Pencere önündeki sandalyesinden sokağı seyreden Fişır Orhan karısının sesini işitti.

“Hadi bey yemek hazır.”

“Geldim geldim!” diye mırıldandı kendi kendine. Önündeki sehpayı dikkatlice, sarsmadan itekledi. Masaya beraber oturup akşam yemeğini sessizce bitirdiler. Karısı bulaşıkları yıkarken Fişır Orhan radyonun başına kuruldu. Her akşam dinlediği frekans gene değişmiş, eşi huyunu bilmezmiş gibi iğreti müzikler çalan modern bir kanala çevirmişti radyoyu. Kadın seviyordu böyle şeyleri; şen şatır melodiler eve dolsun, çöl rengine bulanmış dairelerine biraz neşe ve hoşluk hakim olsun istiyor, sabahları Orhan Bey uyurken bir yandan temizlik yapıp bir yandan göbek atmayı ihmal etmiyordu. Fişır Orhan, kendisi ve arkadaşları ona böyle derdi, iki frekans arasına sıkışmış küsürlü radyo kanalını bulunca rahatladı, krem rengi koltuğuna kurulup çalan eseri dinlemeye başladı. Tatlı bir keman konçertosu bitmekte, saatler sürecek bir piyano resitali başlamaktaydı. Fişır Orhan o kadar zamanı olmadığını biliyordu. Zaten bu ortama fazla dayanamazdı; belki yalnızken uzun uzun kalabilirdi ama birazdan şu dırdırcı karısı konuşmaya başlayıp günlük konulara dair merakını dile bir getirir; o niye öyle olmuş, bunu kim yapmış, bugün gazetede ilginç bir şey okumuş, yarın ne yemek yapsınmış, bey sigarayı çok içiyormuş, ev temizlemekten beli tutulmuş, yarın acaba komşuya gitsin miymiş yoksa öğrenmeye dair açlığını bir bilene sorarak gidermeye çalışan çocuklar gibi devamlı konuşarak başının etini mi yeseymiş diye sualler sorar,  karşılığında merhamet dilenen bir bakış ve mutlak sessizlikten başka bir şey bulamayınca somurtup radyodaki acayip sesleri dinlemeye çalışırdı.

Düşündüğü çıktı. Oflar poflar arasında bir muazzam resital çalınırken, her akşam olduğu gibi aynı saatte iki elini dizine vurarak kalktı koltuktan Orhan Bey. Kalın ketenden sarımtırak paltosunu üstüne alıp kahvenin yolunu tuttu.

“Geç kalma bey,” diye seslendi kadın içeriden. Radyo sesi hızla kesildi; televizyondan çığlıklar, kahkahalar ve insana zevk vermeyecek gürültüler yükselmeye başladı.

“Yok yok, kalmam,” dedi Fişır Orhan ama karısı hanım bunu duymadı.

Apartmandan çıkıp yolun karşısına geçtiğinde evlerinin caddeye dönük tek göz penceresine baktı: Kadın ışıkları yakıp camı açmış, televizyondan yükselen ses neredeyse mahalleyi kaplamıştı. Derdini anlatamayan insanlara mahsus bir tavırla acı acı gülümseyip kafasını salladı. On dakika sonra kahvenin kapısından içeri girdi. Paltosunu çıkartıp kasketiyle birlikte sandalyeye fırlattı. Cebinden at biçiminde bir kolye ucunu avucuna alıp boş tabureye oturdu ve demli bir çay söyledi kendine. Oyuna başlamak için bekleyen üç arkadaş ona baktılar. Birinin yanağından makas aldı, diğerinin karnına doğru parmak atıp muziplik yaptı Fişır Orhan.

“Yine gününde!” dedi bir arkadaşı.

“Evet,” dedi bir diğeri. “Gene kaybettik desene.”

Fişır ilk dikişte çayını yarıladı, ikincisinde dibini gördü. “İşte çay dediğin böyle olur. Bizim hatun çaydan anlamıyor. Evde adam gibi çay içmişliğim yok.”

Bir bardak daha söyleyip sözlerinin gerçeği yansıttığını kanıtladı. Diğerleri de bir bir dökülüp aile içi hallerinden, karılarının vurdumduymazlığından, bakımsızlık ve beceriksizliklerinden dem vurup öfkelendiler. Yarım saat kadar bu konuları anlatarak birbirlerinin kafasını şişirdiler, tartıştılar, hangisininki daha beceriksiz öğrenmek için iddialaşıp her yerde anlatılmayacak mahrem örnekler verdiler. Fişır Orhan çayını yudumlayarak izledi onları. Konuşmaları bitince son yudumu aldı, tazelenmesini istemedi. Oyunları çarçabuk sona erdiğinde Fişır Orhan her zamanki gibi el kaybetmeden kalktı masadan. Arkadaşlarına içtiği iki demli çayın adisyonunu ve nedenini hala anlayamadıkları bir mağlubiyet merakı bırakmıştı. Şimdi hepsi evlerine dağılıp düşüncelere dalacak, bu eğlenceli fakat ketum adamın galibiyet sırrına erişmeye çalışacak, bazı açıklamalarda bulunacak ama karılarıyla yan yana uzanıp tavana bakarlarken sorular bir anda anlamsızlaşacak, boş vereceklerdi.

Fişır Orhan ise eve dönerken tanıdık bir hissiyatla; biraz gururlu, biraz kibirli ve kazanmanın büyütülecek bir şey olmadığını bilecek kadar bilge; yarın akşamı iple çekecekti. Sokağa giren son dönemece kadar kendine yakışmayan, kabarık bir göğüsle yola devam etti. Dönemeçten sonra ise aynı adam geri döndü. Omuzları hafifçe çöktü, ama hafifçe; öyle bitkin, silik bir karakter değildi. İnanıyordu ki çevresi onun hakkındaki bazı gerçekleri bilse, kendine özgü saklılarını anlayacak kapasiteye ulaşsa bu esrarengiz adamı göndere çekerdi. Bunları gizlemek, kafasının bir yerlerinde kullanmadan kamufle etmek ve unutmamak için kendi dünyasında bir oyun tasarlıyor, bu oyunun kaidelerine dair yeni kuramlar geliştiriyor, hepsine karşı taktikler üreterek sağ çıkmaya çalışıyordu. Ona sorsanız pek zevkli bir işti bu yaptığı. Tarihe ismi kazınan uçuk kaçık adamlar kadar olmasa da yaşam serüveninde hatırlanır bir yeri olacak, ilgililerce ismi elbet duyurulacaktı.

Eve usulca girdi. Ayakkabılarını yan yana hizalayıp kenara koydu, paltosunu ve kasketini astı. Üzerini değiştirip inilti şeklinde horlayan karısının yanına fark ettirmeden uzandı. Hatun biraz kımıldanıp nefeslendi fakat Orhan Bey’in yatağa gelişinden bihaber, uykusuna devam etti. Fırsatı değerlendiren Fisher Orhan tavana bakıp hayallere daldığında aklında gözler vardı. Kıpır kıpır, ela gözler. O gözlere sahip olmalıydı, o gözlere bakabilmeli, sahibinin aklına ulaşmalı, elinden gelse o gözlerle görebilmeliydi dünyayı. Unutulmazlık ve ölümsüzlük kendiliğinden gelecekti; Kanlıca’ya heykeli dikilir, bir sokağa ya da parka ismi verilir, yardımseverlerin desteğiyle adına bir fon oluşturulup yeni başlayanlar için imkanlar yaratılırdı. Yorganı sıkıp buruşturdu. Sağa sola döndü. Bir telaş, bir mutluluk hezeyanı taştı içinden. Ümidin aniden belirdiği anlarda ortaya çıkan duygusal aşırılık Orhan Bey’i yataktan kalkmak zorunda bıraktı. Uyuyan karısının üzerinden bacağını aşırıp  odadan parmak uçlarında çıktı. Karanlığı tılsımlı bir sıcaklıkla yakan sokak lambalarını görmek için perdeyi açtı, pencere önündeki sandalyeye oturdu. Sehpanın üzerinde kare şeklinde bir tahta, tahtanın üzerinde nizamsız biçimde duran işlemeli biblolar vardı. Eli çenesinde düşünüp duran Fişır Orhan ileri geri oynadı onlarla. Her dokunuştan önce dakikalar akıyor, doğru hamleyi bulamadığından hepsini geri alıyordu. Geçen zamanı geri almak ise ne yazık ki mümkün değildi. Bir yandan da tahtanın kenarında duran deftere not alıyor, farklı harflerin  ve rakamların yazıldığı sayfaya bakıp kiminin üzerini çiziyordu.

İşte yine bulmuştu kendini. Tahtanın başına geçtiğinde dünyası, hayatı ve yaşama amacı oluyordu bu oyun. Dünyaya körlüğü o esnada açılıyor, insanoğlundan kaçışı, nefreti ve korkusu habersiz şekilde yok olup gidiyordu. Oradaydı tüm ihtimaller, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen. Mutluluğu, kederi, özlemleri, beklentileri ve huzuru yapacağı hamlelere bağlıydı sanki. Ne vakit taşlara dokunsa yeni birisi oluyordu neredeyse; çeşitli olasılıklara dalıyor, çıkıyor, yenilerini üretiyor ama düşünmekten asla vazgeçmiyordu. Sıkışıp kaldığı alelade hayat aklına gelmiyor, sanki başka bir yaşamın bambaşka bir zamanında, dünyanın sayılı ustalarına karşı unutulmaz bir mücadele veriyor, büyük alkış topluyor, mütevazi bir ifadeyle elini kaldırarak kalabalığı yatıştırmaya çalışıyordu. Evet, başaracaktı bunu, kararı kesin, kendinden emindi. Karısının yanına döndü. Geceliğinin yuvasından büyükçe göğsü açığa çıkan kadın tek gözünü açıp Fisher Orhan’ a baktı.

“Dönüp durma artık bey, yeter. Az rahat dur!”

“Tamam hanım tamam.”

Fişır Orhan’ın aklından karısının gözlerini oyma fikri geçti. Fikrine eşlik eden bir tutku olmadığı için çabucak caydı düşüncesinden. Sadece onu uğraştıran hamleyi alt etmek için göze alırdı her şeyi. Satranç onun anlaşılmaz, dağınık, karmaşık, sıkıcı ama esrarengiz dünyası olmuştu. Her sabah kahvaltıdan, her akşam yemekten sonra masa başına oturur, hamle üstüne hamle düşünür, akşam radyoda klasik müzik dinler, arkadaşlarıyla kahvede buluşur, eve dönüp uyur, gece sıçrayarak kalkıp salona koşardı. Kendini durduramıyordu Fişır Orhan; satranç taşlarını okşuyor, zamanının tümünü çıkmaza girdiği yarım bir oyunu tamamlamak için uğraşmakla geçiriyor fakat başarılı olamıyordu.

Bu sıkıntı kemirip durdu içini. Günlerce, haftalarca tahtanın başında aklını ağarttı. Karısı arada sırada cesaret edip satranç takımını topladı, tozunu sildi, taşları çiçek motifiyle dizdi. Neyse ki usta satranç oyuncularına özgü bir hafıza kabiliyeti vardı Fişır Orhan’ın, geri yerleştirdi hepsini. Arkadaşlarını her gece tekrar tekrar yendi. Onlar masa altından acıbadem likörü içerlerken Fişır Orhan çay içmeye devam etti.

Sıradan ve aheste bir günün öğle vaktinde kapının kilidi rutin bir tıklamayla açıldı ve Orhan Bey’in eli pazar torbalarıyla dolu karısı eve döndü. Koridoru geçip mutfağa girdi, sebzeleri yerleştirdi, peyniri yıkadı, ekmeği dilimledi. Salondan gelen hıçkırık sesi de kulağına o an çalındı. İçeri koştuğunda hiç beklemediği bir durumda, televizyonun karşısında oturmuş, ağlarken buldu Orhan Bey’i. Dili tutuldu sanki kadının. Yanına yanaşıp koluna asıldı. Vücudunu hafifçe sarstı.

“Bey! Sana diyorum bey! Ne oldu, hu?” diye seslendi endişe içinde.

Kır bıyığının altında dudağını ısıran Fişır Orhan’ın yüzü kızardı.

“Hanım,” dedi. “O ölmüş. Hastanede bir başına geberip gitmiş.”

“Kim bey, kim ölmüş?”

“Fischer hanım. Bobby Fischer.”

“Fişır mı? Fişır kim be adam?”

“Kim mi? Satrancın büyük ustası hanım, nasıl tanımazsın?”

“Bey kafayı üşütmeden bırak şu oyunu artık. Bak sonun Kemal dayım gibi olmasın. Çapaçul olup çıkarsın başıma, vallahi bakmam sana. Bu yaştan sonra altını mı temizleteceksin, lokmanı ağzına mı vereceğiz? Tövbe tövbe. Fişır ölmüşmüş! Fişır da kim Allah aşkına?”

“Bobby Fischer hanım. Dünyanın bir ucunda, hastanede bir başına. Deli demişler. Önceleri dahi demişlerdi. Şimdi beğenmemişler söylediklerini.”

“Adam sen de! Sana ne dünyanın öbür ucunda ölen adamdan. Binlerce insan ölüyor her gün.”

“Ama gözleri lazımdı bana hanım, neden anlamak istemiyorsun. Hamle yapamıyorum. Hayatım hareketsizliğe hapsolmuş gibi durağanlaştı. Şu tahtanın üzerinde bir taşı doğru düzgün oynatabilsem, emin olduğum, içime sinecek şekilde bir ilerletebilsem piyonu önüm açılacak. İşte o zaman gör beni hanım, tam senin istediğin gibi olurum, daha da oturmam başına şu tahtanın.”

“Bey sen billahi iyice aklını yitirdin. Kalk git kahveye ahbaplarınla otur biraz. Bilir onlar ne yapılacağını.”

Orhan Bey mahcup bir hareketle iki elini yüzüne kapattı. Konuşmasına bu şekilde devam etti.

“Anlamıyorsun hanım, hiçbiriniz anlamıyorsunuz. Kopamıyorum bu oyundan. Hep bir şey eksik geliyor. Ne yaparsam yapayım tahtanın görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Sokağa çıkıyorum, kahveye gidiyorum, çay içiyorum; görüntü hep aynı, hep aynı soruyu soruyorum kendime: Ne yapacaksın Fişır Orhan, ne yapacaksın, nasıl çözeceksin bu işi, nasıl ilerleyecek, yaşamına nasıl devam edeceksin? Tüm hayatım şu tahtadan ibaret artık. Gördüğüm herkesi piyon sanıyorum, yapılacak her şey için bir taktiğim var. Her anım olasılık hesaplarıyla geçiyor. Yürürken, konuşurken, gülerken, pişpirik oynarken hep aynı dikkat ve disiplin içindeyim, artık neyin gerçek olduğunu kavrayamıyorum hanım.”

Cevap alamayınca parmakları arasından salona baktı. Karısı çoktan mutfağa sığınmış, bu deli adamın saçmalarını daha fazla dinlememek için kendini taze fasulye pişirmeye vermişti. Taze fasulye, pazar alışverişi, gece uykusu, arkadaşlarla çene çalmak, içki içmek, kağıt oynamak, televizyon izlemek, konuşmak, sormak, yemek…Bunlardı hayatın gerçekleri. Sıkıcı rutinler insanın gerçekle arasındaki bağı kuvvetlendiriyordu. Fişır Orhan’ın gerçekliği ise satrancın sisli ve sırlı perdesi tarafından soğurulmuştu. O artık bir insan sayılmazdı. Karısının, arkadaşlarının ya da sokaktan geçen herhangi birinin baktığı gibi olaylara bakamıyor, onların hissettiği en basit duyguları bile hissedemiyordu. İçini yeyip bitiren tutkusu, kusursuz hamleyi yapma mükemmeliyetçiliği ile birleşerek ortaya düşlerinde yaşayan, sadece gerçekleşmesini istediği şeyin hakikiliğini kabul eden ve bunun dışında hiçbir şeyin mesut etmediği, zehirli bir piyon çıkarmıştı.

Akşam oldu. Karısıyla yemek yediler, masayı beraber topladılar. Yarım saat kadar radyo dinleyen Orhan Bey, karısının baştan savma ısrarlarına dayanamayıp kahveye gitti. Biraz poker, biraz briç oynadılar; oyunları kazandı, dört beş bardak çaylık hesabı masadakilere iteleyip kahveden ayrıldı. Sokakları gezerken pek kibirli sayılmazdı. Daha çok yüreği kederle dolu gibiydi. Aklında yüzlerce şimşek çakan dahilerin dış görünüşlerine yansıyan somut durgunluk çehresini dondurmuştu. Bakışları boş fakat dikkatliydi. Eve varıp karısını kontrol etti, yatağa girip çıktı. Kadın bir iki kez mırıldanıp yorganı çekiştirince emin oldu uyuduğundan.

Salona gidip satrancın başına oturduğunda başka bir dünyaya vize almıştı. Beyazlardan bir hamle yaptı, yanlıştı; siyahlardan bir hamle yaptı, yanlıştı. Orhan Bey ve Fişır Orhan arasında epeydir beklenen düello sabahın erken saatlerine kadar sürdü ve bir noktada kilitlendi. Aylarını harcadığı hamleyi yapamamış olmanın tatminsizliği yüreğini yaktı. Tatminsizlik, her ne nedenden olursa olsun arkasında mahremiyeti deşilmiş, dargın bir ruh bırakıyordu. Tamiri imkansız bir ruhun sahip olduğu böylesi kişiler ne denli karakterli ve akıllı olurlarsa olsunlar, pek çoğunun hikayesi Orhan Bey ya da namıdiğer Fişır Orhan gibi hazin bir şekilde; bir sandalyede dalgın gözlerle boşluğa bakarak, ellerini bacak arasına sıkıştırmış kıpırdamadan yatar vaziyette, sokaklarda avare avare dolaşarak yahut icap ettiği şekilde bakılmak için tımarhaneye kapatılarak sonlanıyordu.

Sabah ki telaşı tahmin edersiniz. Karısının vaveylası öyle gürültülüydü ki sokaktaki tüm pencerelerden başlar Orhan Beylere doğru sarktı.

“Ne olmuş? Ölmüş mü?” türünde sorular fısıltıyla dolaştı.

Komşuları “Yok, yok…” diye söze başlayıp devamını getiremeyince elleriyle üşüttüğünü belirttiler. Doktorlar adamcağızı alıp götürdü. Bir hafta sonra eve geri bıraktılar ve konu kapandı. Orhan Bey kendi gerçekliği içerisinde nefes almayı sürdürdü. Kimileri karısının onu akıl hastanesine yatırıp terk ettiğini söyledi, kimileri de kadir kıymet bilen bir kadın çıktığını, cefasına rağmen kocasına baktığını ve gece vakti sokaktan geçerken perdenin arkasında Orhan Bey’in silüetinin görülebileceğini ileri sürdüler.

Yazar

1983 İstanbul doğumlu. Bahçeşehir Üni. Sosyoloji mezunu. İstanbul Ticaret Üni. Medya ve İletişim Yüksek Lisans eğitimi var. Deplasman tribüncüsü; tezahürat güftekarı, dürüst ve minnetsiz.