Zamanın elleri kan içinde.

“Sessizce bir türkü söylüyoruz, içimizdeki yaraya bakarak..”

Nizamiyenin birkaç yüz metre boyunca uzanan çam ağaçlıklı yolunun üzerinde, sıraya dizilmiş bekleşiyorduk. Bir yüzbaşının bağırtılarının arasında karga sesleri yankılanıyordu.

Yaklaşık iki aydır buradaydım. Tahammül gücümü zorlayan uykusuzluk ve uyumsuzluk problemimin nüksettiği hiç te yeri olmayan bir zamanın tam ortasındaydım.

“İşte burada!” dedi Yüzbaşı.

“Vatani görev, her şeyden daha esastır beyler!”

Bütün sırayı baştan başa göz ucuyla süzüyor, botlarının ve yüz çizgilerinin gıcırtısı yol kenarında uzanan kaldırımlardan yankılanıyordu.

“İşte burada!” diye yineledi. Onu kolundan çekiştirip bir adım öne çıkardı.

“Şu serseriye bakın, üç aydır Askeri Hapishanede…”

Nefes aldı.

“Sizler de, eğer vatanınızı ve milletinizi seviyorsanız, görevinizden kaçamayacaksınız…”

Ses tonunu yükseltti.

“Burası dedenizin bahçesi değil beyler, silah arkadaşlarınız Doğu ve Güneydoğu’da çatışırken, sizler burada körfez kokusuna karşı sigara tüttüremeyeceksiniz… Böyle bir yanılgınız olmasın!”

O gün tanıdım onu; Veysel.

Kolundan tutulup çekiştirilen, başı önünde ama öylece asi ve çocuksu, seksenbire iki Veysel…

O günden birkaç hafta sonra, arasında yaklaşık yirmi metre kadar mesafe bulunan, demir konstrüksiyonlarla yerden ağaçların hizasına yükseltilmiş iki ayrı kulübede nöbet tutuyorduk.

Yaz sıcağı, körfezden dağ yamaçlarına rüzgarları alıp vuruyor, öğlen güneşi göz bebeklerimin derinlerine kadar parlaklığını işliyordu.

Günlerdir tek kelime etmemişti. Her iştima saatinde isteksizce sayımını veriyor, yerine getirilmesi bir ritüele dönüştürülmüş emirleri gerçekleştiriyor, sonra tüm gün susuyordu.

Mahallelerin haşarı çocukları vardır. Bütün evlerde isimleri bilinir, ve bütün korumacı ailelerin, kendi çocuklarını uzak tutmak isteyeceği cinsten yara bere sahibi mahluklardır.

Oysa Veysel, tam anlamıyla böyle bir çocuk değildi. Annem görse çok kızardı belki ve askeri hapishaneden buraya getirilmiş olsa da, herhangi yeni bir olaya karışmamış, kendi halinde bir adamdı bu.

Yüz hatları yara değil belki ama, bir Dünya Savaşı sendromu taşıyordu çizgilerinin arasında…

Önceleri; belki de askerden yıllarca kaçmış bir serseri olduğunu düşünmedim değil. Ve hatta; bir vicdani retçi olabileceğini, nişanlısını özlediği için askerden kaçıp yakalandığını, veya Güneydoğu’da bir çatışmadan kaçıp geri dönmediğini yakalanınca da tıpkı o ilk iştimada olduğu gibi kolundan çekiştirilip buralara kadar getirildiğini düşündüm.

Bir bacağı korkuluklarda, diğeri yerde, silahı olmadan –ki silah verilmemişti, belli ki bir şekilde askerliğini bitirmesi ve kazasız belasız yollanması düşünülüyordu- kulübenin balkonundaki bankta öylece oturuyordu.

Güneş ışıkları, üzerinde parıldıyor, üniformanın sol kolunu dirseğine kadar çekmiş, derisinin üzerinde boylu boyunca uzanan dövmelerden kalan herhangi bir boşluğa, çakısıyla bir şeyler yazıyordu.

Kolundan ince ince kan damlalarının süzüldüğünü gördüm. Korktum. Birliği aramak istedim, ama yapmadım. “Amansız bir aşık herhalde…” diye geçirdim içimden ve sustum.

O akşam, iki katlı yatakhanenin koridorlarına bakan yangın merdiveninde sigaramı yaktım. Yüzbaşı henüz burayı keşfedememiş, ya da teorisini tam olarak oturtamamıştı. Çünkü; burası belki o an için yerkürenin hiçbir noktasında görülemeyecek kadar iyi bir gizliliğe sahipti. Benim mabedim…

Karşı kıyıdaki gece ışıkları hareleniyor, denizden yansıyor, göz yanılsamalarıyla birleşip kentin üzerine çöküyordu.

“Bunu neden yaptın?” dedi bir el omzuma dokunurken.

Sigarasından bir duman aldı, sordum:

“Neyi?” dedim.

“Neden şikayet etmedin? İyi adamsın sen hoca…”

Parmak uçlarımla, yanan sigaranın kenarlarını ezdim. Bir fırt daha aldım, yutkundum, gözlerime baktı:

“Korkma!” dedi.

“Her şey belki bir yanılsamadır…”

“Neden kollarını kesiyorsun?” dedim.

“Bir bilmiyorum ki sorma!” dedi derin bir nefesle karışık.

“Hiçbir şeyi olmayan insanların, kendi kanlarından başka akıtacak bir şeyi de kalmamıştır biliyorsun. Gözyaşları çoktan tükendiğine göre, kalanlarla idare etmek gerekir…”

Bu merdivenlerarası konuşmalar günlerce sürdü. Anlamsız, derinliğini yitirmiş cümleler dizininin arasında dönüp durdu bir süre.

Aslında temele inildiğinde, bu adamın hikayesine dair tek bir fikir edinememiştim. Yaşadıklarını değil, yaşadıklarından süzdürdüğü öğretileri ve öngörüleri cümlelere sığdırıyor, üstü kapalı birer kaybediş öyküsünün ana fikrini, her akşam bana sunuyordu.

Askerliğin bitimine bir buçuk ay kadar zaman kalmıştı. Yine uyur uyanık geçirdiğim o herhangi bir Ağustos gecesiydi.

Karanlıkta gözbebeklerimiz bütün beyazlığıyla, bir atom reaksiyonu gibi çarpıştı. Kulağıma eğildi:

“Ben gidiyorum hoca…” dedi.

“Kendine mukayyet ol…”

Sesim gırtlağımda boğuldu.

“Yapma Veysel!” dedim.

“Bak, yine yakacaksın kendini devrem…”

“Bulana aşk olsun hoca!” dedi, karanlıkta fısıldarken.

“Sen kendine iyi bak yeter…”

Ertesi sabah iştimasında, adı sayıldığında ses çıkmayınca, Murat yüzbaşı çağırdı:

“Öne çık!” dedi.

“Nerede bu Veysel? Bir tek seninle konuşur. Nerede bu adam?”

Yutkundum. “Dün gece firar etti komutanım…” dedim.

Yüzbaşıyla karargah yoluna doğru yürüdük.

“Anlat!” dedi. “Doğruyu söyle, hiçbir şey bilmiyor musun oğlum sen?”

“Bilmiyorum komutanım, inanın bana bilmiyorum, zaten bana da hiçbir şey anlatmazdı aslında pek…”

“Peki, haftasonları falan? Nereye giderdi bu?”

“Komutanım biliyorsunuz zaten çocukluğu bu şehirde geçmiş. Her yeri avucunun içi gibi biliyor ama, Gölcük’te bir balıkçı barınağı vardı. Oraya giderdi bazı bazı. Akrabaları falan var orada…”

Yüzbaşı sağ elini cebine soktu.

“Peki” dedi.

“Arabamı sana versem, bana Veysel’i bulabilir misin?”

Gerekli evrak ve arabayı alıp nizamiyeden çıktım. Yarım saat içerisinde üniformamı çıkarmış, izin kağıdını almış, barınağın dibine kadar gelmiştim.

Bir adama sordum. Akrabasıymış. Önce “Buralarda yok” gibisinden bir şeyler geveledi, sonra uzaktaki diğer kulübeyi gösterdi.

Barınağın dibinde buldum onu. Bir ayağı yerde, diğeri korkuluklarda, bir kolu dirseğine kadar çekilmiş, ama yarı baygın…

“Veysel” dedim.

Beni tanımadı. Bir şeyler mırıldandı. Sonra sustu, kalkıp on metre ötede kayalıkların üzerine oturdu. Temkinli yürüdüm. İkimizden başka kimse kalmamıştı. Körfez yine ekşimsi kokuyordu.

Koluna girdim. Gelmek istemiyordu. Muhtemelen koluna bir şeyler enjekte etmiş, kafası bi milyon. Bir kolundan tutup barakanın yanındaki musluğa kadar çekiştirdim. Kafasını yıkadım, bana mısın demedi. Bir yandan bana küfrediyor, kaybettiği hisleriyle vurmaya çalışıyor, duruyor, diğer yandan yine çırpınmaya devam ediyordu.

“Veysel” dedim.

“Gel hadi bir bira içelim…”

Bir saat kadar sonra, Karamürsel yolunda, yüzbaşının son model Volkswagen’inin içinde oturuyor, yolun karşı tarafındaki büfeden aldığım birer birayı deniz esintisine karşı yudumluyorduk.

Biraz daha ayılmıştı. Derin soluk alıp veriyordu. Birkaç martı arabanın önünden uçup denize uzanan siyah taş yığınlarının üzerine kondu.

“Yedi gün toprağın altında kaldım hoca…” dedi.

“Tam yedi gün…”

Durdum, dinledim.

“Evleri bir tek deprem yıkar zannediyorsunuz sizler, değil mi?”

Göz kapakları buruşuyor, birkaç yudumda bitirdiği Tuborg’un ağız boşluğuna kenetli, öylece kalakalıyordu.

“Yedi gün, toprak altında ölmeyi diledim…”

Bir sigara yaktı, yüzbaşının yeni arabasının yeni döşemelerine inat.

“Bazen istesen de ölemezsin hoca, yeryüzünde gelmiş geçmiş hiçbir deprem ötenazi haklarının sonucu değildir. Kimse bir yıkıntının arasında ölmeyi istemez, ben istedim. Azrail dediğin, sipariş üzerine çalışsa ne çıkar?”

“Neden?” dedim.

“Neden ölmeyi istedin?”

“O gece, o otobüs bir kavşak sonra dursun isterdim mesela hoca… Bir kavşak sonra dursun da, şoförün yaptığı hata beni geç yetiştirsin…”

Bir duman aldı, devam etti:

“Sanki bütün o gece, bir şekilde bir hayatın yönünün değiştirilmesi için kurgulanmış gibiydi: o gece ve benim hayatım…”

“Gece durgundu. Burası ölü bir şehirdir aslında hoca… Evler ölüm taşır geç vakitler. İşçiler eve döner, ve şehir öylece ölür… Hepsi bu…”

“Otobanda indim. Eve kadar yürüdüm. Ama bir garip… Adımlarımı anlamsız hızlandırıyor, arkama bakıyor, sonra yine yürümeye devam ediyordum… Sanki bir şeylerden kaçmak için hazırlanıyordum öylece…”

“Ben üvey babamdan çok dayak yedim hoca. Hem de hiç yoktan. Yine de kin duymadım. Adam, kız kardeşime defalarca tecavüz ettiğinin ortaya çıktığı gün kaçmamış olsa, belki katil de olabilirdim ama olmadım…”

“Ben böyle bir adam değildim hoca. Ne içki, ne sigara, bi bok yoktu anlıyor musun?”

“Bizim peder fabrikada öldükten sonra, annem bu adamı bulmuş. Orospu çocuğunun teki… Her yol var puştta. Ne bana çocukluk yaşattılar, ne kardeşime… Anam olacak kadın, kızına yapılanları bildiği halde ses etmemiş… Yani anlayacağın karı koca hayatımızın orta yerine sıçıp gittiler… Okusam bacım var, daha delirmemişti… Biz böyle büyüdük bir şekilde hoca…”

“Sonra bi gün, “çocukluk bize göre değil lan” dedim. Çocukluk bize göre değil. Bi kıza tutulmuştum zaten. Ama nasıl hoca, görmelisin… Çok güzel gülüyordu be abi… Kız da beni sevdi, ya da ben öyle sandım… Öyledir zaten, göz vucudun en çok hata yapan organıdır aslında… Ve tek hatası zamanın akışını değiştirir…”

“Evlendik. Otomobil fabrikasında işe de girdim. “Oh lan!” dedim kendi kendime, tamam bizim pederin yapamadığını yaparım, bacıma da bakarım, evimi de kurarım… Her şeye yeni başlıyordum işte. Deli gibi seviyordum kızı anlıyor musun? Hani böyle dokunmak istemezsin bir çiçeği… İncitmek istemezsin… Öylece…”

“Üç ay sonra askere gittim. Ulan nasıl bırakıp gidilir? Nasıl bırakıp gideyim? Ama el mecbur, çıkıp gittik… Kaçmayı düşünmedim değil, ama meraklanma kaçmadım…”

“O gece, Adana’da askeri birlikten iznimi almış geliyordum. Bizimkini aramadım. “Haberi olmasın, gülümseteyim hiç yoktan, yine öyle güzel bakakalsın…” dedim kendi kendime…”

“Adım Veysel, ama Karacaoğlan olsun isterdim aslında…”

“Bir efsane anlatılır hoca… Karacaoğlan evli… Elif, bir içim su… Yoldaşı, sevdiği… Bir gece Karacoğlan yokken Köse Veli, çadıra girivermiş, Elif’e saldırmış. Ne yapsın Elif? Bir duyan olmasın diye sesini çıkaramamış… Bu sırada Karacaoğlan Cerit’lerin düğününde saz çalmaktaymış… Birden sazın bir teli kırılmış. Şaşırmış Karacaoğlan… Ayağa kalkmış. Rüzgar gibi yola düşmüş. Bir günlük yolu göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Çadırına geldiği zaman Halil’i Elif’le yatağında uyurken bulmuş… Üstlerine abasını örtmüş… Karacaoğlan alıp başını gitmiş, kendini dağlara vurmuş…”

“Vardım. Sokak kapısı aralıydı. Merdivenlerden çıktım. Kapı kilidi sessizce dilini bıraktı. Koridorda yıllardır hiç konuşmayan, kimseyi tanımayan bacım uyuyordu. Her şey yerli yerindeydi… Bacımı öptüm, uyanmadı… Işıkları açmadan karanlık koridorda süzüldüm odaya…”

“Zaten o an, ancak bir büyük deprem her şeyi anlamlandırabilirdi…”

“Kapıyı açtım. Yatakta sarmaş dolaş, ay ışığı vurdu, tanıdım: Ahmet. Bizim mahallenin çocuğu. Bizimkine musallat olmuş nicedir. Hiç bir arada görmemişler. Bana söylenen bu… Ama o gece oradaydı ve ben Karacaoğlan değildim…”

“Mutfağa koştum. Bir ekmek bıçağını kaptığım gibi koridora çıktım. Sonrası hiç.”

“Gözümü açtığımda karanlıktı. Burnumda kan ve toz kokusundan başka hiçbir şey yoktu…”

“Önce anlamadım. Bir kâbusun en korkutan yerinde uyanmak üzere olduğumu düşündüm. Yok. Bir aralıkta kımıldayamıyordum. Birkaç saat sonra kendime gelebildim sanırım…”

“Hiç bağırmadım, hiç yardım dilemedim. Orada öylece boğulmak, öylece kalakalmak istedim…”

“Günler geçti, ben saymadım ama beni bir gün topraktan çıkardılar. Hastaneyi hatırlıyorum, serum şişesini karşı duvarda kırdım. Bacağımdaki dikişleri söktüm. Yeniden bağladılar…”

“Dedim ya hoca, bazen ölmek istersin ama bir deprem dahi yaşamana engel olamaz…”

“İyileştikten sonra hastaneden alıp yeniden Adana’ya götürdüler. Elimden silahı da o vakit aldılar. Durum kötüye gidince kırk beş gün hava değişimi verdiler yine…”

“Nereye gideyim? Bacım o gece ölmüş. Anam zaten o orospu çocuğuyla yeniden kaçmış… Ama gittim. Yok oldum… Kendimi de öldüremedim… Sekiz yıl sonra bir otogarda yakaladılar… Hopp! Hapishane… Sonrasını zaten biliyorsun…”

Bir dünya savaşı bombardımanını Veysel’in anılarından dinliyor gibiydim. Birkaç dakika tek kelime edemedim.

“Hadi Veysel!” dedim.

“Hadi bak gidelim, Komutan bu kez ceza almaman için beni yolladı gizliden… Beni de yakma…”

Önce yanaşmadı. Yüzbaşının arabasında içilen beşinci biradan sonra Nizamiye’nin kapısındaydık. Yüzbaşı Veysel’i aldı. Ondan sonra günlerce onu görmedim. Soramadım da…

Bir hafta sonra, Veysel yatakhaneye geldi, yüzü simsiyah… Baktı, sessizce eğildi:

“Sana güvenmiştim hoca…” dedi, baktı:

“Sana güvenmiştim…”

O günden sonra benimle bir daha konuşmadı. Yine bazen nöbetten nöbete uzaktan görüyordum. Hafta sonları nizamiyeden çıkmıyor, emirleri yerine getiriyor, kimseyle bunun dışında hiçbir şey paylaşmıyordu.

Birkaç hafta sonra, yine bir iştimada adı sayıldı: yok…

Bizim Veysel, bir gece ansızın yine kendini dağlara vermişti. Bir daha ne gören, ne duyan oldu…

İnzibat arabasıyla kenti didik didik ettik. Gidebileceği her yere gittik, girebileceği her deliğe girdik, bulamadık, zaten sonra terhis oldum. Bir daha ne oldu, ne yaşandı bilmiyordum.

Önceki yıl, bir Ege kasabasında, eski sevgililerimden biriyle yürüyordum. Deniz sakin, dağ dorukları suskundu… Henüz; büyük bir doğa olayının mı her şeyi ters düz edeceğini, ya da ters düz olan her şeyin büyük bir doğa olayına mı neden olacağını tam anlamıyla çözememiştim. Ve kaybetmiş çocukların hikayelerine henüz bu denli aşina olamamıştım…

Bir balıkçı barınağına yanaştık, kız çok güzeldi, çok güzel gülümsüyordu ve ben Karacaoğlan değildim…

Balıkları tezgahtan alıp, ekmeğin arasına koyarken, eğik başını kapatan şapkasının altından göz göze geldik: Veysel… Hüzünle gülümsedi… Ben de gülümsedim… O an kimse görmedi…

Parayı alırken sessizce eğildi:

“Her şey belki bir yanılsamadır hoca; her şey, belki bir, yanılsama…”

Yeni Şeyler

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful