Vartanuş’un Elleri

“Baba geldi, ellerinde çamur, ayna.”

“Ya Sarkis? Ya o?”

“O yok. Ardaş’ı göndermiş. Tutsunlar, bu uçmasın demiş.”

Otomobil hırıltılar çıkartarak durdu. Bir deneme. Yok. İki. Hayır. Bir boğultunun, nefes borusuyla gırtlak ayracının buluştuğu noktada debisi kısık bir şiddetle fısıldayışı gibi sustu motor.

Kapı kolunun tıkırtısı, ormanın derinliklerine doğru süzüldü. Kavak ağaçları, silüetlerinin arasından, dolunayın seyredilmesine izin verdi. Yerde, iz değmemiş kar yığınları, gölgeliklerin arasında parıldıyordu.

Uğultular ve uzak ulumaların arasında, bütün karanlığa rağmen parıldayan gözbebekleri birbirlerine değdi. Eldivenlerini eline geçirirken sordu:

“Şimdi ne yapacağız?”

“Sığınacağız… Elbet bir yere sığınacağız…”

El frenini indirip, tavan boşluğuna sol elini soktu. Bütün gücüyle otomobili iterken, diğer eliyle direksiyonu sağa doğru kırdı. Bir bacağını otomobilin içerisine doğru yönlendirip frene bastı. Farları söndürdüğünde, dişleri ağzının içinde bir harp meydanı gibi gümbürdüyordu.

“Bukowski ne diyor biliyor musun?”

“Ne diyor? Mutlaka bu geceye dair bir sözü de vardır.”

“Neyi sevdiğinizi bulun, ve onun sizi öldürmesine izin verin…”

Kapıyı kapatırken, tavan çengellerine son bir kez baktı. Bağlantıların yerli yerinde olup olmadığını, kontrol etti.

“Gün ışımadan geri dönmeliyiz, bu halde kalmamalı…”

“Demin söylediğin, Bukowski sözü… Ne demek istedin?”

“İnsan birlikte ölürse güzel…”

Kar yığınları, ayaklarının altında burulan bir tınıyla eziliyordu. Yaşar, bir metre kadar arkada, çevresine bakınıyor, bu donmuş coğrafyanın, donmuş karanlığını aydınlatan ay yüzeyi sol taraflarında parıldıyordu. Araz, beresini düzeltti. Sol omzunun üzerinden arkaya baktı.

“Kimse yok. Donacağız burada.”

“Korkma, burası senin evindir, burası evindir.”
Pardesüsünün sol yanını Araz’a verdi. Yaklaşık sekiz kilometredir yürüyor, ormanın arasından çıkmış, engin bir açıklıkta yön bilmeksizin saatlerdir yol alıyorlardı.

Derinlerden bir yerlerden bazen bir ses yankılanır. Gece yarılır orta yerinden.

Hiç uzak iklimlerde yürümemişti. Ve hiç, aykırı kavşaklarda bir şeyleri, bir kimseyi beklememişti. Hüzün taşıyan hiçbir gece hatırlamıyordu ama, öğretisi eksiltilmiş ve gitgide kısılan bir sesle anlatılan hikayeleri unutmaya başlamıştı.

“Efsane odur ki; Çok eski zamanlarda, Parhal’da bir yaşlı bakırcı yaşarmış… Bir gün bakırcı, çırağını da yanına alıp kilisenin altındaki mahzene inmiş. Açılmayan yedi demir kapıyı okuya okuya açıp içeri girmişler. Çok büyük bir hazine bulmuşlar. Ama hazinenin üzerinde kocaman bir yılan yatmaktaymış. Bakırcı hazinenin ve yılanın büyülü olduğunu anlamış. Büyüyü bozacak dualar okumuş, üflemiş. Bakırcı okudukça yılan küçülmüş. Sonunda yılan bir kertenkeleye dönüşmüş. Artık okumakla küçülmez olmuş. Bakırcı büyüyü bozamadığı için hazineye el sürmekten korkmuş. Etrafa bakınırken oradaki rafta altın yaldızlı bir kitap ve bir de altından kayık tabak görmüş. Onları alıp koltuğunun altına koymuş. Arkasına döndüğünde, çırağının ağzı tersine dönmüş. Okuyarak çırağının ağzını düzeltmiş. Sonra yine okuyarak kapanan yedi kapıyı açıp dışarı çıkmışlar. Bakırcı, oradan aldığı altın tabak ve kitapla Batum’a gitmiş. Bunların sayesinde zengin olmuş. Yıllar sonra Parhal’lı biri iş aramak için Batum’a gitmiş. Bu zengin yaşlı adama rastlamış. Parhal’lı, adama nerelisin demiş. “Parhal’lıyım” diye cevap alınca :“Parhal beni abad etti” diyerek bu hikâyeyi anlatmış.”

“Dua’mı okumalıyız sence?”

“Belki… Belki ama, korkunu yenmelisin…”

“Eksi bilmem kaç derecede, kurtların bile yuvalarından çıkamadığı bir ayazda saatlerdir yürüyoruz Yaşar…”

“Rivayete göre yaşlı Bakırcı, Parhal’lıya şunu demiş: “Hemen Parhal’a dön. Parhal kilisesinin mahzeninde eski bir dolap var, onun kapısını aç, içi sinek doludur. Sinekler kaçışırken sakın onlara el sürme, el sürersen ya da onlardan birini öldürürsen büyü bozulur. Hepsi kaçtıktan sonra dolaba bak, hazine bulacaksın.”
Adam Parhal’a dönüp dolabın kapağını açınca o kadar çok sinek boşalmış ki, köylü elinde olmadan sinekleri kovmak istemiş. Üstüne hücum eden sineklerden bir kaçına eliyle dokunmuş. Öbürleri bir anda kaçıp yok olmuşlar. Adam eliyle dokunduğu sineklerin yere düşüp birer altına dönüştüklerini görünce şaşkına dönmüş. Bir de dolaba bakmış ki hiçbir şey yok. Meğer, hazinedeki altınlar büyü ile sinek şekline sokulmuşlar. Kapı açılınca sinekler uçup gitmiş Batum’daki Bakırcı’ya… El dokununca büyüsü bozulan birkaç altın kalmış adama… Adam aldatıldığını, kendisi sayesinde Batum’daki Bakırcı’nın zengin olduğunu anlamış. Birkaç altınla boynu bükük mahzenden çıkmış…”

“Biz buraya altın aramaya gelmedik Yaşar… Biz buraya altın bulmaya değil…”

Nefesi kesildiğinde yere yığıldı. Ay, bulutların arasından yeniden çıkıp ışıldadı.

“Araz, kalk! Orada!”
Koşar adım yürüdüler. Tepelerin ardında ulumalar çoğalıyor, kar fırtınası hızını arttırıyordu. Soluk sarımsı ışık, birkaç ağaç silüetinin ve bu engin siyahlığın arasından beliriyor, gitgide büyüyordu.

Bir dev dövüşü sahnesini andıran ağaçlıklı bir patikaya girdiler. Burada yol değişiyordu. Ovanın orta yerini bölen bir derenin donmuş, donmaya hazır akışının üzerinden geçip tepeye vardılar.

“Pir burada, Emin burada.”

“Mare gün değil hatır sayıyor Kemo.”

Kapının tokmağına dokundu. Bir kez daha. Gıcırtılar odayı sardı. Gölgelerin arasında, lüks lambası parıldadı.

“Gelin. Kimsiniz?”

“Biz… Kevama’da arabamız bozuldu.”

“İçeri girin, üşümüşsünüz.”

Adamlar kalktı. Gözcü kenara çekildi. Yutkundu. Kısık ışıkta, yüklüğün dibinde bir çift göz parıldadı. Göz bebekleri silinmiş bir küçük kız çocuğu… Pir fısıldadı.

“Sizi görmez, duymaz da…”

Közlere bulanmış odunların tüttüğü ocağın yanına çöktüler. Beresini çıkardı Araz. Diz kapaklarını birleştirdi.

“Hoş gelmişsiniz. Bu gece misafirimizsiniz. Anlatın, nedir sizi hiç uğranmadık bir eve hiç anılmadık bir zaman böyle konuk ettiren…”

“Hoş bulduk. Kusura bakmayın ama biz…”

“Kusur, yaradanın affıdır, bizim değil… Başımıza tac, kapımıza yoldan öte…”

“Teşekkürler. Mevdan’a gidiyoruz. Kevama’da arabamız bozuldu… Yarın sabah mutlaka oraya geçmeliyiz…”

“Bir yol bulunur, merak etmeyin… Size yiyecek bir şeyler getirsinler… Birkaç giyecek…”

“Hiç gereği yok inanın…”

“Gereği olduğundan değil, gün ışırda yıldızlar perdelenirse, bir yol daha kolay bulunur… Şimdi dinlenin, birazdan gelirler…”

Pir kapının eşiğinden çekildi. Karşı duvarın dibine oturdu. Sonuna dek çekilmiş perdeliğin kenarından bakınan bir diğerini, bel kuşağından çekip oturttu. Kör ve sağır kız kendi kendine sallanıp, uğultular çıkarıyordu.
“Bu metruk, anasını yitirdi…”

“Üzüldüm, ne zaman?”

“Geçen hafta, Kevama’da… Bakma öyle, görüp duymasan da kaybettiğin bir şey canını acıtır mutlaka…”

“Peki; neden karanlıktasınız?”

“Bunun ne önemi var? Bak işte bu küçük kız, görüp duymasa da senin gibi acır, senin gibi dokunur, senin gibi işler…”

“Korkuyorsunuz… Karanlıktan da…”

“Bir zaman, yedi katlı yeraltında yaşayan yılanlar vardı. Meran’dı adları, gerçekten akıllı ve şefkatlilerdi. Barış nedir, yol nedir, nizam nedir bilirlerdi. Meran’ların en yücesine Şahmeran denirdi. Genç ve güzel bir kadın… Şahmeran… Efsaneye bakarsan, Sahmeran’ı gören ilk insan Cemşab’dı. Geçimi için odun satan fakir bir ailenin oğlu… Bir gün Cemşab ve arkadaşları bal dolu bir mağara keşfettiler. Bal çıkarmak için Cemşab’ı aşağıya indiren arkadaşları, paylarına daha çok bal düşsün diye onu orada bırakıp kaçtılar. Cemşab mağarada bir delik gördü ve buradan ışık sızdığını farketti. Cebindeki bıçak ile deliği büyütünce, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girdi. Bahçede eşi benzeri olmayan çiçekler ve bir havuz, bir de pek çok yılan gördü. Havuzun başındaki tahtta süt beyaz vücutlu bir yılan… Şahmeran’ın yanında kalan Cemşab yıllar yılı bu bahçede yaşadı. Sonra, ailesini çok özlediğini söyleyip gitmek için yalvardı. Bunun üzerine Şahmeran da kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine dair söz vermesini istedi Cemşab’dan… Şahmeran’a söz verip ailesine gitti Cemşab… Uzun yıllar verdiği sözde durdu, Şahmeran’ın yerini kimseye söylemedi. Bir gün, ülkenin padişahı hastalandı. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmeran’ın etini yemek olduğunu söyledi ve her yere haber salındı. Cemşab kuyunun yerini gösterince, Şahmeran bulunup dışarı çıkarıldı. Şahmeran Cemşab’a dönüp; “Beni toprak çanakta kaynatıp suyumu Vezire içir, etimi de Padişaha yedir” dedi. Vezir öldü Padişah da iyileşip Cemşab’ı veziri yaptı. Şahmeran’ın öldürüldüğünü, yılanlar o günden beri bilmez.”

“Bu bir efsane… Bir gerçek değil…”

“Sen hiç gerçeğe dokundun mu oğul? Gözlerini aç, bir kör olmadığına emin ol… Bak!”

Araz susuyor, Yaşar kendisine kenetlenmiş göz bebeklerinin, çaydanlığın buharı ve ateş çıtırtılarının arasında çevresine bakınıyordu.

“Şu odaya bak… Bir körün etrafında on adam… Bir odanın etrafında on yol… Bir yolun etrafında on dağ… Bir dağın etrafında on gök… Görebilir misin? Dokunabilir misin? Ama geldin… Şimdi göremediğin, oradan sen de geldin… Bu bir gerçek, efsane değil…”

Kadın yazmasını düzeltip, iki elinin dörder parmağını tepsinin iki yanına kenetlemiş biçimde geri çekildi, gölgelik yüzünü karartıya buladı.

“Biz eze deriz, bak bu kadın, eze… Kardeşi öldü işte, bu küçük kız onun yanında…”

“Bu köye ne oldu? Bu insanlara ne oldu? Neden karanlıktasınız?”

“Bir gün yılanların geri döneceğini söyler efsaneler…”

“Hep öyle söylerler…”

“Bir gün, ateşleriyle geldiler… Gittiklerinde her şey talandı… Gelecekler yine, bir gün gelecekler… Siz neden geldiniz? Burada ne ararsınız? Söylemeyecek misin?”

“Bu eşim, Araz… Mevdan’dan… Oraya gidiyoruz…”

“Demek döndünüz? Demek geldiniz?”

“Ne demek bu? Bizi suçluyor musunuz?”

“Mevdan boş… Gittiler, gittiniz…”

Nefesi hızlandı, boğuluyordu.

“Annem, annem için döndük…”

“Nerede? Mevdan boş, annen orada değil…”

“Kevama… Kevama’da…”

Sonra gün ışıdı. Arabayı çukurdan çıkardılar. Raşo ipleri çözdü. Tabutu indirdiler.

“Baba geldi, ellerinde çamur, ayna.”

“Ya Sarkis? Ya o?”

“O yok. Ardaş’ı göndermiş. Tutsunlar, bu uçmasın demiş.”

Pirler toplandı. Ağacın buz tutmuş dibini dualadılar, mum rüzgara dayandı, yaprak sustu, Ardaş kör kızı oturttu:

“Bismişah… Hak-Muhammed-ya Ali: Erenler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talip canlar! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz!”

Sonra Vartanuş’u mihrap ağacının dibine gömdüler… Bir Ermeni, belki ilk kez Alevi inancına göre defnediliyordu…

Misafir her zaman evin en sıcak köşesine oturtulurdu. Mevdan’ın yıkıntı evlerini gören bir tepenin burcuna mezar taşını oturttular. On dağ ve on sırrın arasında, Pir’in gülbengleri yankılanıyordu.

Sarkis’in gönderdiği güvercinleri uçurdular, hepsi bu.

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful