“Bulutların ardında güzelce saklanıyor güneş. Ruhu baygın, dargın ve sıkkın, insanlığa yol göstermeye sebep bulamıyor; sevdası olan aydınlıktan vazgeçme evresinde artık. Beton sütunlar ciğerlerimi oyuyor, giden gidiyor, kan sıçrıyor saçlarından sözlerime, keder damlıyor artık biçimsiz dizelerimden; kaslarım anlamını yitirmiş, parmakla gösterilecek misallerin hepsi; kurşuna dizilmiş. Zihnime gizlenmiş hatıraların gümbürtüsünden herkes beni gözlüyor sanki, kucağımda bakışlar ile geziyorum; bir tedirginlik hakim gözlerime, titrek dolanıyorlar sokaklarda; eşya ve insanların üzerinde. Onlar da biliyorlar, kaçmak üzere hepsi; korkularıyla yüzleşmenin huzurunda ve vicdanlarında açık bir yara, kanadıkça kanıyor, ızdırap dolu gündüzleriniz aydın olsun o vakit; benim insanlığınıza söyleyecek sözüm yok; lakin ben uzak yolların yolcusuyum. Hem öyle söylemişler ardımdan, yazılı not da düşmüşler; kimse sorsanız beni gösterirmiş, nerede olduğumu bilirlermiş, ücra bir köşede sızsam da aslında varlığımdan bir haber kalınmazmış yahut ulu orta belli etsem kendimi fayda etmezmiş orada oluşum kimseye. Düşmeliymişim yakasından toplum sakinlerinin; başka işim yokmuymuş, neye yarayacakmış sormak, söylemek; çekip gitseymişim ya buralardan. Benimki de öyle diyor aslına bakarsanız: Parmaklarından mürekkep damlayan bir adamdan kime ne fayda gelir?

Senden ne haber? Yüreğin sağlıklı mı artık? Gözlerinin nemi kurumuş, duydum; peki kalbinin aşka bağlanan atar damarı da patladı mı? Öyleyse sorun yok, rahatsın artık, umursamazsın kimseyi, seversin belki; ama ihtimal bu ya, ömrünün genelinde artık sevmiş gibi yaparsın. Bana bakma sen; benim ruhum hasta; gönlümde kaç cephanelik patladı bugüne kadar; birazı yandı kalbimin, kötürüm kaldı ama ölmedi. Bazısı hep sevmek ve gidenleri gözlemek zorunda; terk edenlerin yoluna döşenmiş mayınları temizlemeye yarar kimisinin hayatı, dinamit doldurulmuştur yaşamlarına, biri gelip fitili ateşler ve patlamayı uzaktan seyreder; muazzam bir gösteri olsa gerek; ben kendimi hiç patlarken izleyemedim ama sen iyi bilirsin nasıl göründüğümü. Dost meclislerinde birkaç kişi ismimi zikreder, patlamalardan nasıl canlı kurtulduğumu merak edermiş; kim demişse sağ çıktığımı? Arkasına bakmadan yoluna giden bilmez benim nasıl tekrar tekrar cana başa büründüğümü, üzerine düşünmeyi gözleri kesmez, kaçar gider kurtarır kendisini; yok yok kızmam onlara, aşk gidiş geliştir.

Dün ya da önceki gün, hatırlamıyorum, belki birkaç hafta önce de olabilir ; mektubunu aldım. Posta kutusunda kalmış bir süre; üzerinde on üç yıl önce bugünün tarihi vardı. Keder içinde, hıçkıra hıçkıra okudum. Okudum okumasına da; yazdıklarının hiçbiri tam anlamıyla bir şey ifade etmedi bana. Sana yolu açayım diye infilak ettiğim sıra bende bir şeyler mi ölmüş, yoksa senden sonrakiler bende sana yönelik bir sevdanın boynunu mu kırmışlar bilemedim. Neden mi ağladım? Eski mektuplara dayanamam, içtenlik kokarlar. Hem zaten arkamdan konuşmuşlar, işittim: Nerede eski püskü bir eşya görse haline üzülür, üzerindeki yaşanmışlığın elemine kapılır, onu kullanan kişiyle ortak acılar barındırdığına hüzünlenir durur, demişler. Bir de sık sık ağlamam dert olmuş içlerine, pek düşünürler beni sağ olsunlar, göz yaşlarım onlar için akmadıkça anlamını kaybedecek diye korkuyorlar; halbuki yalan sevda masallarının kahramanı olmaya öyle aldanmışlar ki, beni öğütledikçe sevgileri kuvvetlenecek sanıyorlar, varsın öyle olsun. Sözün özü, mektubundan pek bir şey anlamadım ama efkarlandım. Bu öyle kuru bir can sıkıntısı da değil, dolu dolu yüreğim sıkıştı, parmaklarının gezdiği sayfayı kokladım, mürekkebin yakıcılığı sinmiş. Hatırlı mektuplara, kitapların ilk sayfalarına düşülmüş notlara benzer bir hasret vardı; dedim ya ortak acıları paylaşan ölümlüleriz, birbirimizden habersiz ne kadar da benzeşiyoruz.

Tertipsizliğim, bohemliğim suç unsuru kabul edilebilirmiş. Uzak kalınca hatıralardaki yerin silikleşiyor, ismin söylendiğinde akılda çakan şimşek çakmak çakıntısına dönüyormuş; parlaklığın soluyor, düşünülmek şöyle dursun görünsen hatırlanmaz oluyormuşsun. Ben demiyorum, öyle atıp tutmuşlar kumar masasında; masadakilerden biri “Taş at!” demiş olacak, böyle çözüm üretmeyi seçmiş bir diğeri. Varsın olsun, umursadığımı söyleyemeyeceğim; umursamadığımı umursadıklarını da sanmıyorum, her şey yolunda öyleyse. Kurumuş bir dere yatağı buldum. Evvelsi hafta ona indim. Dibinde envaiçeşit taş birikmiş, bir avuç da ölü balık vardı onları topladım. Şimdi dolsun diye yağmurları bekliyorum; dibini gördüğün bir hayatın tekrar cana kavuşmasını gözlemek hoşuma gidiyor. Benim gibi sürekli dibe çakılan şahsiyetler için patlamalar, yıkımlar, yeniden doğuşlar, kendini kaybedip olmadık bir yerde tekrar bulmalar, dikilmiş gözlerin yaftalamalarından delinmiş deriyi yamamalar, sever adım vurulmalar ama sevmeye doyamamalar olağandır. Sen gittiğin için bilmezsin haliyle ama beni haklı çıkarttığın için hiç kızmadım sana, onlara da kızmamıştım söyledim ya, öncekilere de kızmıyorum; hatta gidip bunun bile lafını yapmışlar ikimizin ardından; nasıl olur da sinirlenmez, kin tutmazmışım? Dinamiti sırtıma yükledikten sonra yarı yolda fitili tutuşturup kaçan bir insana, insan olduğunu iddia eden başka biri nasıl bilenmezmiş? Bilenmez efendim, bilenmez güzel kardeşim, neden bilensin; ben yürümeye karar vermeden önce yol orada değil miydi, ben yola çıkarken güzergah belli değil miydi? Ben kime neden kin tutayım? Bir de tutturmuşlar sen yürümüyorsun diyorlar, ilerlemiyormuşum. Sadece hayal ve vehimlere dalıp bazı ihtimallerin resmini çiziyor, hayatımı buna göre şekillendiriyormuşum. Gerçeklerden uzak kalmaya meylim varmış, böyle giderse delirirmişim; gülüyorum hepsine, akıllılar! Sen onlara inanma olur mu? Mektubunu elbet saklarım, eskidikçe anlam kazanır, bir gün bakarsın anlarım dediklerini. Kim bilir belki ağlamam o gün; gözlerin ela kurşunlar sıkar gözlerime, kan dolar yüreğim, sesin gırtlağımı süngüler, sırtımda birikmiş bombaların pimini son kez beraber çekeriz; kurtulurum tadı kaçmış yaşamın mecburiyetlerinden. Ama ne olur inanma sen onlara; yollar şahit, yürüdüm ben.

Mikail Kevkeb – 19..”

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.