“Vuslat, bir yüreğin köşe bucak kaçtığı hasrete geri dönmesidir. Başka bir yüreğe duyduğu özlemi dindirmesi değil.”

I.
Büyükşehirlerden biri/sabahın erken saatleri/Esra’nın evi/Elif/Esra

Geceden bu yana, anca uzandığı kanepede tavana diker gözlerini Elif. Duvardaki çatlaktan sızıp gökyüzünü seyreder sanki. Esra, karşı kanepede uyumaktadır. Saat, sabahın altısıdır. Acelesizce doğrulur. Her bir ayrıntısını ezberlediği, o bilindik manzarayı bilinmedik bir buğu ile seyretmeye başlar. Televizyon ünitesinden bir sigara alır. Balkona çıkar. Birkaç sene evvel bu balkonda, kendi balkonlarına nazır kurdukları dost meclislerini anımsar. Telefonundan bir Emel Mathlouthi ezgisi açar. Yarım yamalak yaktığı sigarayı da kül tablasına bırakır. Az sonra balkon kapısında Esra belirir. Odaya dolan sabah ayazına uyanmıştır.

Esra: (Elindeki pikeyi Elif’in omuzlarına bırakırken kül tablasında içilmeden sönmüş izmariti görür.) Bak ya! Bir dal daha ziyan etmişsin zor gün zulasından.
Elif: (Gülümser.) Özür dilerim. Seni de bu saatte uyandırdım.
Esra: Uyudum mu sandın? Tüm gece sana kulak kesildim.

İki arkadaş, bir süre öylece oturur sabah ayazında. Kendi ritminde ilerleyen çalma listesinin gölgesinde aynı maziye dalarlar. Tam bir şarkı daha atlayacakken çalma listesi, aniden duraklatma tuşuna basar Elif. Yaşlı gözlerle döner arkadaşına.

Elif: N’apacağım?
Esra: Kurtulacaksın.
Elif: Nasıl?
Esra: (Arkadaşının buz kesmiş ellerini avuç içlerine alır.) Bilmem. Ama en azından aç karnına olmayacağını bilirim. Kalk hadi, ben sofrayı hazırlayana kadar sen de petroldeki sıcak simitlerden payımıza düşenleri kap gel.
Elif: (Yeri süpüren sabahlığının uçlarını toplar, memnuniyetsizce.) Pekâlâ!

II.
Büyükşehirlerden biri/sabahın erken saatleri/bir apartmanın önü/Ahmet/Elif

Bacaklarının arasında birikmiş izmarit yığınını silkeler Ahmet. Tutulmuş uzuvlarına karşı verdiği mücadele sonucu zar zor doğrulur. Saatine bakar, sabahın altısını otuz üç dakika geçmektedir. Yedisine yirmi yedi dakika kalmıştır. İlerideki dolmuş durağı dolmaya başlamıştır. Bir an önce eve gidip kendine çekidüzen vermeli, biten şarjını yenilemelidir. Silker omuzlarını. Sonra da toz içinde kalmış paçalarını, dizlerini… Son bir sigara için yoklar paketini, boştur. Ceplerini yoklar, onlar da buz gibi beklemektedir. Tam kalkmaya yeltenir ki bilindik başka bir soğukluk dokunur koluna.

Elif: (Elindeki sigarayı uzatır.) Ben evden çıkarken bir dal fazladan almıştım
Ahmet: (Kekeleyerek) Elif, sağ olasın. Ben de…
Elif: (Susmasını işaret eder.) Petrole gidiyorum.
Ahmet: (Gözleri ayakuçlarında gülümser.) Sabah simidi için.
Elif: (Gözleri Ahmet’te gülümser.) Evet.
Ahmet: Köpekler de doluşmuştur geceden oraya. Sen şimdi…
Elif: Korkarım. Evet.
Ahmet: (Arka cebindeki çıkıntıyı gizler.) Hay Allah, çakmak yine kayıp!
Elif: (Diğer elindeki çakmağı arka cebine sokuşturur.) Ali abi daha açmamıştır büfeyi. Sana da bir çakmak alırız petrolden. Haydi!

Her metresini ezbere bildikleri yolu daha önce bilmedikleri bir uyumsuzlukla adımlamaya başlarlar. Bu sessiz uyumsuzluğu Elif bozar petrol ofisine girdikten sonra.

Elif: İzmaritlerini yere atmışsın, dönüşte al onları. (Ekmek dolabında kalan son iki simiti elindeki poşete atar.)
Ahmet: (Mahcup, gülümser raftan bir çakmak alır.) Toplu atarım diye…
Elif: (Kasaya uzattığı paranın üstünü alır.) Sen sabaha kadar o taşta oturdun, ben de pencerede oturdum.
Ahmet: (Şaşırır. Hızla kapıya yönelen Elif’in adımlarını kapı eşiğinde yakalar.) Gidemedim.

Gelirken acelesiz adımlanan yol, bu kez koşar adım geçilmeye çalışılır. Her adımda biraz daha hızlanır Elif. Yol üstündeki köpekten mi korkmuştur yoksa Ahmet’ten mi kaçmaya çalışıyordur. Apartmanın önüne yaklaşıncaya kadar yavaşlatamadığı adımlarını sorgular Elif. İzmarit yığının yanına gelince durur. Ahmet de durur.

Elif: (Kızarmış gözlerini Ahmet’in gözlerine diker.) Yanıma da gelemedin!
Ahmet: (Dudaklarının üzerine düşen bıyıklarını yemeye başlar.) Neden geri geldin?
Elif: (Acı bir kahkaha atar.) Göz görmeyince gönül katlanıyor. (Gözlerini diker yeniden Ahmet’in gözlerine.) Artık katlanmasın istedim!
Ahmet: (Durur. Gözlerini ayakuçlarından kaldırır. Elif’in gözlerine bakar ilk kez, doğrudan. Söylemek istediklerini, duymak istediklerini gözlerinde arar.) Git.
Elif: (Kızaran gözleri iyice büyür, kirpiklerini zorlayan yaşları dizginlemek için iyice büyür.)Bu akşam…

Öfkeyle ardına döner Elif. Titreyen parmaklarıyla basar zile. Otomatik kapı açılır. Hırsla iter kapıyı binadan içeri adım atar. Ahmet, gözleri kapıda nefes almadan bekler. Otomatik kapının çarpma sesini bekler. Elif’in ardına bile bakmadan kapıyı ayağı ile itmesini bekler. Elif ise kapı eşiğinde Ahmet’in çoktan gitmiş olmasını diler. Ardına döner. Birbiri ile buluşan bir çift göz bebeğinde bilindik bir şimşek çakar o an. Sağanağa dönüşür hasret, gözlerinden akar. Ahmet, bileklerinden tutar Elif’i. Gözlerini kapatır Elif. Ezbere bildiği bir dudağın kıyısında tadar kendi gözyaşının tuzunu. Yıllarını, aşklarını, özlemlerini, öfkelerini, vedalarını, kursaklarında kalan vuslatlarını dudaklarını birleştiren o birkaç saniyeye sığdırırlar. Elif’in dağılan saçlarından yayılan koku, Ahmet’in yakasından dökülen parfüme bulanmış izmarite karışır. Suskunluklarıyla kurularlar birbirlerinin yaşla dolmuş gözaltlarını. Hıçkırıklarla öperler özledikleri avuç içlerini. Kalp atışlarını aciz derilerinde hissedene dek sarılırlar. Ve ayrılırlar.

III.
Büyükşehirlerden biri/şehirlerarası otobüs terminali/akşam/saat sekiz/Elif/Esra

Elinde içi çay dolu iki kartondan bardakla gelir Esra.

Elif: Hiç de tadı olmuyor böyle ama…
Esra: İdare et artık. Ne zamana gelirmiş?
Elif: Yarım saatlik bir gecikme olur demişti adam. Birazdan… (ayaklanır) Geldi bile!

Biraz sonra elinde bir bagaj fişi ile döner Elif. Arkadaşının kırgın bakışlarına gizlenmiş şefkate sığınır.

Esra: Hiç öyle bakma!
Elif: Kurtulmak için. (Buruk bir gülümseme birikir dudaklarına.) Bak, gör! Akdeniz’in iyotlu havası nasıl da iyi gelecek arkadaşına. Hem yeni iş yerime bayılacaksın. Her gün fotoğraf atacağım sana. Deniz, kum, güneş, kitaplar, insanlar, sevdiğim müzikler, uydurduğum pastalar…
Esra: Tek başına mı?
Elif: (Derin bir nefes alır.) Bu kez tek başıma…
Esra: (Sıkıca tutar arkadaşının bileklerinden) Eğer istersen, hemen…
Elif: (Bileklerini tutan üzgün elleri avuç içine alır.) Biliyorum, hemen gelirsin. Ama bu kez tek başıma olmalı, lütfen.
Esra: (kırgın) Nasıl istersen…

Muavinin çağrısı ile irkilirler. Veda zamanıdır artık. Elif, arkadaşına sarılır. Uzun, sıkı, daha şimdiden başlayan bir hasretle… Omuzlarını ıslatan yaşlar ile…

Elif: Dikkat et kendine.
Esra: Sen de. Haberdar et beni.

IV.
Büyükşehirlerden biri/bir apartmanın dördüncü katı/akşam/saat dokuz/Ahmet

Son bir saattir masanın üzerindeki kırmızı kutuya bakmaktadır Ahmet. Paketindeki son sigara da bir izmarite dönüşünce oturduğu yerden doğrulur. Kutuya uzanır. Yüzyıllar evvel gömülmüş bir sırrı gün yüzüne çıkaracak bir kâşifin korkusu belirir gözlerinde. Kapağını kaldırır kutunun. İçinden bir adet mektup ve artık kararmaya yüz tutmuş bir gümüş kolye çıkar. Titreyen parmakları ile açar katlanmış mektubu. Kendi el yazını hemen tanır. “Sevdiğim” diye başlayıp “Seni Seviyorum” ile son bulan, Elif’e yazılmış satırlarını hemen tanır. Onu ilk kez öptüğü o serin haziran gecesini hatırlar. O gece boynuna iliştirdiği gümüş kolyeyi hemen tanır.

Vuslata ermiştir. Anıları ile arasına dizdiği sıradağlar tuzla buz olmuştur. Elif, veda etmiştir. Bu veda ile kendini azad etmiş, Ahmet’i ise dirilen anılara hapsedip gitmiştir. Ağırlaşan bedenini taşıyamaz kendini yatağa bırakır.

Saatler sonra gelen bir arama sesiyle irkilir. Saat sabaha karşı dördü on iki geçmektedir. Kaç saattir buradadır, uyumuş mudur? Nedir bu sıkıntı? Anımsar birden. Korkarak gözlerini masaya çevirir. Her şey yerli yerindedir; ağzı açık bir kırmızı kutu, gözyaşları ile ıslanmış bir mektup, kararmaya yüz tutmuş bir gümüş kolye ve Elif’in vedası… Her şey yerli yerinde…

Telefonu yeniden çalmaya başlar. Ekran yanıp söndükçe zil sesi yükselir. Zil sesi yükseldikçe telefon ekranında beliren isim de büyür Ahmet’in gözlerinde: SENA.

Ahmet, telefonunu sessize alır.

Yazar

Sınıfının öğretmenidir. Vaktiyle, Koza Düşünce Dergisi'nde pedagojik düşünce yazıları, Yalnızlar Mektebi Dergisi'nde de araştırma\inceleme yazıları yazmışlığı vardır. Şimdi ise Kaybolan Defterler'de, Karahindiba Dergi'de ve Âlâ Edebiyat Dergisi'nde bir küçük yaprakçıktır. Hayatının geri kalan kısmını ise bolca okuyan, kalemi yettikçe yazan bir cesur acemi olarak sürdürmektedir.