırken ruhumda, bir doktorun merhemiyle uyuşup yetmiş okkalık dev bir kurşun gibi devrilirken döşeğe…Hayır cancağızım, elinde bir büyülü bıçkı, bıçkının ucunda bir sihirli sancı olan usta bir terzi lazım bana. Bu yarayı bir doktor değil, işinin ehli bir terzi dikebilir ancak.

Şimdi beni şuncağız bir kirpanla kesseler, diğer mevsimlere küs bir bahar yayılır damarlarımdan. Damarlarım, bir pantolonun sökük paçaları gibi kansız ve örgütsüz. Tüm bu sözler, bahsedişler, açıklama girişimleri, itinalı bir derinlik ve detaylarla süslenen satırlar; tamiri imkansız tahribatımı hatırlatıyor bana, bu tahribatlar yüzünden hayata karşı istemsiz kaldırdığım kalkanımı anımsatıyor. Ah, darbelerinizle yonttuğunuz zarif kalkanım benim; sizin ve sizin gibilerin sevgili dostum, uygun adım gidişlerinin ayak izlerini taşıyor üzerinde. Ne yazık ki marifetli bir dokuyuşla onarılmaz artık gözlerimdeki soluk ve ölümlü nakışlar; her şey için olmasa da birçok şey için çok geç. Berduş bedenime çeyizlenmiş bu şık ruhun dikişleri patladı.

İhtiyaçlarımı sınırlandırmaya çalışıyorum. Yapabiliyor muyum bunu? Harcamalarımı asgariye indirdim. Haftada bir pazara çıkıyorum, iki ayda bir berbere uğruyorum, gaz lambası için gaz, kalem için mürekkep, bolca kağıt…Bir de kira var elbet. Bunlar dışında vazgeçilecek ne varsa, hepsinden vazgeçtim.

Vazgeçmesine vazgeçtim; bıraktım, unuttum, işe yaramazlığını gördüm de hayallerinden kurtuldum. Fakat şimdi tertemiz, fakat şimdi arınmış; ne çirkin ne güzel, ne iyi ne kötü; bir şeye döndüm adı yok. Yol bulmalı, yol göstermeli bu fakir dervişe. Yoksa arayışında boğulacak. Ne fayda edecek fedaları, ne kendi kıymetini bilecek; yozlaşacak yarından tezi yok.

Anlıyorsun ya kıymetli gönüldaşım. Ne tam bir boşluk var içimde, ne tutunmaya dair sağlam bir istek. Ne bir yarın görüyorum yolun sonunda, ne hatırlıyorum geçmişi. Gün açıyor, gün kapıyor; başlayıp bitiyor zaman, tütmüyor güneş sönüyor, dumansız. Seke seke sürüyorum izini kaderimin, söke söke içimin dağlarını yerinden; un ufak, lime lime saçılıyorum. Belki kıymet, belki rüsva ile.

Şimdi kim bulabilir beni burada; bu eski muhitte, hakikatle sınananların sığındığı bu harabe tavan arasında, tahtakurularının kemirdiği, kâğıt israfı bu masanın başında; efkardan ve karamsarlıktan yana şanslı, öngörüden ve tatminden yana talihsiz, çuvallarken.

Allahım, bir başkasının kaçtığı yer bu vardığım!

Mikail Kevkeb- 19…”

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful